öykü

gece bekleyişi – nevin ulusoy

O sarışın İngiliz’i beklediğim gece. Londra. West End’de bir bar. O sarışın İngiliz’i gördüğüm yer. Bir kadeh beyaz şarap almıştım. Tek başıma. Kapıya, gelenlere bakıyordum. Kim bilir? Pazar gecesi. Kalabalık değildi bar. Ara sıra küçük yudumlar alıyordum şarabımdan. Middle dry. Türkçesi ne bilmiyordum. Tek hoşuma giden içki. Votka portakal da iyiydi ama o zaten portakal suyu gibiydi. Küçük bir yudum daha. Hızlı içmek istemiyordum, ikincisini almak da. Burada içkisiz oturmamak iyi olurdu. Müzik var mıydı, yoktu galiba. Yoktu orada ve gelmiyordu. Tek başıma mutluydum, varlıklarıyla beni boğan arkadaş bozuntuları, bana sürekli ablalık taslamaya çalışan o üç can sıkıntısı yoktu yanımda. Buraya gelmeden gündüz Covent Garden civarında kendimle olmanın keyfiyle dolaşırken can sıkıcı bir şekilde karşılaşmıştık. Yarım, askılı üstüme, şimdi crop diyorlar onlara, hoşnutsuz ve şaşkın bakışlar fırlatmışlardı. Onlara neyse. Tabii onlar yirmilerini geçmişlerdi, ikisi üniversite son sınıftaydı zaten, daha iyi bilirlerdi. Ben on sekizimi yeni doldurmuş, yaşamın ve kendisinin keşiflerinde sınırsızca ilerleyen bir yolcu. Ne hoştu sabaha karşı eve dönmenin özgür tadı! Sabah yedi buçukta kalktıktan sonra kimin umurunda neredeydim, kaçta geldim? Metroda son treni kaçırmamak gerekti tabii, bırakacak kimse yoksa. Labirentlerde gece müziği eşliğinde önce ürküten, alışınca keyif veren yürüyüş. Keyif, çünkü sınırsız özgürlük tadında geceydi vücudumda titreşen.

Hâlâ gelmiyordu. Geçen pazar dost olmayan dostlarımla gelmiştik bu bara. Son kezdi, karar vermiştim, onlarla olmak istemiyordum. Sessizdim, çekingendim, sessizce yanlarında olduğumda dalga geçiyorlardı, konuşmak için konuştuğumda da ben saçmalıyordum, onlar için bir eğlence vesilesiydim. Bir Türk kuaförle tanışmışlardı, kırklarındaydı adam. Yirmi küsur yıldır Londra’da yaşamasına rağmen İngilizcesi yok denecek kadar azdı. Bir de babasının deri eşyalar satan dükkanını işleten birisi. Epeyce varlıklı tabii, Thames Nehri’nin kıyısında evleri vardı. Rakı balık akşamına gitmiştik oraya, önce evin içinde havuz sefası. Yine eleştirilmiştim, bikini giyilmezmiş havuzda! Arada da beyler “sen de bir şeyler söyle, hiç konuşmuyorsun.” İlk rakım, babam ağabeyimle içerdi bazen, ama ben küçüktüm, biranın dibini verirlerdi de rakıda öyle yapmazlardı. Hiç sevmemiştim, bence kokusu berbattı zaten. Konuşmuyordum, söyleyecek bir şey yoktu. Sessizliğin iletişimini de bilmiyorlardı yanımdakiler. “İyi ki babam annemi terk edip buraya gelmiş, böyle olamazdı annemle” diyen biri. İçip içip tuvalette kusan, sürekli Türkiye’nin ne berbat bir ülke olduğundan dem vuran, İngiltere’nin nimetlerinin böyle arada eline düşen genç kızlarla rahatça birlikte olmaktan ibaret olduğunu zanneden kuaför bey.

“Neden bu insanlarla buluşuyoruz? İpe sapa gelmez şeylerden bahsedip duruluyor,” demiştim. Hiç aklıma gelmemişti, meğer biz o lüks lokantalara, barlara başka türlü gidemezmişiz! Figen o kuaförle birlikteydi, Serap da zengin beyefendiye göz süzüyordu, nişanlıydı ama nişanlı Türkiye’deydi canım! Şurada iki lüks yer geziyorduk işte, ne olacaktı? Ama lüks lokanta değil keyifli anlar istiyordum ben. Daha British Museum’a bile gidememiştim. Varsa yoksa Oxford Caddesi’ndeki mağazalar. National Gallery’ye de kendim gitmiştim yeni. Ah o resimler! Rönesans bölümünün bir kısmını gezebilmiştim yalnızca. Titian’la ilk tanışmam, ya Michalengelo? Kadehimde kalan şarapta gözlerim, o devasa enfes tabloları düşündüm. İçimi çektim, oradaki Rönesans kokusu doldu burnuma sanki. Birden yaşlıca bir adamın tepemde dikildiğini görüp irkildim. Adam gülümseyerek bir şeyler söylüyordu bana, ben kendime daldığımdan, böyle zamanlarda hep olduğu gibi fark etmemiştim o konuşana kadar. Beni masasına davet ediyordu, birkaç arkadaşıyla içiyorlardı, böyle tek başıma, önümde boş bir kadehle oturmak pek sıkıcı olmalıydı. Kadehim boş değildi ama içkim azalmıştı tabii. Masalarına doğru baktım, kendisi gibi ihtiyarlığa doğru ilerleyen birtakım adamlar. Açıkçası ürkmedim değil, neydi ki kafalarındaki? Üzerime kot ceketimi de giymiştim. Gündüz dolaşırken herhalde sokakta yaşayan genç biri bana laf atmıştı. Buralarda çok ender rastlanan bir durumdu. Sanırım daha koyu renk bir crop giymeliydim, özgürlük de bir yere kadardı demek ki, bir sınır vardı, başka anlamlara çekilmemesi gerekiyordu davranışlarımızın, giysilerimizin. Adama teşekkür ettim, yalnız olmak istediğimi söyledim. Biraz daha beklemeyi düşündüğüme göre, bir kadeh daha şarap aldım. Yavaş içiyordum, çünkü sarhoş olmaktan da korkuyordum. Bu adamdan sonra daha da tedirgin oldum. Yalnız başına içemez miydi bir genç kız rahat rahat? Offf, neredeydi bu adam? Gülümsedim kendi kendime, sanki gelmek zorundaydı. Ben yalnızca şansımı deniyordum. Koskoca barda hoşuma giden kimse de yoktu. Ne kadar zordu birisini beğenmek. Beğensem ne olacaktı? Gidip konuşabilir miydim ki, asla. Ne düşünüyordum ki? Ya beklediğim çıkıp gelseydi? Bana baksaydı, gülümseseydim, yanıma gelseydi, konuşsaydık, beraber gitmeyi teklif etseydi, gidecek miydim? Büyük bir yudum aldım şarabımdan. Yine gelmezdi herhalde şu adam. Bana bakıyorlardı aralarında konuşup. Can sıkıcı. Beklemek. Bu varlıklarından haberdar bile olmak istemediğim adamlar bakarken. İşte kalktı.  Zoraki gülümsedim yanıma geldiğinde. Israr. Hayır. Ben yalnızca o sarışın gelirse onunla konuşmak istiyordum. Yalnızca konuşmak mı? Dokunuşlar değil miydi biraz da istediğim, belki de çokça? Nereye varırdı bu dokunuşlar? Bilmediğim o sona. Bilmediğim, bilinmezliğiyle kavuran, onu gördüğümden beri değil de belki Londra’ya geldiğimden beri, yok, daha da önceden beri, ama burada cesaret edebileceğimi bildiğimden beri. Cesaret. İşte Figen hem o kuaför herifle hem geçen haftalarda başka bir barda tanıştığımız İtalyan’la rahat rahat… Gerçi o da önceden nişanlıymış, birlikte olmuşlar, ayrılmışlar sonra. Aşkın olmadığına inanıyordu o, bu inançla her erkekle olabilirdi. Uygun bir koca adayı karşısına çıkınca da varlıklı biri, mesleğini de yapardı, spor falan, hayat buydu. “Bir yerde çalışsa oradaki herkesle olur da kimsenin haberi bile olmaz” demişti Serap onun için. Bir de Yunanlı varmış. Herif arayıp sormamış sonra, dayanmış kapısına Figen, Türkçe İngilizce karışık küfürler savurup. Aşk yoktu. Aşk. İçini çekti. Aşk yoksa yaşam da yoktu bana göre. Aşık değildim ama ben de şu anda. Âşık olmadan tensel sevgiye bırakmak kendini…

Siyahi bir genç elinde içkisiyle yanıma oturup oturamayacağını sorunca dalgın dalgın yüzüne baktım başımı kaldırıp. Gülümsedim. Angolalıymış. Fransızca biliyormuş, İngilizcesi çok iyi değilmiş. Konuşacak birini bulmak iyi gelmişti birden. Neşeyle havadan sudan konuştuk. Yaşlıca amcalar da yanıma gelmezdi artık. İngilizcemi ilerletmek için birkaç aydır orada olduğumu anlattım. Hayır, ülkemi, ailemi falan özlemiyordum. Buram buram özgürlük, bolca yalnızlık da olsa, sarhoş oluncaya kadar özgürlük. Ah dostlarım olsaydı burada. Neyse ki mektupları vardı, tekrar tekrar okuduğum mektupları. Telefon çok pahalıydı, dakikası bir sterlin, benimse kıytırık bir haftalık harçlığım. Anlatıyordu genç tatlı tatlı, gülümsüyordum, hayret, konuşacak bir şeyler buluyordum ben de. Kapıya baktım tekrar, gelmeyecekti. Aylar öncesinde kalmış dokunuşlar, küvette köpük banyosunda iç titremeler. Korku galip gelirdi belki, ten korkuyla büzüşürdü, tanınmayanın korkusu. Dokunuşlara çok zor dönüşürdü beğeni bende, zaten Aids salgını, kimdir, nedir, bir gecelik aşklar, ben, hayır. Kalkmalıydım artık, son metroya yetişmeliydim. Yaşlıca adamlar bize baktı şöyle bir, ne düşündüler bilmiyordum, hiç umurumda da değildi. Beni metroya bırakmayı teklif etti, telefon numaramı istedi, yani kaldığım evin numarasını. Niye verecektim ki, bakışları bir tuhaftı sanki, bir tehlikeli kıvılcım. Birden kalkınca sendeledim, hafiften başım döndü, keyifle “Sarhoş oldun galiba” dedi. Hemen kendimi toparladım, hava serindi dışarda, serin Londra gecesini çektim içime. Aşıktım ben gecelerine bu şehrin, daha İstanbul buğusu dolmamıştı gözlerime, daha vaatleri vardı bu şehrin, bu şehrin gecelerinin, olmalıydı. Yakındı metro, trenim çabuk geldi neyse ki, vedalaşırken o itici kıvılcımlı gözleriyle bakıp bir öpücük istedi benden, kaşlarımı çatıp sertçe “hayır” dedim, hızla trenime bindim. Kalabalıktı ama oturacak yer vardı yine de. Cam kenarında ışıklarını izlemeye başladım tünelin. Kolay aşk peşinde insanlar. Yooo, yalnızlığıma sarılmalıydım ben, gecenin kendisi yetmeliydi bana, o ışıklar, başımı kaldırıp yürürken gecede gördüğüm aydınlık Londra göğü dostumdu işte benim. Ayağımı buradaki gençlerin çoğunun yaptığı gibi önümdeki koltuğa uzatmıştım, kim oturuyordu yan tarafta, görmüyordum bile. Bacağıma dokundu bir el, öfkeyle baktım, bıyıklının teki, tanışmak istiyormuş benimle. Cevap bile vermedim, bu nereden çıkmıştı şimdi? Ah gece, sendin benim beklediğim, dokunsaydın bana ve büyülü nefesinle yol alsaydık. Adam hala ısrar ediyordu, “istemiyorum konuşmak” diye bağırdım. Neyse ki inmeye az kalmıştı, Londra’nın bir ucundan diğerine penceredeki geceyle konuşmuştum. Benimle aynı yerde indi adam, bana seslendi yine, hiç oralı olmadım. Yaşam çok da tuhaftı, varoluş bilmecesi, beklediğin gelmiyor, istemediklerin de peşine takılıyordu. Şimdi gecenin içinde yirmi dakikalık ıssız yolu yürümek müthiş olurdu, bir kere yapmıştım, evet, kulağımda walkman, canım Black, can sıkıcı arkadaşlarımın gündüz yürümeye korktuğu, ağaçlarla dolu, ilerde çiftliklerin olduğu yolu yürümek. Ya bu herif peşime takılsaydı? Yorgunluğumu hissettim. Dolmuşa bindim, gözlerim dolmuştu, yolda, arka koltukta, cam kenarında. National Gallery’nin tamamını gezecektim haftaya, o an karar vermiştim. Trafalgar Meydanı’nda kendimi dinleyecektim. Bu şehir, ah, bu şehir, Londra, kalabalıkların tenhalığında, kendi tek başınalığımda beni saran. Şehirler de dostuydu insanın, gülümsedim dolan gözlerimle, gece, göz kırpıyordu, elimden tutuyordu işte, bu şehirde. Odama gidip sarılacaktım, odama, sırdaşıma ve müziğimle baş başa. Biliyordum, kendi yalnızlığımdı yoldaşım, gecede…

nevin ulusoy

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu