öykü

sprint atmak bir atletizm terimidir – çağlar kuzucu

Kanatçının çırağından genel kültür bilgileri; sprint atmak bir atletizm terimidir. İnce ve uzun suratına kondurduğu ince bıyıklarıyla Don Kişotvari görüntüsünü elindeki kanat şişleriyle tamamlayan bir çıraktı bu. Hakkında bildiğim başka da bir şey yoktu. Daha dikkatlice süzmeye çalıştım onu. Bildiğin düz bir insandı işte; boyu desen ortalama, kilolu değil ama ekmek göbeği vardı biraz. Taş çatlasın kırıklarının başındaydı. Sonuncusu bir bilgi değil gerçi, sanı demek doğru olur. Oturduğum yerden yavaşça kalktım. Ayaklarımı göremeyeceğim kadar şişkin göbeğimi taşıması hiç bu kadar zor gelmemişti.

İşte bu kadar Don Kişot!
Bakalım ne kadar kahramansın?

Duş almalıydım, şu sandaletlerden kurtulmalıydım, daha iyi bir mahalleye taşınmalıydım. Bunların hepsini son bir ayda yapmalıydım, yapmadım. Suyu sevmediğimi ve evrimsel sürecin bana uygun bir yerinde var olduğumu söylemeden geçemeyeceğim. Sürüngenden sonrasına razıyım gerçi.

Uzun uğraşlar sonucu, yavaş yavaş da olsa Don Kişot’a doğru yürümeye başladım. Bilmeyenler için söyleyeyim; belirli bir yavaşlıkta hareket ederseniz görünmez olabilirsiniz. Sağ elimle namlusu taşaklarımı yalayan ısınmış çeliği yokladım. Yerinde. Daha yaklaşık dokuz adım vaktim vardı. Solumdan geçen uzun bacakları seyretmek için iki adım feda etmeye değerdi. Kişot’un bir yere gittiği de yoktu zaten, halen sigara molasındaydı. Sigara, paketimden bir dal çıkardım. Çakmağı masada unutmuştum. Durdum, içmesem de olurdu. Altı adımım kalmıştı ve buradan sonrası çok önemliydi. Artık dışardan bir şeyin dikkatimi bölmesine izin veremeyeceğim kadar yaklaşmıştım.
Kişot ise taburesinde oturmuş, ağzında sigarası ve elinde telefonuyla beş adım sonra karşılaşacaklarından habersiz, bok çukuru bir uygulamadan sıralı vidyolar izliyordu.
Üç adım kala telefonum çaldı, biz şimdi neyizim arıyordu. Açtım, kısık bir sesle tuvalette sıçtığımı söyledim ve cevabını beklemeden telefonu kapattım.
Ağzımda yakamadığım bir sigarayla Don Kişot’un karşısında bir adım kalmışken durdum. O kadar odaklanmıştı ki beni fark etmesi dört beş saniyesini aldı. Kafasını kaldırıp ağzımdaki yanmamış sigarayı görüp çakmak için yanaştığımı sandı ve masadaki çakmağı uzattı. Bu teklifini kabul edip sigaramı yaktım, çakmağı Don’a geri uzattım. Kafa selamımı kafasıyla aldı, çakmağı masaya bıraktı ve bok çukurunda kaldığı yerden debelenmeye devam etti. Hiç hareket etmeden olduğum yerde durup sigaramı içmeye başladım. Başında durduğumu fark etmesi bu sefer ilkinden daha kısa sürdü. Küçük gözleriyle sanki yaşamındaki tüm anlamı suratımda aradı. Ses çıkarmadan sigaramı ciğerlerime çekmeyi sürdürdüm.
-ne ayaksın dayı sen?
Cevap vermedim.
-bakale dayı, işin gücün yok mu senin?
Sprint atmak dedim, atletizmle ilgili bir terimdir.
Sinirlendiğini alnında oluşan dikine çizgilerden ve çenesini sıkıp bırakmaya başlamasından anlayabiliyordum.
-dayı bela mısın sen akşam akşam, necisin sen hele?
Sprint dedim ve bir iki saniye sustum.
Atletizmle ilgilidir, unutma, iyi bilgi.
Oturduğu tabureden kalktı. Yeterince hızlı olursa görünmez olabiliyormuş insan, bana bunu öğreterek kalktı yerinden ve taburesini kafama doğru savurdu. Koca göbeğimin kaldıramayacağı bir çeviklikle kaçmaya çalışsam da tabure ve başım sağ elmacık kemiğimde buluştular. Yüzümün bazı yerlerinde şiddetli bir batma hissiyle sendeledim. İstediğim kadar şiddetli bir darbe olmadığını düşünerek doğruldum ve Kişot’un suratına doğru bakıp daha yüksek sesle bağırdım; Atletizme dair başka ne biliyorsun lan sen, yavşak! Hem daha akşam olmadı, ikindi denir bu saate, cahil it!
Kanatçının önünde olan biteni izleyen diğer eleman da akşam olduğunu düşünüyor olacaktı ki sorgusuz sualsiz performansımıza dahil oldu. Bir Kişot’tan bir Sanço’dan yaratıcı küfürler eşliğinde tekmeler ve yumruklar yiyordum. Benim babamın götünü kemeraltındaki kalaycılara siktireceklermiş mesela. Bir de atletizmle bağlayıp ebemin amı ve hüseyin bolt ile ilgili bir küfürleri vardı ancak o sırada yediğim tekmelerden olsa gerek pek yoğunlaşıp dinleyemedim. Cenin pozisyonunda yere kapandım. Göbeğim yüzünden bunu da doğru dürüst yapamadım. Üzerimden kalktıklarında kaşımdan ve burnumdan akan kanlar suratımı kaşındırıyordu. Yine çok fazla tekme yemekten olsa gerek sırtımı pek hissetmiyordum.
Ayağa kalktım. Göbeğim tüm ihtişamıyla yerinde duruyordu. Tabancamın emniyetinin bu hengâmede açılmamasından ve kendi sikimi vurmamaktan gelen mutluluğum suratıma yansımıştı. Kişot ve yaveri bu gülümsemeden rahatsız olmuş olacaktı ki tekrar üstüme doğru atıldılar.
-Osman oğlum yeter da dedi kanatçıdaki bir adam. Delinin teki belli ki, salın gitsin.
De siktir git hadi dayıcım, canından mı bezdin?

Hiç alakası yoktu.

Hiçbir şey olmamış gibi etrafıma bakındım. Tüm bunlar olurken bizi pür dikkat izleyen esnaflar kanatçıdan gelen bitiş düdüğünü duymalarıyla gündelik yaşamlarına dönmeye başladılar. Köşedeki kahveci kül tablalarını boşaltmaya, yanındaki lokantanın garsonu ise elindeki kapağı delik su şişesiyle dükkânın önünü ıslatmaya koyuldu. Kavgadan korkan bir kaç grup hızlıca hesaplarını ödeyip bulundukları mekânları terk etmeye başladılar.
Ağır adımlarla beş dakika önce kalktığım masaya yöneldim. Çakmağımı ve gözlüğümü alıp masaya yüz lira bıraktım ve oradan ayrıldım.

Helal lan sana Don Kişot, epey kahramansın!

Kıbrıs Şehitlerine çıktığımda sokakta yüzlerce üniformalı ve kim bilir kaç tane sivil devletle karşılaştım. Bu mesainin sebebini anlamam için bir kaç saniye sağa sola bakmam ve gökkuşağı renklerindeki bayrakları görmem yetti.
Bir kaç yüz ibne için çok fazla çelik yelek, diye mırıldandım. Bu sırada yanından geçtiğim ve söylediklerimi duyan birisi hemen lafa atladı,

-Bunların kökünü kazımak lazım kökünüüğ!

Köküne kadar! diye cevapladım onu. Suratımdaki kanları ve yırtılmış tozlu kıyafetlerime bakıp bir adım geri çekildi. Ne söylediğimi pek anlamışa benzemiyordu.

Bizi biraz öteden izleyen bir sivil devlet elini telsizine götürüp anonsa başladı;

(Yeniden o tekmeler! söylediği sayıları bir türlü anlayamıyordum.)

“Bilmem kaç bilmem kaç burası bilmem kaç tamam. Az önceki kavganın taraflarından birini bulduk galiba, buraya bir ekip gönderin, tamam.”

Şaşırmıştım. O olay bir kavga değildi çünkü. Kavga için iki eş güç gereklidir. Oysa orada ben kanatçının çırağından da onun çırağı Sanço’dan da katbekat üstündüm. Tamam, fiziksel olarak çok fazla hasar almış olabilirim ama…

Amasını o an ben de açıklayamıyordum. Şanlı ruhum bu kanatçı bozuntusu, tavuk kafalı embesillerden fazlaca yüceydi ve bu yüceliğin atletizmle alakalı bir terim tarafından zedelenmesi mümkün değildi falan ve filan. Zaten bu açıklamayı bekleyen bir haber kuruluşu gibi bir şey de yoktu ortada. Kendime yaptığım gereksiz açıklamalardan bir tanesiydi yalnızca. Bekleyebilirdi.

Ben, diğerleriyle kıyasladığımda kendime karşı bitmek bilmez bir metanet besliyorum, diye lafa başladığım sırada üniformalı iki devlet hızlıca motordan inip yanımıza yanaştılar. Uzun, sarı saçlı bu iki kadın devlet bana bir biri ardına sorular sormaya başladılar.

İçlerindeki merhamet duygusundan olsa gerek ilk olarak üstüme başıma ne olduğunu ve bu kanların kendi kanım olup olmadığını sordu birisi ve kimliğimi istedi.

Merhametli devlet! Merhametsiz olur mu hiç!?

Ben dedim, “kendime… cümleye yanlış yerden başladım pardon. Ben, diğer insanlarla kıyasladığımda kendime karşı aşırı sabırlıyımdır”. Kimliğimi uzattım.

İki üniformalı ve bir sivil devlet ağzımdan çıkanlardan hiçbir şey anlamadan beni süzmeye devam ettiler. Bir tanesi kimliğimi alıp elinde tuttuğu tablete bir şeyler yazdı. Bir süre sonra kafasını kaldırıp “bi sıkıntı yok” dedi.

Bir sıkıntı yokmuş. Sızlayan sırtım için hastaneye gitmeme gerek yok demektir bu, şanslı günümdeyim, diye düşündüm.

Bunu sesli mi düşündüm yoksa sessiz mi emin değildim. Devletler suratıma hep aynı gariplikte baktığı için bunu anlayamadım, çok da mühim değildi. Yalnız, mühim olan bir şey gelmişti aklıma; saatlerdir sikimi yalayan ve artık orada olduğunu bile unuttuğum tabancam. Bulurlarsa biraz sorun yaşayabilirdim. Neyse ki o ana kadar üstümü aramamıştılar. Bu pek normal bir şey değildi ancak bugün onlar için zor bir gündü; fazla mesai yapıp, çok çelik yelek giymişlerdi. Etraflarında gülücükler saçıp el ele tutuşan çok fazla ibne vardı. Allah korusun bir kaçını belki öpüşürken gördüler. Kask, cop ve çelik yeleklerle kuşanmışlarken gülüşen ve öpüşen ibnelere müdahale etmenin ne kadar yorucu olabileceğini düşünemiyorum bile…

Ah devlet, yorgun devlet. Yorgun ve unutkan devlet! Senin sikin sağ olsun be! Ben çıkarır gösteririm tabancamı!

Yapmadım tabii. Onlar da üzerimi aramadı. “nerede yaşıyorsun” diye sordu bir tanesi.

-Burada… sık sık bunu denemeyi severim. O an da yemeğimi yemiştim, tok karnına gelen o fazladan düşüncelere dalmış sokağı izliyordum. Kişot’u görünce aklıma geldi, bakalım ne kadar sabrı var bu adamın diyerek bir önceki cümlemden devam ettim konuşmaya.

Boyu benden daha kısa olan bu devlet, ben konuşurken ayaklarımdan başlayarak yukarı doğru bir kez daha süzdü beni. Silahın pantolondan yaptığı ufak potu fark etti. Sikimi düzeltirmiş gibi tabancayı düzeltirken yarılmış dudaklarımı açabildiğim kadar açıp karşımdaki kadın devlete gülümsedim. Fırsatını yakalamışken sabır testi yapmayı hiç kaçırmak istemezdim.

Sivil devlet, “Senin ananı sikerim bak, pezevenk” diye bağırarak kolumdan yakaladı beni ve kendisine doğru çekti. Suratıma ağır bir şaplak yapıştırdı. Bu hareketlilik gömleğimin pantolondan tamamen sıyrılmasına ve kabzanın belimden dışarı çıkıp parlamasına sebep oldu. Sivil devlet tabancamı görür görmez diğer eliyle belindeki tabancayı çıkardı ve belimdekini silahı yere bırakmam için bağırdı. Ortam birden bir Hollywood setine dönüşmüştü.

(Seni lanet olası zenci! Çabuk o belindekini yere bırak!)

Telsizden bir anons daha geçtiler. Ellerim kelepçeli, göbeğimin üstüne yatmış bir şekilde beni alıp karakola götürecek aracın gelmesini bekledim. Kelepçeli olmak sorun değildi ama koca göbeğim yüzünden yalnızca ayak uçlarım zemine değiyordu ve bu tüm yükümü göbeğimin taşıması demekti. Zaten sızlayan sırtım bu pozisyonda daha da fazla ağrımaya başladı. Lanet göbeğim! Yoldan geçen birisi yanlışla ayaklarıma vursa, göbeğim sağ olsun, bir topaç gibi dönebilirdim. Yine de bir kez daha en sabırlısı bendim ve bununla mükâfatlandırıldığımı düşündüm. Göbeğime en azından kafamı kaldırımdan uzak tuttuğu için müteşekkirdim.

Çok geçmeden bir Doblo sete giriş yaptı. İçinden elinde boyozlarla iki üniformalı erkek devlet çıktı. Bir tanesi sürgülü arka kapıyı açarken diğeri kolumdan tutup beni kaldırmaya çalıştı.

Aptal herif tüm ağırlığım üzerindeyken göbeğimle tek başına savaşabileceğini sandı. Tüm gücüyle asıldığını hissedebiliyordum. Buna rağmen göbeğim yerden bir santim bile yukarı kalkmıyordu. Diğer devletlerden yardım istedi, onunla beraber gelen devlet söylenerek yanımıza gelip diğer kolumdan tuttu ve ikisi beraber beni kaldırımdan kaldırmaya çalıştılar.

Nafileydi, iki devlet bile bu göbeği buradan kaldırmak için yeterli değildi. Sivil devlet çevredeki telefonlarla tartışıp görüntü almalarını engellemeye çalışıyordu. Olay yerine ilk gelen motorlu devletler beni ve göbeğimle uğraşan iki meslektaşını seyrediyordu. Yaşanan tuhaflığa daha fazla katlanamadıklarından olaya müdahale etmek istediler ve sırtımdan sarılıp beni yukarı doğru çekmeye başladılar. İşte ne olduysa orada oldu ve sırtımdan bir tıkırtı duydum. Dayaklardan sonra bir temiz uyuşan sırtım daha da hissizleşmeye başladı, sırt kaslarımı artık kasamadığımı fark ettim. Birkaç santim yukarı kalkmıştım ki lök diye tekrar göbeğimin üstüne düşüverdim. Dört devletin bu çabası da sonuçsuz kalmıştı. İçten içe takdir de etmiştim onları, kendi işleri söz konusu olduğunda oldukça sabırlı davranıyorlardı.

Etrafta bizi izleyen kalabalıksa giderek artıyordu. (Onlar da sabırla izliyorlardı.) Her tarafımın kan içinde olması, yırtık kıyafetlerim ve tüm bu olanlara karşı oldukça sessiz ve tepkisiz kalışım kalabalığın aklına bunun bir performans sanatı olabileceğini bile getirebilirdi. İçlerinde olayın vidyosunu çekip çeşitli bok çukurlarına atanlar olduğuna da neredeyse emindim. Belki Kişot ve çetesi beni izleyip gülüyorlar diye geçirdim aklımdan.

Bir akşamüstü, dört tane devlet başımda, çevremizde eli telefonlu onlarca insanla, Kıbrıs Şehitlerinin ortasında göbeğimin üstünde yere yatarken kalakaldım. Bacaklarımı biraz da olsa hissedebiliyordum ancak artık ne sırtımı ne de kafamı kaldırımdan uzak tutan bu muazzam göbeğimi hissedemiyordum. Telsizden bir anons daha yaptılar. Tüm sesler birbirine karışmaya başladı, söylenileni anlayamıyordum. Bir tane sigara istedim, gözlerim kapanmaya başlıyordu. Bir el ağzıma bir sigara koydu, çakmağın sesiyle sigarayı içime çekmeye başladım. Gözlerimin açık olduğunu sanıyordum ancak net bir şey göremiyordum. Birkaç duman aldım, ellerimi de oynatamadığım için ağzımda tüten duman gözüme kaçtı ve sigarayı yere düşürdüm. Onu yerden alan bir elin siluetini gördüğümde yanımıza yanaşan bir araç ve kaldırıma vuran kırmızı ışıkları hatırladığım son şeylerdi. Büyükçe bir kapının açılma sesini duydum ve ardından uzun bir uykuya daldım.

-son-

çağlar kuzucu

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu