öykügörsel işleryayınlar

betonun salamurası: bir istanbul otopsisi – hüseyin çomak

BETONUN SALAMURASI: BİR İSTANBUL OTOPSİSİ

Akşam haberleri, ekranın o steril ve soğuk ışığıyla odaya sızıyordu. Dışarıda jilet kesiği bir ayaz; ekranda kusursuz bir diksiyonla “ideal dokunuşların” sırlarını pazarlayan bir kadın… Sanki hayat, termostatlı odaların korunaklı yalnızlığına mahsus bir ayrıcalıktı; sanki bu ayazda ruhu buz tutanların nefes almaya, sokağa taşmaya hakkı yoktu.

Televizyonu kapattım; yankısı bile kirliydi. Alnımı camın soğuğuna mühürleyip İstiklal’e baktım. Kalabalık, o kadim mahşer provasını bir kez daha sahnelerken hava ciğerlerimize kasten işliyor, bizi içeriden buduyordu.

Sokağa fırladım. Yanımda, adımlarımı kusursuz bir teslimiyetle taklit eden gölgem vardı; bir suç ortağı gibi sessiz ve derin…

“İyisi mi,” dedim gölgeme, sesim rüzgârın dişleri arasında ufalanırken. “Şehri kırmızıya boyayalım. Dudakları değil, bütün pencereleri… Şu metalik karanlığın göbeğinde bir ‘buradayız’ işareti asılı kalsın.”

Ceplerim, dikiş yerlerinden patlayacak kadar sakıncalı düşünceyle doluydu. Yürüdükçe, astarı yırtık hayatımdan dökülen kırıntılar sokaklara saçılıyordu. Tam o sırada bir martı çığlığı yardı geceyi. Ben martılara simit peşinde perişan olmayı değil, ufuktan hayalet gemiler çağıran o hergele ıslığını öğretmiştim. Ama gemiler gelmiyordu; deniz, vaatlerini geri çekmiş, geriye sadece genzi yakan tuzunu bırakmıştı.

Bir vitrinin önünde durdum. Camın diğer tarafında bana benzeyen ama benden çok daha evvel yorulmuş bir adam vardı.

“Biliyor musun,” dedim o yabancıya, “ben gidenleri hep limanlara gömdüm. Toprak ihanet eder de deniz etmez, sırrını dalgaların karnında saklar diye.”

Yansımanın dudakları kıpırdamadı ama gözlerindeki o kadim yorgunluk konuştu:

“Deniz tuzu çürütmez mi sanıyorsun?”

“Hayır,” dedim, sesimdeki kesinlik buz kesti; “acıyı salamura eder sadece. Onu taze tutar, unutmana izin vermez.”

İstiklal’in orta yerinde bir kadın ağlıyordu. Gözyaşları kaldırıma düştükçe, kentin bütün pası onun gözpınarlarından yere akıyordu. Cebimden buruşuk bir kâğıt çıkarıp boş bir şişenin karanlığına hapsettim:

“Bunu denizin en derin çekmecesine bırakacağım. Belki bir insan değil ama ruhu zedelenmiş bir deniz kızı iltica eder bu satırlara.”

Gece koyulaştıkça şehir, kendi yetimlerini yeniden doğuruyordu. Bu kentin babası yoktu; isimsiz dertlerimizi ancak o soğuk ve nasırlı kaldırımlar emzirirdi. Meyhane önlerindeki ruj izli izmaritleri topladım; her biri infaz edilmiş bir gecenin, yarım kalmış bir itirafın tutanağıydı. Şık giyimli yalnızlıklar, pahalı parfümler sıkarak içlerindeki o kaçınılmaz çöp kokusunu örtmeye çalışıyordu.

Duvarda bir tebeşir titremesi: “Güneşli günler yakın.” Okumam vardı ama ruhum bu zifiri karanlıkta o güneşi seçemeyecek kadar mil çekilmişti; kalbim bu umuda karşı tam bir cahildi.

“Polis eşkâlimizi bilmiyor aslında,” diye fısıldadım gölgeme. “Peki neden ateşe vermiyoruz bu beton yığınını? Bir ana ağlar diye mi, yoksa bir sevgilinin hayali yanar diye mi?”

Cevap gelmedi. Bugün dünden daha fukaraydım ama kendime daha çok çarpıyordum. Sonunda bir çöp konteynerinin gölgesinde durduk. Kırık bir oyuncağın sonsuz sabrıyla ölümü erteliyorduk; bu hoyrat şehri hâlâ anne sanarak.

Gölgeme döndüm:

“Gel, öfkemizi bir bohçaya saralım ve bir jilet gibi susalım artık. Çünkü bu şehir artık sadece eti ve kemiği tanıyor; ruhun lisanını unutalı çok oldu.”

Sırtımı sağır ve soğuk bir duvara yasladım. Gölgem yavaşça ayaklarımın altından kayıp betonun çatlaklarına sızdı. Şehir, ağzındaki son dişle ruhumu çiğneyip bir kenara tükürürken, İstiklal’in o sahte ışıkları gözlerimde birer birer sönmeye başladı.

Beton bizi salamura etmişti; artık ne tam anlamıyla ölü sayılabilecek kadar huzurlu ne de diri kalabilecek kadar masumduk.

/ öykü ve çizim :
hüseyin çomak

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu