kirpi adamın tepesi & kedi kadının ayazması / (k)u(t)lu bir oluş ve destansı bir seksin hikâyesi – yiğit ergün

aklım faunasından sürgün ve çalılıkta erketede bir kirpi gibi gecenin sonsuz uzamında uzanabileceği önermelere pusu kurmuş, rüzgâra ters yönde illâlıkla ve kendinden menkul bütün cehennemlere çıra olma niyetiyle mestane bir hâlde beklemeler biriktirmekteydi..
o sırada çalılıklara gölgesinden önce giriş yapan ve memelerini örten girdaplı beyazla göğün gece bekçisi ay’ı rengine küstürüp şişman bir yıldızın arkasına kaçıran ve vamp’lıkta vakumlu vaşak bir hatun kedi kılığında belirdi..
çalılıklar daralıyor, kirpi kibrimde çakallık çakıyor.. oklarım dârülfünûn saldırsam bâb-ı âli. yanıma karakteristik hologramlar çizip, baş döndürerek yaklaşan seksi kedi çalıları biçen pençeleriyle düşlerimi azdırıyor. kur’u vücut ısımı kaynatıyor, kurumuna bütün dünyayı sığdırıyor. kedi yaklaştıkça kadına ve pençeleri ojeli vamp ellere dönüşüyor; ben irkildikçe kirpiden erkeğe; ellerim işbilir, kıvrak özneye dönüşüyor. soğuk bir gece ve çırılçıplağız ama hiçbir yerimiz üşümüyor. o an zaman tekliyor ve sanki bizden başka biri yaşamıyor..
dikenlerim olduğu yere dökülüyor, pençeleri ojeli ellere dönüşüyor. gözlerimde sonsuz mühimmat halde depolu turkuaz boncuklar gözlerimden fışkırarak kedi kadının gövdesine ebrû sanatına göz kırparak dökülüyor. dökülen milis boncuklarım, dirilen dolgun göğüslerde alaca tablolar yaratıyor. göğüs uçları şişmeye başlıyor. henüz başkaldırmadılar; fakat isyan naraları yükseltip beş duyuma taarruz etmekte atakta memeler.. tepemde ve aşağı vadilerimde artçıları yoğun, küçümen depremler.
kedi kadına dönüştükçe; hatları beliriyor, kalçası ve bacakları geceyi susturuyor. ben kirpiden adam oldukça; serinkanlı bir delikanlı oluyorum, kasıklarımdan yükselen tepeyle ona konak vadediyorum. dilimin uç beyliğiyle meme uçlarının amazon kabilesini; orantısız tahrik ve istikrarlı buyrukla fethediyorum.
ayakları süzülüyor bütünlüğünden en son geceye.. ama bu ikiz tapınaklar gecenin kantarına epey fazla! çalılıklar büyümeye, etraf donuklaşmaya, şiir şaşırmaya başladı birdenbire.. tabanlarında dilimi uyuşturan bir büyü.. koloni halinde genzimde hazzı çoğalan mistik bir sıvı.. bir süre duyularım, sanki o büyüye tutsak dipsiz bir kuyu.. algıma parmak kapmaca oynatıyordu baya! birikmiş tüm tecrübesini kalçasında toplayıp; ağzımla burnum arasına simetrik yerleşkesini kuruverdi sonra.
kraliçelerin sıraya geçip ağzına reçel tutacağı kraliçelikte, yüzü otuz yedisinde, vücudu önümde kırkına basmakta bu hatun; birikmiş tüm tecrübesini kalçasında topluyor.. yoga felsefesini pozitif bilime dönüştürecek esneklikte, kalça loblarını suratımda silkeliyor ve kraliçe kalçasının yerleşkesini ağzımla burnum arasına kuruyor.. yüzüm bu fasılda uzun etmeden silah bırakıyor.
destanları ezberlemekten, bostanları çiğnemekten, dişli dişillere dolanmaktan ve kurbağaları yalamaktan sıyrılıp gelen dilim; bu yerleşkede kuruyup kuruyup ıslandı. göz bebeklerim hiç olmadığı kadar uyarılıyordu. gözüm içinde renkler, ara renkleri kovalayıp durdu; ama gözlerim figürlü ve ustalıklı hoplayan kalça salınımından ötürü; önümde akan muhteşem gösteriyi parçalı ve eksik seyredeceği için görüp göreceğine hayıflanıyordu!
üstüme kurulduğu dişil şark köşesinde hamurumu yoğuruşuyla ve ellerimle dilim hariç her yerime iktidarını kurduğu işveli neşesiyle, beni zapturapt altına alınca; tepem dimdik ona amâde, bedenim bir süre o fasılda kitlenip kaldı öylece. sonra boşta durdukça karıncalanan ellerim memelerine ani atanmayla kendine yer buldu. memeleri terledikçe: avuçlarımda kaçamak kaydırak.. ellerim memelerine alıştıkça: sanki avcumda genleşip kasılan kaynak.. uçan tüm kuşlar havada asılıydı o an; yalnız tepemizde ötüşüp durdu zamana çelme takan bir kelaynak..
açık mavi ojeli ayakları her darbesinde emektar pedikürcüsünü onure edecek kadrajlarla tepemi daha da yukarılara taşımak ve tepemin damarlarındaki yanardağı harekete geçirmek için tepeme tırmanıp tepemden iniyor. tepem tekmil yükselişe geçiyor. zaman ilk burada gardını düşürüyor, âni teklemelerini ilk burda yaşıyor.
yanardağım açılış patlamasını, kadirbilir lavlarının çoğunu merkezinde saklı tutarak; ama patlayan ilk lavları da şampanya gibi patlatarak yaptı. ikiz tapınağa yıldırım gibi inen sımsıcak lavlarım, çalılara akıp yeniden hayat verdi.. o an çalılar metamorfoz geçirdi ve turuncu yaban otlarının korumasında şişen yumrucuklar beliriverdi. o yumrulardan kozasından can suyunu alan cenin kirpiler oluştu!
ay, memeler üstü beyaz şöleninden sonra bu gece dünya halklarının hiçbirine şık, karanlığa mahkum alanlara ışık ve tek coğrafya zerresine bir manzara, hiçbir ehlikeyfe alkol mezesi ya da herhangi bir yeryüzü suyuna yakamoz olamayacağından emin olunca; bütün beyazını saklandığı yıldızın amorsundan gövdeme zerk etti.. yılların dostluğu vardı ay’la aramızda. bu gece kıyağını yaptı ve tekrar olduğu yere saklandı. beyazım benzinini hemencecik tazeledi.
ilk patlamadan sonra kraterlerimdeki yoğuşma faslı yoğun, mayışma faslı çarçabuk geçiyor; kirpi adamla kedi kadın alabanda pozisyon değiştirdi.. bu ters yüz olan erotik devinimle, bu güreş tutan dönmeyle, bu kainatın en sahici taklasıyla; ilk şizofren’in aklında, son şaman’ın büyü defterinde, nuh gemisi’nin son gece seferini kaçıran yaban yolcularında, kuir nalan’ın eksper vücudunda, ateş hattının çevresinde yıllanacak kirpi ve kedilerin naturalarında ve tüm dünya halklarında ve tüm dünyalık haklarında da devran: gün gelecek ve dönecek* denildiği biçimde dönmeye ant içti.
boncuk turkuazlarım bu sefer kadının iç hatlarının yüzey merkezine sızmaya başladı. vücudundaki olgun hatlara rağmen diri ve sıkı kalan ve şarjöründe atmaya can atan boncuklu tabanca mermisini andıran klitorisi; gözlerimden damlayan turkuaz atomlarıyla marifetli ve kızgın bir moleküle dönüşüverdi. zaman burada tüm iç ve dış elemanlarıyla patlamaya başladı. akrep ve yelkovanlar dengesiz gidip gelmelerle göstergenin dışına saptı. kadranların alayında katmerli kaos hüküm sürdü..
ayazmanın ilk patlamasından önce kırmızı öjeli müstakil evler, boncuklu molekülde; refleks ve kurgunun müthiş dansıyla, -çemberde git gel- antrenmanına başlıyor.. küçük evlerin kırmızı ojeli bacaları, bazen sertleşip genleşen molekülü kızdırıyor; bazen yavaş ve temkinli darbelerle klitorise tornistan tattırıyor. kedi kadın vamp/ir melezi olmasına rağmen; az evvel beraber durdurduğumuz zamanı sandalında yönetmesini iyi biliyor.. ergenlikte unuttuğum onca şarkı şimdi hep birden hafızama hücum ediyor..
geceden esaslı pay çalan usta hırsız bacaklar, italyan oturuştan ani kopuş yaşayıp ters döndü. bacaklar; hem cinsi et kardeşlerini taşımaktan veteran ve apoletli omzuma binip yerleşti.. ayaklar baş oldu! tepem yaylım yılan pozisyonunda yükselme devrine geçiverdi. birkaç dakikalık fetret devrinden sonra tepem, ayakların dile mahkum olup bacakların gövdeme paralel uzandığı ve kafamda oynar başlıklı ikiz yelkenin açıldığı şekle girdi. gövdem tavrımla uyumlu, çıktığım deniz dalgalı; ama dümenim dayanmama dirençliydi. hız kesmeden, demir atmadan, iskele alabanda yol aldım.. bazen dibine vurup kayaçlarını aşındırdığım ayazma; bazen tepemin tırmanışına bol geliyordu. ağırlık ve uzunluk birimleri bu halvette yeniden şekilleniyordu!
yüksek yüksek tepeme bu sefer evler kurulmuyor, arşa yaklaşan tepem bu sefer; yoğun ve kızgın boncuklu molekülün haritasından sarkan ikiz dillerin yatağındaki anaerkil yamaç köylerine ve kaygan ayazmanın derinliğindeki doğurgan evlere yükseliyordu.. bu durum ister istemez yordu. şu anda nefesi tutmak, okyanus diplerinde ekipmansız, çıplak dalış yapmaktan daha zordu.
kirpideki yükseliş ve kedideki derinleşme, aynı anda kopacak 2 afetin törenini müjdeledi!
tepem ayazmanın ağzına girip çıktıkça, ikiz diller uyuşmaya başladı.. bej ve oranjın natural solfejiyle ten rengini alan griftli ağız; tepemin talanına teslim oluverdi.. ayazma vadilerinin kuytularında saklı, ağzının iç dağ köylerini tepemi konuk edip bir güzel gezdirdi. ayazmanın bel ve kasık oynaşmalarıyla atonal, coşkulu ve figürleri kestirilmez orjinlikte bu iç bükey dans; tepemi tepe tepe mest edip durdu..
ayazmanın içini sel bastı, tepemin kaymasıyla derinindeki evler erozyona uğradı. toprak çifte yükselen enerjiyi ve birbirine dolanıp evrimleşen ayazma ile tepeyi kutsadı. ilk şizofren, zamanla beraber akıntısı da duran ve balıkları öyle olduğu yerde asılı kalan bir derede aklını yıkıyordu. yıllar sonra yıldız tilbe’nin şarkılarından birine konu olan ve ”bin dereden su getirsen, arınamazsın..” sözlerini içeren parçaya; tilbe’nin bilinçaltında bu dere ilham olmuştu. ı. şizofren aklını tertemiz boşalttıktan sonra; yıllar önce bugün için ustasına diktirdiği derviş hırkasını ilk kez omzuna attı. derenin balıkları cumburlop dibe battı. son şaman, hikâyenin burasında hikâyenin tamamını bitirip; olup bitenleri ve gelecekte olacak ile bitecekleri büyü defterine yazmaya başladı. kuir nalan, onu bu görkemli halvetten gizleyebilecek en yakın erketeye, düzüş dergâhının güney cephesinde kalan bereketli makiler ardına gizlendi. kozadaki kirpiler dışarı çıkmaya başladı. yenidoğum kirpiciklerin gözleri ilk, tepeyle ayazma çarpışmasını gördü; kulakları ilk, çiftleşmeden gelen inlemelerle açıldı; burunlarına çarpan ilk koku, tepenin toplarıyla ayazmanın selinin harman kokusu oldu; değip dokundukları ilk şeyse: tepenin öncü lavlarının yağıp çalılarda bıraktığı taze çiğ birikintisiydi.
kirpiliğim kayboluyor, içime hasan sabbah, kasıklarıma sanayi devrimi, aklıma einstein giriyor.
kediliği kayboluyor, içine doksanlar müjde ar’ı, kasıklarına anaerkil yönetim, aklına medusa kaçıyor.
çalılar, üzerlerine yağan terlerle yeşermeye; ay, yıldız haritasında lokasyonuna uygun yerinde saklambacına devam etti. ama saklanırken bile yeni nesil zaman-kader dolandırıcılarının foyasını ortaya çıkarmaktan geri durmadı eski dostum. zaman henüz tam durmadan, ay’ı göğün hiçbir karesinde göremeyen insanlık, astrolojinin zırvalık ve astrologların dolandırıcı olduğunu anlayıp aydınlandı. dünyanın birçok yerinde astroloji kitapları yakılmaya ve astrologlar tutuklanmaya başlandı. bu yeni nesil felsefi aydınlanmadan payını çok satan ve laf salatası kişisel gelişim kitapları ve yazarları almak üzereydi ki; zaman durdu! gece birbirine vuran etlerimizde ve etlerimizden akan terlerimizde sürüp gitti.. ayakların baş olduğu andan tam on iki dakila geçmişti. dilimdeki uyuşma geçmeye, kafam fantazi fanusundan ayılmaya başladı. bu duruş düşünceme artık feodal gelmeye başladı. arzum yeni haz alma pozisyonları aşerdi. memelere olan sıkıştırıcı ilgim tekrar yeşerdi. onları ustaca avuçlayan ellerim, oyununu iyi başarıyordu..
çalıların kuzeyi, kurulurken ihmal edilmiş ve tuğlaların ihmal aralıklarına çimento yerine; çiçek balı ve nutella dökülmüş koca bir duvarla örülüyor.. duvar uzadıkça uzuyor… sonsuz, en çok duvarla bizim aramızda geziyor.
kedi kadını kaldırıp onu önce duvara yaslıyorum. kesintisiz üç buçuk dakika duvarla tepem arasında ona abandıkça abanıyorum. sırtına ballı çikolatalı desenler işleyip, tepemin yeni çağını kutluyorum. sırtında kuruyan açık sarı ve koyu kahvenin gelişine ihtişamından; üç van gogh’luk eser çıkarıyorum. sırtındaki sürreal, hermetik ve tatlı gıda boyası sanat harikasının baskısı alınsa; ilk baskı en az yüz seksen milyon dolar olurdu diyorum. her ne derece post/u çıkmış bir modernlik dünyası ürünü olsa da; bu baskı sadece ibrahim müteferrika’ya yakışır, biliyorum. tuğlaları yıka yıka, tepemin ve dansının ayazma ve ağzındaki şık şovuna tam gaz devam ediyorum..
üç buçuk dakika duvar işçiliğimi bir saniye geçe; itaatkar ve teslimci olduğu kadar vamp ve dominant da olan kedi kadının ying-yangı, dişlerini omzuma geçirmesiyle ve apoletlerimden birini koparıp, omzumdaki kanla birlikte yere tükürmesiyle tescillendi. kediyi fazla kıstırınca vampire dönüşüverdi.. oysa benim sinir anlarımda geceyi paylaşacağım bir kurt adam hâlim yoktu. bende düşüş yapan kan kokusu onu azdırıyordu..
ilk şizofren, yaşlı bir çınar ağacına kendini baş aşağı sarkıtıp; ağzında kuru bir dalı sigara içer gibi tüttürdü. tüttürdükçe öksürdü. öksürdükçe tükürdü. yerde tükürüklerinin değdiği karıncalar kendilerinden geçip; çalışıp didinmeyi bıraktılar. aylak aylak gezmeye başlayıp; tek yakaladıkları ağustos böceklerine dümen atıp onları gasp ettiler. son şaman, yüksek teknoloji ve mekânın kendini imha mekanizmasının hasıl olduğu dijital mağarasında büyü kitabının üstünden geçiyordu. son büyüsünün büyüsüyle bünyesi mest oluyordu..
ritmim bir ara düşüyor. tepem vites düşürüyor. vamp kedi rujunun altında yalayıp yuttuğu, kanıma karışan nefesiyle beni ters çevirip; antik yunan sırtımı ve hafif siklet, tüy köyü kıçımı duvara yaslıyor. vamp/irella kedinin dişli dişil taarruzu başlıyor!
tepe-ayazma çarpışması yön değiştirerek tekrar hızlandı. bugüne dek batıdan doğuya dönen dünya; doğudan batıya dönmek için; bütün atmosfer tabakalarına, ilk ters istikâmete dönüş adına borçlandı . çalılardaki kirpiler muzırca, kendi aralarında buldukları ‘diken diker’ diye bir oyunu oynayıp durdu. kuir nalan’ın yirmi iki metre ilerisinde dönen destansı birleşmeyle ne miyopu ne astigmatı kaldı; gözleri faltaşı gibi açıldı ve nalan üçüncü patlamasına yaklaştı..
duvarın etrafında üç köşeden yedi farklı cins, yedi yavru kedi temkinli patilerle gölge dansı yaparak bize;
ayın saklanmaya, zamanın durmaya, aynanın bozulmaya, dünyanın dönmeye başladığı yere yaklaşıyor.
zaman tekrar akacak gibi oluyor.. ama nafile! yelkovan sırtındaki enkazı atamıyor! akrebin saatleri sokmaya takâti yok! rakamların hepsi sarhoş! hiçbiri yerinde değil.. çizgiler kırık dökük! zamanda devasa bir sökük hüküm sürüyor!
ay saklandığı yıldızın arkasından çıkmayıp; kesik gri bakışlarla çalılıkları ve sallanıp parçalanan duvarı seyrediyordu. tüm doğa, karıncalar, dirlik ve ayrık otları, kirpiler, kediler, ilk şizofren, son şaman, kuir nalan, nuh’un seferine geç kalan bütün yaban ve kendini ağır roman*’dan sonra bu çifte afet patlaması için ilk kez okşatıp durduran* kahpe zaman;
fanfinifinfondaki alâ finali ve finalden sonra alemde devinecek harcıalemi bekliyor.
ters döndüğüm yerde tepem bu kez yukarı pozisyonda ter döküyordu. sırtım duvarın en az ballı-nutellalı bölgesinde dayanacak yer arıyordu. zaman durduğunda arap bacının elinde havada kalan tarakla; ilk şizofren, arap bacının eliyle onun saçlarını tarıyordu. tepemin yeryüzündeki damarları, ayazmanın içinde hırpani ama kırılmayan faylara dönüştü. ayazma ağzının içindeki selden mini denizkızları doğdu. bu denizkızları el ele tutuşup ilkin halka oldu ve içine doğdukları ateşli girdabı selamlamak adına ‘’kutu kutu penis/e & el am/ımı ye(r)se’’ oyununu sergiledi. sonrasında tepemin ana fay damarına tutunup; alev topu olan boncuklu molekül’e yapışıverdiler. denizkızları yapıştıkları özü, solungaçlarıyla okşayıp serinletti ve alev topundan demir bilyeye dönen organizmayı sakinleştirerek, tepemin tutkulu tarumarından önceki hâli olan klitorise geri çevirdi. o gece kilisli fiko kadıköy’de rekor müşteri yaptı. rıhtımdaki seks işçisine altı yüz kağıt bayılan yeni yetme bir genç, geç boşaldığı otelde hâl-i pürmelaline ağladı. fedailer ağbilerini, tetikçiler mafyalarını, gemiciler tayfalarını, torbacılar torbalarını yağladı. gündüzün yedikule’de kızıl kiliseye giden uğursuzun biri, körpecik bir kızcağıza papaz büyüsü bağladı. bir kader mahkumları; bir de keder makâmları yürek dağladı…
duvar yıkılmaya devam etti. çalılıklar zamana inat büyüdü. ilk şizofren, şuuruyla olmadık bir reveransa kalktı. psikanalizm en psişik türbülansını yaşadı. akıl hastanelerinin her birinde eş zamanlı isyanlar çıktı ve ”deli” yaftasıyla izole edilmiş ‘deli’ler; onları sindirmek adına defalarca beyinlerine elektroşok uygulayan doktorların önce cinsel organlarını ve varsa kalan şereflerini yüksek voltaj elektroşokla şokladı.
kediler ilk kediden beri görülen bütün mart’lar için miskli bir martaval miyavladı. yeni nesil çobanlar kırsallarına elektronik kavallar kalayladı. asit ve mantar yutanlar kendi bilinçlerini dalayladı. ilaç şirketleri ve devletler her gün akladıkları kara paraları balyaladı.. kirpiler dikenlerinin ucunu oka çevirdi ve eros’tan talim almaya başladı. akrepler artık yok yere başka bir et parçasını sokmamak için ay’sız gecenin çarşafında; çıplak ve zamansız göğün altında yeminler etti.
zamanın sadece tepe ve ayazmanın konuşlandığı bölgede yeni bir hâl alarak kinetik ve tiradik enerjiye dönüştüğünden; güney makilikleri bir bölüm hariç durağan seyrediyordu.. yalnız iki makide hareketlenme ve giderek yarılmaya benzer oynaşma görünüyordu. röntgene yatmış kuir nalan, arkasını duvara vermiş kirpi adamın ve havaya kaldırıp kasıklarıyla kasnak halinde yukarı aşağı indirip hoplattığı kedi kadının inlemeli sinemasını izledikçe kendini tutamıyordu.. kuir nalan’ın hermafrodit bedeni şahlanıp şıhlanıyordu! bir tarafı inlerken öbür yanı âhlandı! kısa kesim siyah/pembe, sırayla dizili ojeli parmaklar; punk ritimlerle genital senfoniye başladı. nalan’ın mastürbasyondan nasırlı parmakları punk ölmezcesine hem içerilere indi; hem yukarılara çıktı. nalan ayazmasının kaynaklarını öyle seri ve öyle serin boşalttı ki; yayıldığı o birkaç makinin altında ve çöktüğü toprağın derininde, insanlığa en az yedi yüz elli yıl yetecek kuyu suyu ve tertemiz artezyen kaynak birikti.
son şaman tüm olanları dijital mağarasının içinde ve gözleri kapalı izledi. yazıp mühürledikleri, bilge belleğinden zerre zerre kayda geçti. ama halvetin kuzey cephesinde yükselip; tuğlaları bal ve nutellayla katışan duvar, şaman’a göre bu kutsalı sulandıran fuzulî bir dekor olarak olay yerinde sırıtıyordu. kirpi erkeğin tepesiyle kedi kadının ayazmasının destansı düzüşmesine sado-mazoşist bir efekt olan ballı-nutellalı ve tuğlaları çatır çutur dökülen duvar, son şaman bilgesinin bile dikkatini dağıtıyordu. şamanın aklı o ara bir ahmet kaya parçasıyla parçalandı. bir an mağarasının yapay zekalı terasına ışınlanan şaman, aysız gecede yıldızları bir çırpıda sayıp doruklara sevdalandı.*
sırtım duvara dönükken, arkama taarruz eden bal ve çikolataların yapış yapış akışının hareket gücümü gevşetme manipülasyonuna inat; ‘indir-kaldır-arada çırp-sallandır’ hareket silsilem, ivmesini artırarak devam etti. bazen dizlerim hafif kırılıp yengeç dansı hamleleriyle bacaklarımı tökezletecek oldu. tepemin yukarı dikine doğru yaptığı ayazma baskını tam yirmi buçuk dakika sürdü! lavların patlayacağını içgüdüleriyle sezen mini denizkızları, özünü özümsettikleri klitoristen intihar edip çalılara düştü ve kozasından daha yenidoğum bebe kirpilerin midelerinde k/atık olup yutuldu.
son şaman özgün müziğin azgın nostaljisinden kurtulunca ve çifte afet anını on üç buçuk dakika önce tahmin edince içini bir gevşeme sardı. e sonuçta en bilge de olsa, son şaman da kalsa; günün sonunda o da çömelip kakasını yapardı. insanlık hiçbir dönem kubur deliğine daim olmaktan vazgeçemedi.. hızır gelen gevşemeyle şamanın aklı hazır hazza düştü. kartuşunu yeni doldurduğu, köylülerden birinin ona sevgisini ve bağlılığını göstermek adına her hafta sektirmeden getirip ikram ettiiği, sentetik spreyli elektronik sigaradan upuzun bir duman aldı. yeni nesil dijital bonzai, son şamanı bile kısa bir an için de olsa bozuyordu. şaman hep bu bilinçten âni savruluş anlarında bağcılar’dan çıkan, döneminin yeni-gerçekçi rapçilerinden heijan’ı hatırlıyordu. heijan boşuna dememişti : ”bonzai, adamı bozai..” kırk beş saniyeliğine kökleri melez ve ilmi trapez bir şaman olduğunu unutup; kendini bir an trakya’nın yerlisi şugar bir şopar sandı. dakikalardır ustaca ve eşsiz yazdığı formüller ile imgelerle dolu büyü makâmlarından bir an uçup gitti. kafasında sadece: ” a be kaynana n’aptın bize? n’aaptın bize.. biz birbirimizi çok sevdik, kaçıyoz bize, kaçıyoz yaree ”* şarkısı 9/8 lik şakırdamasıyla geçti. şaman bu nakaratı mırıldanırken ellerini de şıklatıp durdu. ilk şizofren, kendini buluşundan ve kendiyle oluşundan memnun olarak, şuurunda yeni şiirlerin birbirine karışıp dökülmesine teslim; ince ince şirazesinin düğmelerini ilikliyordu. kuir nalan, azgın ayazmasını on dört, küçük tepesini yirmi iki kere afetlemişti. en son; bir eli tepesinin devrik ve cansız sallanan başında; öbür eli yorgunluktan büzüş büzüş olmuş ayazmasının sarkık naaşında kalmış, yorgunluktan makilere bayılıp kalmıştı.
kaygan ve kırılgan duvarlar hızıma hız, hazzıma haz kattı. belimle taşıyıp belini vakumladığım kadının vamplığı üstüme çöktü.. kadın ısırabildiği her yerimi ısırmaya başladı. birini kaybeden apoletlerim bu sefer gardını iyi aldı, şükür başka zaiyat verilmedi. apoletlerimden ege incisi birincisi; vamp kedinin yıkıcı hamlesine karşı hamlede bulunup, köpek dişlerinden birini kırdı. zaman durduğundan o an hiçbir diş perisi mesaiye çıkamadı. ne bir gemi limana çıktı; ne halil ibrahim çökertmede çöktü. çalılıklar sazlıklara; sazlıklar steplere; stepler küçüklü büyüklü ormanlara dönüştü. bütün deklanşönler dönüş anlarını kayda düştü. tüm düşünürler yalnız dönüşüm üstüne düşündü. ne kadar düşü nü varsa rutin duşlarını düşledikleriyle aldı.
duvarın sırtıma çaldığı bal, kraliçe arıların en müptezellerini ve iğneleri en kıyıcı olan arı bölüklerini antik yunan ve rum melezi sırt hatlarıma akın ettirdi. tepemin yol açtığı erozyon giderek hiddetlendi. ayazmayı, ikiz dillerini ve ağzındaki sel fırtınalarını havada taşıyan tepem, yerçekimini değilledi. dünya otuz üç saniyeliğine tersine döndü. o otuz üç saniye içinde insanlık türünün bugüne değin ölmüş tüm denyoları birden dirildi. denyo ordusu dirildikleri danyalın dübürünü anlayamadan; yelkovan, dirilimden sonra otuz dört dedi mi; denyolar tekrar kabirlerine gömüldü. yapım şirketlerinde çalışanların hemen hemen yarısında hiçbir emek ve ustalıkta bulunmadan oluşan cahil kibir geneldi. bugünün avrupâi kentsoylusu, savaş mültecisi doğuluya gamalıydı. bu kökten köleci bakışları da dünyaya aydın ve ilerici maskelerle yamalıydı.
kediler ve kirpiler büyüyor… ilk şizofren öncü olduğu her psikoz için ağlıyor…
son şaman son bir duman daha alıyor… nalan bayıldığı yerde yapış yapış, bir yetmiş iki yatıyor…
tepem patlama noktasına gelmek üzereydi. ayazma bütün suyunu boşaltmak için tüm iç kanallarını açıverdi ve kedi kadının içinden dışarı doğru yoğun kokulu ve yapışkan bir tsunami başladı. tepem, en verimli ve fosilleri güneşe yakıt olacak sıcaklıktaki lavlarını ayazmanın tsunamisine fışkırttı.. tsunami yapış yapış ve burnumun koku direğine bayrak çekerek, kasıklarımdan bacaklarıma doğru akmaya başladı…
zaman patlarcasina işlemeye başlayıp; milyonlarca yıldır evreni ve canlıları peşinde orospu eden pezevenk rtimine yeniden yaklaşıyor.. akrep bazen yelkovanın hareket önceliğini ve kendi ağırbaşlılığını unutup, yalan yanlış ilerliyor. seferi kaçıran nuh yolcuları yeni sefer için iskeleye doluşuyor. iskelede işportacılar hep bir ağızdan konuşıyor. ay saklandığı yerden çıkıyor, ama sabahın renkleri, güneşin kuvvetiyle birleşip ayı silip süpürüyor. ay bu geceyi bir daha hiç unutmayıp; her doluşunda köpürüyor.
hayat tüm karaborsasıyla akmaya devam ediyor
canlılar canlı kanlı, eşyalar sabit ve hızlı; her şey ve herkes kendisine biçilen rol ve bölümde yerini alıyor..
birileri yerlerinden oluyor.
birileri birilerinin yerlerini dolduruyor.
birileri yerlileri kovuyor.
birileri bir yerlere yol alıyor.
birileri birilerine yol oluyor.
birileri bir yerler için ölüyor…
birileri birileri için ölüyor…
birileri birilerini öldürüyor…
ölüm,kaçınılmaz olarak tüm açılışlara kadim kapanış olmak için tekrar ve tekrar sahneye çıkış anını bekliyor
ölümün çıktığı sahne mutlak yine ölümle yerle bir oluyor.
ölüm, ecelden çok cinayetle can buluyor!..
ölümün olduğu bütünün canlı hiçbir parçası kalmıyor…
zaman aktığına ve tekrarlanan her tiktak’ına utanıyor…
son şaman fiber optik kablolarla kendini dijital mağarasında asıp intihar etti. son notunda miras bıraktığı büyü ciltleri ve çevirileri haricinde sadece şu not yazıyordu :
‘’ geldim,gördüm,bildim,gidiyorum;her şey’den önce ve her şey’in sonunda sizden bir sik olmaz biliyorum.”
ilk şizofren freud’un ruhunu çağırıp onunla taşak geçti ve onu çapraz rüya sorgusuna aldı. diriyken dökmediği ecel terlerini ruhuyla döken freud; birinci şizoya susup ruhunu rahat bırakması ve üstüne böylesi absürt rüya yorumlarıyla gelmemesi için ayaklarına kapanıp hüngür hüngür ağladı. oğlunun ruhunun bu hâlini izleyen annesinin ruhu, o kadar artizliğinden sonra oğlunun ruhunun düştüğü durum için karalar bağladı.
defalarca üst üste boşalmanın bitaplığıyla makilerde bayılan kuir nalan’ı, cemaatçe ettikleri yemini ilk bozan genç bir akrep serçe parmağından soktu. nalan oracıkta öldü. akrepler yeminini, dünya anaerkil yönetimi unuttu.. devletler yıkıldı.. çağlar değişti…
gerdeklere girildi, halvetler yapıldı. bardaklar dizildi, masalar kuruldu.
dağlar delindi, ağlar gerildi. bağlar bozuldu, bacaklar uzandı. taraklar tarandı. ayaklar yalandı. geyikler su içti. arılar bal yaptı. kovuklar yeşillendi. memeler dikleşti. kalçalar sıklaştı. ayazmaları sel bastı… tepe volkanları patladı… son şamanın bulut olup yağdığı bir yağmur sonrasında; ilk şizofren gökkuşağı olup parladı.
yağlar yollara döküldü.. o yağlardan gemiler yürütüldü. konstantin istanbul oldu. bizce çağı atlatan buydu. dostoyevski kumara düştü. müslüm gürses herkese babalık yaptı. kapitalizmi rutin şişmeler ve iç-dış krizler; sosyalizmi teknoloji ve bilişim çökertti. anarşizm hep ve her yerle, hiçlik ve hiçbir yerin arasında salınıp durdu. bazen sustu, bazen kudurdu. darbeler oldu. derbiler oynandı.. barbiler pazarlandı.. zarbolar palazlandı.. playboylar iş gördü.. zorbalar suç saçtı.. bir durumu ağzına çok alıp ahkâm kesenler; genellikle o durumla karşılaştığında en önden kaçtı… yıllar geldi… yıllar geçti… bir ajda pekkan hiç değişmedi.
bin yıllar sonra son şamanın havada asılı iskeletini bulan, insan/üstüne çıkmış ve adına ‘hem’o-hem’bu sapiens’ diyen; açılıp kapanan kanatları ve çıkıp içine kaçan ejder kuyrukları olan bir türün arkeologlarından biri; kirpi adamla kedi kadının zamanı durdurdukları, ayı gökten kaçırdıkları, doğayı rengarenk boyadıkları ve arkalarında çin seddi’nden uzun, berlin duvarı kadar etkili beliren ballı-nutellalı duvara karşı nasıl seks yapıp eylediklerini ortaya çıkardı. ve pek tabii şamanın ince işçilikle işlediği asrın son büyü kitabı’nda olanca detayları ve gereğince metaforlarla; çalılıklarda kur ve kurumlarla başlayıp, devirler dönemler devşiren, tenleri tekleştiren ve ayakları baş yapıp alaşağı eden o muhteşem önsevişme de destanda yerini almıştı.
şamanın o gece yazmaya başlayıp o gece bitirdiği ve adını ” kirpi adamın tepesi & kedi kadının ayazması – destanı” koyduğu son başyapıttan biliyoruz ki; son şaman son nefesini vermeden, yüce ve biricik bilgeliğini kullanıp, bu civcivli penatrasyon destanını yazdığı gibi mühürlemişti de… kendinden sonra hiçbir araştırmacı, şamanbilimci, yeni nesil doğabilimci, uzaybilimci ya da neo-astrolog falan çıkıp dönemin medya maymunluklarına soyunmasın veya kendi soyundan olduğunu öne sürecek hiçbir şarlatan havari çıkıp da büyü destanını bozup parçalamasın diye; bizzat kendisi, başlangıçtan o güne süregelen ve kıyamet gününe değin gelip gelecek bütün dillerde yazdı ve o gecesinde yazıp mühürlediği binlerce cilt el yazmasıyla bu şanlı destanı yaşama miras bıraktı. ve insanlığın çeviri çabalarıyla ya da kültürel asimilasyonlarıyla manipüle etme kanallarını kapatmış oldu. fitne ve fücûrun damarlarını kan pompalamadan kesip attı.
iyi yapmış.. var ol şaman!
şai şûlu şenge şajmahûl!
şîr’de şâye’nâ’bakkâr”ta şille şamânga!
yiğit ergün
24.10.2023 / gemlik



