öyküyayınlar

racked’in sessizliği – deniz ustabaş

RACKED’İN SESSİZLİĞİ

Şehir merkezinden uzakta…

Sam uzun bir süre ortalıkta dolaşmamaya karar verdi. Otostopla ayrıldığı şehirden en az bin kilometre yol kat etmiş, haritada bile görmediği yollardan geçerek küçük çiftliklerden oluşan bir beldeye gelmişti. Böyle bir yer görmeyeli uzun zaman olmuştu. En son hatırladığı şey, çiftlik sahibinin eşiyle birlikte olduğu ve ardından sahibi tarafından dövüldüğüydü. Oysa o zamanlar çiftlik sahibiyle oldukça iyi anlaşıyordu. Uzun bir aradan sonra ilk kez bir aile düzenine inanmıştı. Üç çocuklu bir ailenin yanında çalışmıştı. Sahibenin çocuklarına gösterdiği sevgiyi gördükçe duygulanıyor, gözlerinden kaçmak için bahçedeki küçük odasına sığınıyordu. Babanın her akşam eve girer girmez çocuklarını tek tek öpmesi, başlarını okşaması… Uzun süredir bu duyguyu yaşamadığını o an fark etmişti. Her akşam annenin belirlediği ders saatleri olurdu. Sabah ve akşam sofraya onun için de bir tabak konurdu. Bundan rahatsız oluyordu. Aileden olmayan birinin her akşam aile duasına katılması ona tuhaf geliyordu. Ah Tanrım… Belki de en büyük cezam buydu. Belki de beni bu durumdan kurtarmak için o olaya izin vermiştin diye düşündü.

Ah Mary…

Yaşananlar, çocuklar ve kocan… Belki de gittiğin her yere huzursuzluk götürecektin, Racked. Belki de sen busun. Hiçbir yere gitmeden evinde kalmalı, annenin ölmesini beklemeliydin. O öldükten sonra evi satar, parasıyla sabahlara kadar içerdin. Hayallerin bile sahte olduğu bu dünyada yaşamak isteyenler için tek gerçeklik belki de ölümdü diyerek içinden söylendi. Her sabah kalkıp çiftlikteki hayvanlara yem vererek işe başlıyordu. Daha sonra Mary’nin yanına gidiyor, o ne derse onu yapıyordu. Çoğu zaman boyanacak bir tahta, onarılacak bir dolap, toplanacak sebzeler ya da taşınacak eşyalarla günü tamamlıyordu. Boş zamanlarında kitap okumazdı. Yazardı. Kendince okuma safhasını geçmişti. Arada şiirler yazardı; kimseye göstermeyeceği şiirler… Kısa öyküler, biyografiler ve mektuplar. Mary de okumuştu. Okumuş bir kadının ayyaş bir çiftçiyle evlenip burada ölene kadar yaşamayı seçmesi Racked için akıl almaz bir şeydi. Haftada bir ya da iki gün ava çıkarlardı. Bazen domuz avına giderler, bazen gölette balık tutarlardı. Mary balığı olağanüstü pişirirdi.

Ama neden?

Neden bu hayat?

Bunun cevabını belki de onunla birlikte olurken öğrenmeliydin, Racked. Sahibinin Mary’sine dokunmuştu. Ve sahibinin attığı hiçbir darbeye karşılık vermemişti. Çünkü her darbe indiğinde aklına Mary’nin kolları arasında kıvranışı geliyordu. Belki orada kalıp onlarla bir aile olabilirdi. Ama ne aileye ne de o çocuklara inanmak istiyordu. Her akşam balık yemeği olsa bile sahibinin çocuklara gösterdiği sevgi onu sinirlendiriyordu. Sanki izlenmemesi gereken bir sahneye tanıklık ediyordu. O dayaktan sonra böyle bir kasabaya, böyle bir çiftliğe uzun süre uğramamıştı. Zaten planladığı bir yer değildi; yol onu oraya getirmişti.

Belki de onu çağıran Mary’ydi.

Ya da sadece bir tesadüf…

Bazen Tanrı’ya inanmamak elimde olmuyor, diye düşündü. Yukarıda bir yerlerde birinin olduğunu ve bizi izlediğini, hatta gideceğimiz yolu seçtirdiğini düşünmemek elde değildi.

Mary… ve o çiftlik…

O dayaktan sonra bunları bir daha aklına getirmemişti. Uzun zaman sonra yeniden böyle bir hayata atılmak gerekir miydi, bunu kendisi de bilmiyordu. Geriye dönse çıkışı olmayan bir hayat vardı. İleriye gitse belki kısa süreli bir mutluluk…

Bu çiftlik farklı olmak zorundaydı. Çünkü gerisi berbat bir dünyaydı. Bundan sonraki hayatı farklı olmalıydı. Çiftliği gösteren tabelanın işaret ettiği yola saptı. Ana yoldan ayrılmıştı. Toprak, taş ve küçük çamur birikintilerinden oluşan bir yoldu. Yol kenarındaki otlar toprağı geri almaya çalışıyor gibiydi; araç lastikleri her seferinde onları ezerek geçiyordu. Ama yine de pes etmiyorlardı. Taşlara tekme atarak yürümeye devam etti. Islık çaldı. Dev ağaç gövdeleri onu ürkütüyor, bazen yol kenarındaki çiçekleri koparıp yapraklarını savuruyordu. Aslında şimdi yönünü değiştirip ormana dalabilirdi. Bir balta bulsa kendine bambaşka bir hayat kurabilirdi. Sadece yönünü değiştirmesi yeterliydi.

Cebinden bir sigara çıkarıp ormana doğru yürüdü. Dalların hışırtısını dinlemeyeli uzun zaman olmuştu. Bir süre öylece durdu; sanki zamanı çalmak istiyordu.

Şuracıkta ölmesi bile umurunda değildi. Cebinden babasından kalan tabancayı çıkardı. Kafasına doğrulttu ve tetiğe bastı. Evet. Yerde uzanan bedenine bakıyordu. Artık geçirecek bir zamanı yoktu.

Tek eksiği, orada uzanan bedenini toprağa teslim etmekti…

Kalemler, kitaplar ve takım elbiseli adamlar… Hepsinin ağzından çıkan tek şey vardı: Onlar gibi olmamız gerektiği. Fakat buna ilk karşı çıkanlar da yine onlardı. Çünkü aşağılayacak insanlara ihtiyaçları vardı. Her sabah evden çıkıp yıllarını çürütecek insanlara…

Dergiye yolladığı yazı böyle başlıyordu.

“Edebiyat nedir?” sorusuna cevap verdiği yazıyla yarışmayı kazanacağına inanıyordu. Önce yazabilmek için yaşayacağı bir ortam gerektiğini düşünüyordu. Zamanın aktığını fark etmediği bir ortam… Fark ettiğinde ise ne kadar boş şeylerle uğraştığını anlayacağı bir ortam…

Racked okul yılları boyunca hocalarından hep bu sözleri dinlemişti. Sürekli öğütler, acıma duygusu… Saatine bakar, arkadaşlarıyla bahçeye çıkıp sigara içebilmek için bir an önce dersin bitmesini beklerdi.

Gerçi bazı arkadaşları da o hocalardan farksızdı ama neyse. Şimdilik dergide onlardan bahsetmeyecekti. Okulda sevdiği tek şey bahçede sevdiği insanlarla konuşmaktı. Onlarla bir şeyler yapmak… Kendi gibi olanlarla.

Bazı derslerden nefret ederdi. Okulda gerçekten sevdiği tek şey, sevdiği konuları anlatan birkaç hocaydı. Beyaz saçlar ve tiksinti dolu bakışlar…

Ama arkadaşlarının yavaş yavaş uzaklaşmasını da anlayabiliyordu. Çünkü gerçeklik etraflarını sarmıştı. Onların gerçeği görmesini beklemek yerine mutlu olmalarını izlemeyi tercih ediyordu.

İyi… güzel. Siz mutlu olun diyerek yoluna devam ederdi.


deniz ustabaş

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu