top – alpay eglenen

Yine geç geliyor. Diğerleri sabahın köründe damlamış sokağa, kahvaltı bile yapmadan. Anneleri uyanmıyor ki, onlar ne yapsın? Oysa bununki öyle mi? Her sabah annesinin öpücüğüyle uyanır, ‘‘İyi geceler’’ dilekleriyle yatırıldığı uykusundan. Diğerleri ekmek arası peynirle geçiştirirken öğünlerini, o her sabah yumurtasını, yatarken sütünü aksatmaz. Kendisi istemese bile zorla tepilir ağzına. Bu nedenle en gelişmiş vücuda o sahiptir, en kalın ve uzun kemikler ondadır. Görüntüsünün aksine ise pek bir kibardır konuşması. Ağzından bırakın küfür, bir ‘‘Lan’’ bile çıkmaz. Üç beş kişi çalımlayıp üstüne golü de atarak kendi kendini yıldızlaştırma gayretindeki arkadaşları ancak topu kaybedeceğini anlarsa pas atar ona futbol maçında. İki taş arasından geçirince topu hemen asist yapana teşekkür eder. Bu naifliğinden ötürü kırk yılda bir orta sahayı geçebilir zaten. Kalecilik teklifini reddedemez asla. Üzmekten korkar arkadaşlarını, herhangi bir konuda tartışmak da istemez. Hep onlardan biri olmaya, her faaliyetlerine katılmaya çalışmaktan olsa gerek bu sabrı. Faaliyet derken öyle havalı doğa gezileri, göl kenarı piknikleri, alışveriş merkezi turlamaları ya da bilgisayar oyunları kastedilmiyor tabii. Beş gün okulun ardından gelen hafta sonu tatilinde sabah akşam topa vurmaktan ibaret bu çocukların eylemi. O da kıyıdan köşeden dahil olmaya çalışıyor işte öğretmen babasının tayini nedeniyle düştüğü bu kenar mahalleye. Kendisi gibi birisi daha yok ki, anasını satayım! Yoksa bu zulüm çocukça da olsa çekilir mi? Ya bu gruba dahil olacak ya da yalnızları oynayacak.
‘‘Ooo! Bizim süt çocuğu geliyor. Naber lan? Bugün erkencisin sanki biraz. Kahvaltıda kaç yumurta yedin, on mu? Bizsiz boğazından nasıl aşıyo? İnsan bize de getirir. Bizim anamız kalkacak da çocuklarına kahvaltı hazırlicak… Rüyamızda bile dayak yiyoz. Yeleğin de güzelmiş ha! Ayakkabılar da mı yeni? Kaleye geç sen, kaleye. Ayakkabıların eskimesin. Hem üstünde de yelek var. Kalede çok terlemezsin.’’ Bu yoğun gırgırlı selamlama yerini hemen yalakalığa bırakıyor. ‘‘Babandan gizli bizim yazılı kağıtlarımıza bir iki düzeltme yapsan, notlarımızı girmeden, he?’’
Bir kirpi gibi her bir noktası diğerlerinin gözüne batıyor ve üzerinden ya bir şaka ya da bir iğneleme geliyor. O ise bu durumdan rahatsız olmaktansa pek bir hoşnut görünüyor. Sonuçta iyi ya da kötü, bir şekilde ilgilerini çekiyor ve iletişime geçiyor. Son cümledeki istekle özgüveni de artıyor, önemli biri olduğunu düşünüyor. Tek sorun güneşin kendini yavaş yavaş hissettirdiği bu mevsimde herkes bugün tişörtleri çekmişken onun hâlâ kapkalın bir yelekle sarınmış olması. Eve dönüp annesine tişört giymek istediğini söylese, izin alamamasının ardından gizlice dışarıda yeleğini çıkaracağından korkulup tamamen içeri tıkılmaktan çekiniyor. Zaten gecekondular ve en fazla iki katlı ve duvarları yanık deri gibi soyulan evler arasından sıyrılan yepyeni beş katlı mozaikli bir apartmanın en üst katında oturduklarından, annesi gözetleme kulesindeki nöbetçi asker gibi beş on dakikada bir kendini balkondan hatırlatabiliyor. Tüm vücudu koşturmaktan terleyip ve yapışkan sıvı ayaklarına kadar akıp, ayakkabılarının tabanlarının kalitesine rağmen attığı adımlarda yere ıslak izler bıraksa bile o yeleği çıkarması mümkün olmayacak. Olur da soyunursa annesinin çığlığı kulağına kanca tabancası gibi saplanıp onu o dünyadan çekip alacak.
Ortalarındaki sokakta buluşuyor takımlar, aynada kendilerini izlediklerini sanacak kadar aynılar karşı karşıyayken. İki resim arasındaki tek fark bizim beyaz tenli; parlıyor banyosuzluktan kararmış ya da kış güneşinden bile tenleri yanmışların arasında. ‘‘Bu sefer şansınız yok. Bittiniz olum siz. Bu sefer biz yenecez. Görecez bakalım.’’ Bu boş atışlarla üstünde yüksek sorumluluk hisseden Parlak, ellerini kaplumbağa gibi yeleğinin içine gizlerken kaleciliğinin kötü olduğunu hatırlatıyor. Yine kendisi yüzünden yenilmelerini istemiyor. ‘‘Bizden biri kaleye geçerse golü kim atacak? Toptan korkma. Adam gelirken üstüne git, yeter. Heh, bak yeleğinin kollarını da iyice sündür öyle içerden, topu yumrukladığında ellerin de acımaz.’’ Eğip başını mevkiinin yolunu tutuyor. Aynı kişi altı adım arayla kale direği görevini görecek taşları yerleştiriyor ve artık herkes hazır. Kalın plastikten yapılmış dikişsiz ve ucuz futbol topunun patladıktan sonra sibop kısmından yuvarlak bir delik açılıp içine bakkaldan alınmış adi plastik topun havasının indirilip, delikten sokulup tekrar şişirilmesiyle inşa edilmiş bir top koyuluyor ortaya. En yakın olanlar birkaç pas atıyor denemek için ve topa övgüler diziliyor. Kimsede yazı tura için para olmayınca yassı bir taş bulunuyor, üstüne tükürülüyor ve yaş ve kuru taraf seçilip havaya atılıyor. Beşte devre, onda biter. Maç başlıyor.
Uzaktan şut; bizimkinin yumruğunun topa verdiği ivme kalenin dışına aşırmaya yetmiyor. Rakip forvet topla üzerine geliyor, top önce yarım metre açık bacaklarının sonra da taşların arasından süzülüyor. Başka bir pozisyonda üzerinden aşırılan top sonucu üst direk olmadığı için gol olup olmadığı tartışılıyor. ‘‘Arkadaşlar, nasıl yetişeyim o topa? Benim bile boyumun iki kat yukarısından gitti.’’ Savunması yetersiz. ‘‘Sus lan. Senin yüzünden yenilecez gene.’’ Bu çıkışın ardından kendini daha fazla kanıtlama çabasına girip şutu engellemek adına kafasını araya sokuyor. Plastiğin yüzüne sürtünmeli çarpmasıyla toptaki desenlerin izi alnını damgalıyor. ‘‘İyisin iyisin. İşte böyle, korkma ki gol yemeyelim. Birazdan geçer. Aferin.’’ Tebrikler sonucu topun etkisinin ardından iyice kızaran yüzü alev alev yanıyor. Dışarı çıkan topa öyle bir vuruyor ki oyunu başlatırken, karşı kalenin ardındaki müstakil evin bahçesindeki çiçeklerin belini kırıyor. Rakip kaleci hemen bahçenin demir kapısının sürgüsünü, kolunu iki demir arasından içeri atarak kilitten kurtarıyor. Aynı anda evde oturan yaşlı kadın avluya yetişse de bir çocuktan daha hızlı olamayacağından azarlamakla yetiniyor. ‘‘Bahar geldi, yine tünediniz. Sizin yüzünüzden bahçem düzen tutmuyo. Televizyonun sesini bile duyamıyom bağırışlarınızdan. Defolun, başka yerde oynayın.’’ Çocuklar da ister yumuşacık çimleri, üst direkli kaleleri olan ve zırt pırt maçı bölmek suretiyle üzerinden araba geçmeyen sahada oynamayı; ama nerede? ‘‘Olum, o kadar abanma lan şu topa.’’ Arkadaşları tarafından şaşkın uyarılar aldıysa da sakinleşmiş görünmüyor, onu iyice sıcağa boğan yeleğinden takım arkadaşlarına da kıvılcımlar sıçrıyor ve art arda gollerle beraberlik yakalanıyor.
İlk devreyi bitiren golü takımına attırana kadar bu fişekleme devam etse de ikinci devrenin başında karşı takımın atakları tekrar canlanıyor ve zihnindeki kararlılık ona bir anda kalecilik yeteneği bahşedemeyeceğinden kaçınılmaz olarak yanından şutlar süzülüyor. İlk yarıdaki gibi geriye düşülmüş ve artık sona gelinmiş. Kendilerinin kazanması için üç, rakibin ise tek bir gol atması yeterli. Rakip forvet, plastik dişleri erimiş kramponuyla asfaltta kayganlığa direnerek geliyor ona doğru. Defans sabit durmasına rağmen onun kadar direnemeyip yığılıyor yere ve artık tehlikeyle baş başa. Forvetin hırsı yeteneğini köreltecek kadar yoğunlaşıyor ayak parmağının uçlarında ve topa olabilecek en sert şekilde dipten burun çakıyor. Havalanan ayağı, yerdekini buza basmışçasına kaydırıp kıç üstü düşürüyor. Bizim kaleci zıplasa da yetişemiyor ama bu sefer top tartışmaya kapalı bir yükseklikten uçuyor ve ikinci yarı sırtını verdiği bahçenin çiçekleri üzerinde yine sekiyor.
‘‘Koş laaan! Topu al! Çabuk ol!’’ Arkadaşlarının uyarıları yüksek rütbelilerden gelen bir emir kadar baskı kurunca refleks olarak bahçeye yöneliyor. O da ne? Bu bir tuzak. Kadın muhtemelen çoktandır gizleniyor olsa gerek evin girişinde. Zaten bahçenin içinde koşmaya başladığından yaşından ötürü yavaş kalsa da daha yakın olmasından avantajlı çıkıyor. Topu kucakladığı gibi bizimkinin üstüne doğru hızla yürüme başlıyor. Terliğinin arasına giren taş ve kırık ot parçalarıyla karışmış toprak çatlamış topuklarının arasına saplansa da yılmıyor. Elinde muhtemelen Kurban Bayramı’nda et doğramak için kullandığı koca bir bıçak parlayarak kalecinin gözünü alıyor. Kamaşır kamaşmaz göz kapağını indirip tersi yöne döndüğünde görüş yeteneğini tekrar devreye sokup hızla dışarı kaçıyor. ‘‘Teyzeciğim. Özür dileriz. Bir daha olmaz. Söz veriyoruz, başka yerde oynayacağız.’’ Kaçarken bir yandan da yakınıyor olması arkadaşlarına topu unutturup kahkaha attırıyor.
Kadın bahçe kapısının ağzında, yüzü çocuklara dönük, çocuklarınki de ona. Az önce karşı karşıya olan iki takım şimdi birbirine karışmış ve aynı noktaya odaklanmış. Belirli bir düzenleri yok, bir avuçtan saçılmış bilyeler gibi dağınık duruyorlar. ‘‘Teyze, yapma. Başka topumuz yok. Onun için bi’ sürü uğraştık. Son paramızı da içindeki plastik topa verdik valla.’’ Az önce kalecinin acizliğine gülenler şimdi aynı çaresizliğe düşmüşler. ‘‘Kaç yaşına geldim? Bir sürü çocuk büyüttüm. Bu yaştan sonra sizi çekecek değilim. Hem ben de o çiçeklere emek veriyom. Siz hiç onu düşünüyonuz mu?’’ Aile terbiyesi almadıklarına ve hiçbir işe yaramayacaklarına inandığı bu çocukların bir de kendisine hayatı zehir etmelerine tahammülü olmayan kadın bıçağı yukarı kaldırdığı gibi topun önce sert olan ilk katmanını, ardından yumuşak ikinci katmanını delip geçiyor. Topun içindeki hava kapıları açılmış bir hapishaneden kaçan mahkûm sürüsü gibi bir anda boşalıyor ve tüm küçük yüzler arkasını dönüyor.
‘‘Olum, sana koş dedik. En yakın sendin. Hızlı olsaydın o yaşlı cadalozdan önce alırdın topu.’’ Bizim süt çocuğu, bir suçlu belirlemek suretiyle üzüntülerini azaltmaya çalışan arkadaşlarına çaresizce kendisini savunur gibi yapsa da çok üstelemek istemiyor. Rakip takımdakiler, bu sefer de galip geldiklerini söylüyorlar sokaklarına dönmeden önce. Bizimkinin grup karşı çıkıyor, yeniliyor olsalar da maç daha bitmemişti çünkü. Top olduğunda maçın kaldığı yerden devam etmesi üzerine anlaşıp ayrılıyorlar.
Anne keçi boynuzunu ve leblebileri görünce oğlu radyoaktif madde yutuyormuşçasına şiddetlice saldırıyor ellerine. ‘‘O yediğin ne? Nereden aldın onu?’’ Çocuk şaşırıyor, avuçları açık bir şekilde annesine bakıyor ve ortada kızılacak bir şey arayıp bulamıyor. ‘‘Patlak topları eşekçiye verdik, o da bize karşılığında eşeğinin sırtındaki çuvallardan bunları verdi. Ne yaptım ki şimdi ben?’’ Öyle sokakta onun bunun elinden her şey yenmezmiş. Kim bilir ne mikroplar varmış üzerinde. Eşeğin kılı, tükürüğü, dışkısı; her şeyi bulaşabilirmiş. En az üç kere sabunluyor ellerini, annesini başından atabilmek için. Zaten kendini kabul ettirmeye çalışırken gruba, annesinin bu ayırıcı tavırları işini daha da zorlaştırıyor. Odasına girip kapıyı örtüyor ve gözüne dolabın kolunda asılı file içindeki parlak, dikişli top altın gibi parlıyor. Bu top onun çeteye kesin olarak giriş bileti olabilir. Ama top oynayacak başka yer yok ve her maç o top mutlaka o bahçeye kaçar. Patladıktan sonra gruptaki statüsünü nasıl koruyabilir? Çocuklar vefa nedir bilmez ki? Nerede istediği şey var, oradadır her biri, unutur arkasını; bu yüzden garantilemeli geleceği.
‘‘İyice doydun mu oğlum? Dişlerini fırçalamayı unutma. Sonra da hafta içine yetişecek ödevlerine bakın. Çok geçe kalma ama, zamanında uyu ki gündüz esneye esneye dolaşmayasın.’’ Dişlerini fırçaladı, tam dört dakika boyunca; her bir çeyreğe bir dakika. Kusursuz bir yatak hazırlığı olmalıydı şüphe uyandırmamak için. Odasına girdi, kitap yerine topu kaptı, işaret parmaklarını iki yuvarlağa soktu ve zıt yöne çekti. File yırtıldı ve top yere yığılırken araya ayağı girdi. Topu göğsünde sıkıca kucakladığında kalbi şut çeker gibi vuruyordu heyecandan. Gündüzün aksine hava serinlemesine rağmen o daha da soyunuktu şimdi, şort ve tişörtle sıvıştı odadan, televizyonun başında uyuklayan anne-babasının kendisine yönelmeyen bakışlarından ve en son dairenin tamamından.
‘‘Dışarı çıkalım mı? Evet, şimdi? Boş ver izni falan, soru sorma. Geliyor musun, gelmiyor musun? Hadi, maç yapalım. Bakın top da getirdim, hem de dikişli. Yakmıyor, çok da iyi falso alır.’’ Aileleri tarafından bu saatte nereye gittikleri sorulsa da pek umursanmıyor diğer çocuklar. Dışarıda oyun oynayacaklarını söylemeleri yetiyor kapı dışarı olmak için. Gece gece hepsi şaşkın süt çocuğunun bu zamansal ve kılıksal cüretkarlığı karşısında, bir yandan da ateşböcekleri gibi ışıldıyorlar vuracakları topun etrafında. Diğer takım olmadığı için aralarında bu kadar az sayıyla ancak tek kale maç yapabilecekler. ‘‘Cadalozun tarafındaki kaleyi kullanmayalım, yoksa gider güzelim top.’’ Herkes hemfikir görünürken bu karar etrafında bizimki yine atılıyor tam ortalarına. ‘‘Hayır, tam da o kaleyi kullanacağız. Top benim, bırakın ben dert edineyim patlayıp patlamayacağını.’’ Hepsinin göz bebeklerinin sınırları derinin üstüne kadar genişliyor ve kimse itiraz edemiyor malın sahibine. ‘‘Bize ne o zaman, biz oyunumuza bakarız. Patlarsa da doldururuz içini plastik bi topla, yine oynarız.’’
Sokak lambasının etrafında sinekler uçuşuyor, bağlı olduğu direğin dibinde ise çocuklar koşuşuyor. Kalede yine bizimki var, gelen şutu kucaklıyor. Herkes oyunu başlatmasını beklerken o kale arkasına dönüyor. Topu baş hizasına kadar yükselecek şekilde öne doğru süzüyor, top zirveye ulaşıyor ve aşağı yöneliyor, bu sırada kaleci bugüne kadar yediği içtiği tüm besinlerden gelen gücü ayağına topluyor, olabildiğince geriye esniyor ve bir mancınık gibi bacağını savuruyor. Parmakları topun yüzeyine yıldırım gibi çarpıyor ve sokak bir saliselik aydınlanma yaşıyor.
Kadın, sol dizinde kavrulmuş çekirdekle, sağ dizinde ise çekirdek kabuğuyla dolu olan kaselerle elli beş ekran televizyonun bombeli ekranına dalmış. Sağ eli önce sol dizine, sonra ağzına, sonra sağ dizine, sonra tekrar sol dizine gidiyor ve bu döngü çitleyemediği bir çekirdek olana kadar kesintisiz sürüyor. Ezilmiş, kırılmış, yamulmuş dişleriyle kimi zaman başarısız olduğunda tırnaklarıyla karşılıklı kabukları ayırıp ortasındaki yemişi dilinin yapışkan ucuyla kapıyor ve tur yeniden başlıyor. İnci gibi dişleri olan bile etrafı kirletmeden bu eylemi yapamayacağından iki kase arasında kalan etek bölümü parça pinçik atıktan geçilmiyor.
Ekranda bir adam silah çekiyor, diğeri üzerine atlıyor, tam silah patlayacak, kimin kimi vurduğu belli olacakken reklamın girmesiyle salonda kulak delici keskinlikte başka bir patlama oluyor. Kadının arkasından önüne doğru savrulan cam parçaları, korkudan sıçramasıyla dizlerinden uçan tabaklardan havai fişek gibi saçılan ay çekirdekleri ve kabuklarının arasında parlayarak gösteriyi daha da göz alıcı hale getiriyor ve her minik parça yere çöreklendiğinde yuvarlak kitle hâlâ kalp krizinin eşiğinde olan kadının önünde pat pat sekmeye devam ediyor. Bu kriz ya içinde gerçekleşecek ya da dışında. Yaşama içgüdüsü ile topu kapıyor ve gerilimin yarısını ona yüklüyor, diğer yarısını da gündüz kullandığı ve mutfaktan ışığını bile yakmadan otomatik yönelerek bulduğu bıçağa. Avludaki yürüme yolundan ilerleyerek çıkıyor sokağa. Gündüz göğüs göğse çarpışmaya hazır oldukları bu buruşuk ve sinirli surat, aynı olayın daha şiddetli bir şekilde cereyan ettiği gecenin etkisiyle dev bir canavara dönüşmüş gibi görünse gerek çocukların gözüne ki hepsi ışığın teğet geçtiği gölgelere sığınmış. Canavar ışınların dik geldiği noktaya dikiliyor ve çevreye bakınıyor. ‘‘Neredesiniz lan sıçanlar? Demedim mi lan oynamayın diye? Gavurun dölleri. Evimi başıma mı yıkacaksınız ulan soysuzlar?’’
Kimse net görünmüyor, bu nedenle herkes birbirinin siluetine ve parlayan gözlerine bakıyor. Bir çift eksik, koca bir çift. ‘‘Bizim kalecinin erkekliği buraya kadar olum işte. Hem kendisi çağırıyor dışarı hem de ilk vukuatta herkesten önce tüyüyor.’’ Onun bu korkaklığı diğerlerinin gizli de olsa hâlâ olay yerinde olmalarından ötürü onlara kikirdeyecek neşeyi sağlıyor. ‘’Aha malın topu patlayacak şimdi!’’
Bıçak havalanıyor, sineklerin arasına dalıp onları ürküterek dağıtıyor. Belki de birkaç tanesi kesik yiyor ve ikiye bölünüp kadının saç diplerinde kayboluyor. Bu sırada az önceki söyleme başka bir karanlıktan cevap geliyor. ‘‘Tamam da olum, ben şunu anlamadım. Bu bebe topu niye o tarafa abandı? Sürekli eziyoz, kaleye falan geçiriyoz diye bizi mi ateşe attı lan yoksa?’’ Tam bu sırada dinleyicilerden birisinin gözü kadının arkasına takılıyor. ‘‘N’apıyo lan bu?’’ Hepsinin dikkati artık sahnede.
Bizim süt çocuğu koşuyor, ayak seslerini duyamayacak kadar kulağı deforme olmuş canavar oralı bile olmuyor, bizimki koşmaya devam ediyor ve tam kadının arkasından sıçrıyor, kadın bıçağı hedefe doğru harekete geçirdiğinde sol koluyla boynuna asılıp iyice yükseliyor. Kadının buruşuk, titrek ve erimeye yüz tutmuş elini avuçlayıp tam kalbe denk gelecek şekilde hedefi saptırıyor. Kadın ağzından patlak bir topun havasının boşalması gibi son nefesini yavaşça, fıs diye verirken asfaltın üzerine adeta akıyor. Sağ elinden düşen bıçak çoktan durmuşken diğerinden düşen top sekmeye devam ediyor. Ayakları, az önce tutunduğu vücudun alçalmasıyla yere konan kaleci, bıçağın vücuttan çıkarken topa sıçrattığı kırmızı benekleri umursamadan emaneti alıyor. Diğerleri dilleri tutulmuş olarak sanki hiç hareket etmeden istemsizce kayar gibi yavaşça görünür hale geliyorlar. Bizimki ağzının kenarıyla sırıtıyor ve topu yere atıp ayağını üstüne basmak suretiyle durduruyor. Ellerini birbirine sürterek pıhtılaşmaya yüz tutmuş kanları iyice kurutuyor. ‘‘Yarın forvet benim.’’
alpay eglenen



