”8 mart kadınlar konuşuyor” / I – şükran moral / nurhayat teke / zülal arıman

8 Mart 1857’de New York’un bir dokuma fabrikasında 40 bin işçi günde 16 saat yerine 10 saat çalışma ve ücretlerin artırılması için grev başlattığında, kadın hareketinin toplumsal tarihi için bir dönemeç olduklarını bilmiyorlardı. Aslında onların hikayesi, kapitalizmin tarihinde birçok kez karşılaşılan isyanlar kadar sık görülebilecek bir olayken, yalnızca emek-sermaye çelişkisini değil; onun tutunduğu tutkallardan biri olan patriarkanın yıkımını da muştulaması açısından ataerki için tüyler ürperticiydi.
Feminizmin tarihi, dalga dalga büyüyen ve çeperini genişleten, çifte ezilmiş öznenin amansız mücadelesidir. Yalnızca sermayenin sömürü gücü karşısında değil, erkeğin tahakkümü karşısında, “güçlü olan hayatta kalır”ı şiar edinmiş ve bunu evrimin bir parçası saymış (ki bu da başlı başına hatalıdır zira evrim güçlü olanı değil, adapte olanı hayatta tutar) sosyal darwinist görüş karşısında bir mücadeledir söz konusu olan. Önce siyasal hak talebi ile başlayan, kamusal ve özel alan ayrımı üzerinden şekillenen ve seçme-seçilme politik hak talepleriyle yükselen liberal feminizm tarih sahnesine çıkmıştır. 19. yüzyılın liberal feminizmi genel olarak bu sığlıkla maluldür.
Liberal feminist hattın karşısında sosyalist feminizm, siyasal hak talebi ile kısıtlanmış bir mücadele tipini yadsır. Esas olan kamusal-özel alan ayrımı değildir, çünkü özel alan da kamusaldır. Kadının ev içi emeği, aile kurumunu yeniden üretimi, çocukların bakımı ve büyütülmesi kadının kamusal alandan iyice ayrıştırılarak tahakküm altına alındığı bir edilgenlik de yaratır. Görünmeyen bir emek türü olarak ev içi emeğin ücretli emekten farkı, karşılıksız oluşudur. Dolayısıyla yalnızca siyasal haklarına kavuşmuş bir ev kadını, gerçek bir özgürlük ve eşitlik içinde değildir.
Radikal feminizm ise 20. yüzyılın ikinci yarısında, kadınlar arasındaki kız kardeşlik bağını öne çıkaran, toplumsal cinsiyet rolleri içinde kadının yalnızca liberal feminizmde olduğu gibi siyasal hak mahrumiyetinden mahrum olmadığını ya da sosyalist feminizmin ev içi emeğine sabitlenemeyeceğini söyleyerek çok daha geniş bir perspektifle patriarşik erkek egemen düzenin köklerini hedef alır. İkinci dalga feminizm işte bu kaynaktan neşet eder.
İşte bugün de feminizmin söz konusu dalgalarının kümülatif etkisi ile söz konusu bu tarihsel mirasın üzerinde yükselen kadın hareketi, mücadelesini sürdürüyor. Hiçbir zaman kabul etmediği prangalarını, küresel kapitalizmin Nazi selamı veren asalak multi milyarderlerine karşı, dini rejimlere karşı, toplumsal alanın içine sinmiş mikro iktidarlara karşı söküp atmak için direnişini bırakmıyor. Onların, yaşamı onurlandıran kesif mücadelelerine selamla…
Önsöz : Zülal Arıman
8 Mart vesilesiyle, kolektif bir düşünme sürecinin ürünü olarak belirli sorular hazırladık. Bu sorular, yalnızca bireysel deneyimleri görünür kılmayı değil, aynı zamanda kadınların toplumsal hayattaki konumlarına, karşılaştıkları yapısal sorunlara ve geliştirdikleri düşünsel ve pratik yanıt biçimlerine dair çok katmanlı bir tartışma zemini oluşturmayı amaçlamaktadır. Bu nedenle hazırlanan sorular, tekil cevapların ötesinde, ortak bir düşünme pratiğinin ve eleştirel bir sorgulamanın başlangıç noktası olarak kurgulanmıştır.
Şüphesiz ki kadınların bu soruların her birine vereceği yanıt son derece kıymetlidir. Bu söyleşi, tam da bu çoğulluğu görünür kılmayı; kadınların düşüncelerini, deneyimlerini ve değerlendirmelerini kamusal bir tartışma alanına taşımayı hedeflemektedir.
Söyleşi Editörleri : Zülal Arıman & Huriye Şahin
Bu dosyada soruları yanıtlayan isimler; Şükran Moral, Nurhayat Teke ve Zülal Arıman
—

Şükran Moral
- 8 Mart’ın tarihsel bağlamının toplumda yeterince anlaşıldığını düşünüyor musunuz? Kadınların tarihsel hak mücadeleleri konusunda sizce yeterli toplumsal bilinç var mı?
8 Mart’ın yeterince anlaşıldığını düşünmüyorum. Toplumsal cinsiyet eşitliği sağlansaydı, 8 Mart yalnızca simsesel bir kutlamaya dönüşürdü. Oysa şu anda 8 Mart tarihi, tarihsel kadın mücadelesinin bir hatırlatıcısıdır. Kadınların tarihsel mücadelesi anlaşılmıyor; bu konuda yeterli bir toplumsal bilinç yok. Tam aksine dünyada bu anlamda bir gerileme var. Kadın cinayetleri arttı, kadını koruyan yasalar geri çekildi… mesela İstanbul sözleşmesinin geri çekilmesi Türkiye için büyük bir kayıp. Dünyada için de durum farklı değil, bir gerileme hali mevcut. Faşizm daha yüksek sesle konuşmaya cüret ediyor, bunların hepsi birbiriyle ilintili. Bu gerilimin bedelini en çok kadınlar ve çocuklar ödüyor.
- Sizce 8 Mart bir kutlama günü müdür, yoksa bir mücadele ve dayanışma günü mü? Neden?
8 Mart bence bir kutlama günü değil. 8 Mart, kadının tarihsel ezilmişliğinin altının çizildiği bir gün. Tüm dünya kadınlarının bir araya geldiği, birlikte mücadele verdiği bir dayanışma günü olduğunu söylemek daha doğru olur. Kadın, Tarih boyunca erkek egemen bir düzende yaşamak zorunda bırakılmıştır. 8 Mart buna itiraz ettiğimiz gündür.
- Kadınların siyasetteki temsili sizce yeterli mi? Daha eşit bir temsil için neler yapılmalı?
Siyasette kadın temsili yeterli değil. Kadının siyasetteki konumunu bugün hala erkek belirliyor. Siyasetteki kadınlar, erkek düzeninin bir temsilcisi olarak konumlanıyor. Bu zeminde konumlanmayan kadın siyasetçiler de var tabii. Eşit bir temsil için erkeklerin konfor alanından çıkması gerekiyor. Bu anlamda kadınlara çok iş düşüyor. Erkeği konfor alanından çıkmaya zorlayacak siyasal özne kadındır. Erkeklerin, kadınlarla eşit olmaları aynı zamanda onların da lehinedir. Henüz bunun farkında değiller ama eşitlik onları da özgürleştiricek.
- Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin sizce temel nedenleri nelerdir? Günlük yaşamda bu eşitsizliği en çok hangi alanlarda hissediyorsunuz?
Erkek egemen sistemin kadın üzerindeki hakimiyetini kaybetme korkusu, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin temelini oluşturur. Kadın üzerindeki denetim gücünü kaybetmekten korkuyorlar. Bunu hayatın her alanında hissettiriyorlar. İşte, evde…emek sömürüsü, cinsel istismar; bunların hepsi politiktir. Kadın cinayetlerine de bu yüzden politik diyoruz, aynı zamanda sınıfsal. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin çözümü aynı zamanda sınıf mücadelesinden geçiyor ama bunun anlamı önce işçi sınıfı iktidarı, sonra cinsiyet eşitliği demek değil. Kadınların eşitsiz koşulları ortadan kaldırmak için işçi sınıfının iktidara gelmesini bekleyecek güçleri kalmadı. Ben her anlamda bir cinsiyet eşitsizliği görüyorum dünyada. Kadınlar dünyanın pek çok yerinde gece tek başına dışarı çıkamıyor, istediğini giyemiyor, istediğiyle olamıyor. Bütün bunlar toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir sonucu.
- Toplumsal cinsiyet ayrımının edebiyat alanına yansıması sizce nasıl görülüyor?
Ben toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin sanata nasıl yansıdığını anlatmak isterim.(Çünkü alanım o)Misal tarih boyunca kadınlar, plastik Sanatlardan dışlanmıştır. Rönesansta erkek sanarçılar bir ilah, bir yaratıcı olarak görülürken onlara modellik yapan kadınlar daha edilgen bir pozisyona itilip objeleştirilmiştir. Esas olarak söylediğim şu, sanat tarihini her zaman penis yazmıştır. Bakın mesela; anıtlar, meydanlardaki tarihi heykeller hep dikeydir. Bunların hepsi penisi hatırlatır. Çağdaş Sanatlarda kadın hor görülmüştür.
- Dünya ve Türkiye edebiyatında sizi etkileyen veya sevdiğiniz kadın şair ve romancılar kimlerdir?
Çok fazla isim var elbette…Frida Kahlo, Virginia Woolf, Simone de Beauvoir, Gina Pane..
Yaşasın kadınlar, yaşasın mücadelemiz, yaşasın 8 Mart
—

Nurhayat Teke
1. 8 Mart’ın tarihsel bağlamının toplumda yeterince anlaşıldığını düşünüyor musunuz? Kadınların tarihsel hak mücadeleleri konusunda sizce yeterli toplumsal bilinç var mı?
Açık konuşmak gerekirse hayır. 8 Mart çoğu zaman tarihsel bir mücadele gününden çok, çiçek ve mesaj gününe indirgenmiş durumda. Oysa bu günün arkasında ağır bedeller var; grevler, direnişler, hayatını kaybeden kadın işçiler ve eşitlik talebiyle verilen uzun bir mücadele.
Bugün birçok kişi 8 Mart’ı hatırlıyor ama o mücadelenin neden verildiğini bilmiyor. Kadınların hakları, kendiliğinden verilmiş haklar değildir; alınmış haklardır. Bu yüzden 8 Mart’ı anlamak için sadece bugüne değil, geçmişin direncine de bakmak gerekir.
2. Sizce 8 Mart bir kutlama günü müdür, yoksa bir mücadele ve dayanışma günü mü? Neden?
8 Mart bir kutlama günü değildir; bir hatırlama ve mücadele günüdür. Çünkü ortada hâlâ çözülmemiş eşitsizlikler, şiddet, görünmeyen emek ve adaletsizlikler var.
Bu nedenle 8 Mart’ın ruhu bana göre şu cümlede saklıdır:
“Kadınlar sadece eşitlik istemiyor, aynı zamanda görünür olmak istiyor.”
Kutlama ancak eşitlik sağlandığında anlamlı olur. O gün gelene kadar 8 Mart, dayanışmanın ve ses yükseltmenin günüdür.
3. İş hayatında kadınların karşılaştığı başlıca eşitsizlikler nelerdir? Kadınların ev içi emeğinin yeterince görünür ve tartışılır olduğunu düşünüyor musunuz?
Kadınlar iş hayatında çoğu zaman iki farklı mücadele verir. Birincisi mesleki mücadele, ikincisi ise cinsiyetle ilgili önyargılarla mücadele.
Aynı işi yapan kadın ve erkek arasında ücret farkı hâlâ birçok yerde var. Bunun yanında kadınların ev içindeki emeği ise neredeyse görünmez kabul ediliyor. Oysa bir toplumun en büyük ekonomilerinden biri ev içinde dönen emektir ve bu emek çoğu zaman kadınların omuzlarında.
“Sorun yalnızca eşitsizlik değil; aynı zamanda görünmezlik.”
4. Kadınların siyasetteki temsili sizce yeterli mi? Daha eşit bir temsil için neler yapılmalı?
Kesinlikle yeterli değil. Siyaset hâlâ büyük ölçüde erkek egemen bir alan olarak görülüyor. Oysa toplumun yarısını oluşturan kadınların karar mekanizmalarında bu kadar az temsil edilmesi ciddi bir demokrasi sorunudur.
Kadınların siyasette daha fazla yer alması yalnızca kadınlar için değil, toplumun tamamı için daha adil ve dengeli kararların ortaya çıkmasını sağlar.
5. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin sizce temel nedenleri nelerdir? Günlük yaşamda bu eşitsizliği en çok hangi alanlarda hissediyorsunuz?
Bu eşitsizliğin en büyük nedeni aslında yüzyıllardır süregelen kalıplaşmış düşünceler. Kadına biçilen roller, erkek egemen bakış açısı ve kültürel alışkanlıklar bu eşitsizliği besliyor.
Sorun sadece yasalarla çözülecek bir mesele değil. Zihniyet değişmeden gerçek eşitlik de mümkün değil. Çünkü eşitsizlik çoğu zaman günlük hayatın en sıradan görünen davranışlarının içine gizlenmiş durumda.
6. Toplumsal cinsiyet ayrımının edebiyat alanına yansıması sizce nasıl görülüyor?
Edebiyat da toplumdan bağımsız değil. Bu nedenle toplumsal cinsiyet eşitsizliği zaman zaman edebiyat dünyasında da kendini gösteriyor.
Uzun yıllar boyunca kadın yazarlar ya görmezden gelindi ya da ikinci planda bırakıldı. Oysa kadınların yazdıkları yalnızca “kadın meselesi” değil, insanlık meselesidir.
“Bugün kadın yazarların sesi daha görünür ama hâlâ gidilecek uzun bir yol var.”
7. Dünya ve Türkiye edebiyatında sizi etkileyen veya sevdiğiniz kadın şair ve romancılar kimlerdir?
Türkiye’den:
Hicran Aslan – “Sessizlik bazen en gürültülü çığlıktır; görmezden gelinen yaralar burada konuşur.
Latife Tekin – “Dünya, çürümüş sokak taşları ve çocukların umutlu gözleri arasında dönüyor.”
Sevgi Soysal – “Kelimeler yetmez; ama susmak, susmanın ağır yükünü taşımak daha da zor.”
Elif Şafak – “Kendi içine bakmak, çoğu zaman en uzun yolculuktur; ve çoğu zaman yalnız.”
Adalet Ağaoğlu – “Toplumun kırık aynasında kendimizi görürken, ya pes ederiz ya direniriz.”
Dünyadan:
Clarice Lispector – “Ben kendi karanlığımın içinde bir ışık arıyorum; bulamasam da, bakmaya devam edeceğim.”
Sylvia Plath – “Düşler, gerçeğin kırık aynasında bize kendimizi gösterir; ama çoğu zaman tanıyamayız.”
Virginia Woolf – “Zaman, biz onu hissedene kadar kaybolur; ve çoğu şeyi söylemek için geç kalırız.”
Toni Morrison – “Geçmişin gölgesinde yaşamak, onu silmekten daha zor olabilir; ama unutmak da çözüm değildir.”
Simone de Beauvoir – “Özgürlük, başkalarının zincirlerini gördüğünde de kendi adımlarını atmaktır.”
Clarisse Lispector – “İçimdeki fırtına, dışarıdakinden daha gürültülü; ama sessizliği seçiyorum.”
Sylvia Plath – “Hayatın acısı, en çok kendini sakladığında dokunur insana.”
Toni Morrison – “Bir toplum, suskunluğunu sorgulamayan bireylerle yıkılır veya yükselir.”
Virginia Woolf – “Yalnızlık, çoğu zaman kendi sesini duymak için gerekli bir uğultudur.
Simone de Beauvoir – “Kadın, kendini anlatamadığı yerde devrim başlar; kelimeler onu takip edemez.”

Zülal Arıman
- 8 Mart’ın tarihsel bağlamının toplumda yeterince anlaşıldığını düşünüyor musunuz? Kadınların tarihsel hak mücadeleleri konusunda sizce yeterli toplumsal bilinç var mı?
8 mart’ın tarihsel bağlamının anlaşıldığını ne yazık ki düşünmüyorum. Bilinçli bir çarpıtma mevcut. Tarihsel, politik, sınıfsal bağlamından koparıldığını görüyoruz çoğu kez. Bu sınıfsal bir mücadele ve aynı zamanda bir kimlik mücadelesi. Bugün çoğu kez bir “kutlama günü” olarak anlaşılıyor; devrimci mahiyeti kasıtlı olarak yok sayılıyor. Emek mücadelesini sembolize eden bu tarihsel anmanın kapitalizmin ideolojik hegomanyasının hücumuna uğradığını görüyoruz. Bu yüzden 8 mart’ın emek eksenli bir mücadelenin sembolü olduğu unutulmamalıdır. 8 Mart’ta kadının hem sınıfsal aidiyeti nedeniyle ve hem de cinsiyet kimliği nedeniyle iki kez sömürüldüğünü vurgulamalıyız; en önemli nokta bence budur.
- Sizce 8 Mart bir kutlama günü müdür, yoksa bir mücadele ve dayanışma günü mü? Neden?
8 Mart kolektif hafızada kadın mücadelesinin sembolik hatırlatıcısıdır; öyle olmalıdır. Kadınlar bilhassa 19.yüzyıldan itibaren ağır şartlar altında çalışmaya zorlanmıştır. Sanayileşme ile birlikte fabrikalarda çalışan kadın işçiler, erkek işçilerden çok daha düşük ücretler almış, uzun çalışma saatleriyle sömürülmüş ve güvencesiz koşullara mahkum edilmiştir. Ayrıca kadınların siyasal haklarını elde etmeleri için de mücadele etmeleri gerekmiştir. Bu anlamda 8 mart’ta kadınların önceliği; yapısal sorunları tartışmak, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini teşhir etmek ve dayanışma kültürünü inşa etmek olmalıdır. Kadınların tüm dünyada ortak sorunları olduğu özellikle vurgulanmalıdır. Göçmen kadınların maruz kaldığı sıkıntıların, kadın işsizliğinin, fırsat eşitsizliğinin, kötü ve güvencesiz çalışma koşullarının, şiddetin, tacizin ve bunların hepsinin patriarka ile olan ilişkisinin konuşulması gerekir. 8 Mart’ın muhtevası geçmişten bugüne, kadınların direniş mirasını sahiplenmekle korunabilir. Bu anlamda bu tarihsel günün ticarileşmemesi, cinsiyetçiliği yeniden üreten jestlerle anılmaması için bilhassa mücadele edilmelidir. 8 Mart’ı kutlamak için henüz erken olduğunu düşünüyorum zira kadınların politik mücadelesi tüm dünyada devam eden bir süreçtir. - İş hayatında kadınların karşılaştığı başlıca eşitsizlikler nelerdir? Kadınların ev içi emeğinin yeterince görünür ve tartışılır olduğunu düşünüyor musunuz?
İş hayatındaki eşitsizlikler dünyanın her yerinde mevcut. Çözülmemiş güncel bir sorun bu. Cinsiyeti
Erkek olan bir sistem var ve bu sistem kendi normlarını her gün yeniden üretmeye devam ediyor.
Burada bir mecbur bırakma hali mevcut; sistem
bu mecbur bırakma hali üzerinden rıza üretiyor.
Çalışma hayatında kadınların karşılaştığı önemli sorunlardan biri ücret eşitsizliği. Dünyanın birçok ülkesinde kadınların, “eşit işe eşit ücret” talebi bile
Karşılanmış değil. Bu anlamda kadının çalışma hayatındaki mücadelesi bitmiş değildir. Kadınların karşılaştığı tek sorun ücret eşitsizliği değil; işe alım süreçleri, terfi imkanları düşünüldüğünde de kadın
Dezavantajlı bir konumdadır. Bu durum öyle yaygındır ki, kadınların iş yaşamında yükselmesini engelleyen bariyerleri tanımlamak için “cam tavan ifadesi” üretilmiştir. Ayrıca Evlilik ve annelik gibi durumların iş yaşamını etkileyebileceği düşüncesiyle işverenler kadınlara daha temkinli yaklaşmaktadırlar. Kadınların iş yerinde uğradığı
Taciz ve mobbing de çoğu kez münferit bir duruma değil yaygın bir soruna işaret etmektedir. Kadın özelinde emek sömürüsü çoğu kez iş yeriyle sınırlı değildir, bir de konuşulmayan bir ev içi emek söz konusu. Kadının ev içinde üstlendiği sorumluluk ciddi bir zaman ve emek gerektirdiği halde ekonomik bir faaliyet olarak görülmüyor. Toplumsal
Cinsiyet rolleri de ev içi emeğin kadının görevi olduğu
Düşüncesini üretiyor. Bu anlamda, iş yerinde başlayan emek sömürüsü evde de devam ediyor - Kadınların siyasetteki temsili sizce yeterli mi? Daha eşit bir temsil için neler yapılmalı?
Siyaseti erkekler dizayn ediyor, kuşkusuz; bu
Tablo dünyanın her yerinde üç aşağı beş yukarı aynı.
Kritik mevkilerde, önemli karar mekanizmalarında onlar var; hepimizi ilgilendiren hayati kararları onlar
Alıyor. Toplumsal hafızamızda siyaset bir erkek uğraşı olarak yer tutuyor. Kadınların politika yapmak için fazla duygusal olduğu etrafında şekillenen klişeler bugün önemli ölçüde itibar görmeye devam ediyor; bu cinsiyetçi bir hurafedir adeta ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ürettiği bir kurgudur.
Patriarkanın siyasete cinsiyet ataması, onu “erkek işi” olarak kodlaması yalnızca geçmişi ilgilendiren uzak bir inanç değil ne yazık ki; bu cinsiyetçi gerilim hala çok canlı. Ataerkil örgütlenme için siyaset; futbol ve savaş ile aynı küme İçerisinde yer alır. Dolayısıyla kadının siyasetteki varlığı erkek için riskli ve rahatsız edicidir. Kolektif erkek hafızası ve aklında, kadının siyasal bir özne olarak misyon üstlenmesi işlevsiz ve gereksiz bir eylem olarak kodlanmıştır. Erkek merkezli bakış, kadının kendini siyasal bir özne olarak konumlandırmasını küstahlık olarak anlamlandırır çünkü ataerki; siyaset, ekonomi, devlet yönetimi gibi güç ve otorite ile ilişkilendirilen alanları tarihsel olarak erkekle özdeşleştirmiştir. Kadının politika yapması, geleneksel toplumsal cinsiyet rolleri açısından bir tehtit olarak algılanır. Kadının siyasette olması toplumsal cinsiyet rollerinin ve mevcut güç ilişkilerinin sorgulanması açısından çok önemlidir, bir kazanımdır; zira kadın daha çok aile ve ev içi sorumlulukla ilişkilendirilmiştir. Karar alma mekanizmalarının dışında bırakılmaya çalışılmış ve siyaseti dizayn edebileceğine inanılmamıştır. kadının siyasal alanda varlık göstermesi bile erkeğin tarihsel lütfuymuş gibi pazarlanıyor hala. Kadınlar önce bu ideolojik hegomanyadan kurtulmalı ve özgürleşmelidir. Cinsiyetler arasında fırsat eşitliği sağlanmalı ve gerektiği yerde kadınlar
Pozitif ayrıcalıktan yararlanmalıdır. Pozitif ayrımcılığın gerçek anlamda bir ayrıcalığa tekabül etmediği anlaşılmalı. Siyasi partilerde eşit temsil ilkesi benimsenmeli, cinsiyet kotaları uygulanmalı, var olan eşitsizlikler kaldırılmalıdır. Siyasetteki cinsiyetçi dille mücadele edilmeli, erkek üstünlükçü siyasi kültür dönüştürülmelidir.
- Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin sizce temel nedenleri nelerdir? Günlük yaşamda bu eşitsizliği en çok hangi alanlarda hissediyorsunuz?
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, tarihsel olarak kurulan iktidar ilişkilerinden kaynaklanır. Erkek; kamusal alan, otorite, iktidar ve üretimle ilişkilendirilirken kadın; aile, ev içi emek ve çocuk bakımı ile ilişkilendirilir. Bu anlamda erkek hiyerarşinin tepesinde, kadın ise ikincil konumdadır. Yani patriarkal düzen kadını ev ile ilişkilendirirken;
Erkeği kamusal alanla, dışarıyla ve aslında hayatın kendisiyle ilişkilendirir. Siyaset, din, hukuk, medya, aile, eğitim sistemi ve iş yaşamı cinsiyet temelli rol ve beklentileri üretir. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, sınıflı toplumun doğal bir sonucudur; üretim biçimleriyle doğrudan ilişkilidir. Cinsiyet eşitsizliği hayatın her alına nüfus etmiştir. Okulda, sokakta, ailede, iş yerinde, kullandığımız dilde bu eşitsizliğin
Nüvelerine rastlarız. Hayatın her alanına erkek kültürü hakimdir, bu kültür ilga edilmeden toplumsal
Cinsiyet eşitsizliğini aşmak namümkündür.
- Toplumsal cinsiyet ayrımının edebiyat alanına yansıması sizce nasıl görülüyor?
Kültürel üretim de toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden bağımsız değil maalesef. Siyasetin dışında bırakılan kadın; sanatın, edebiyatın, bilimin, eğitimin yani aslında toplumsal üst yapıyı oluşturan her bir unsurun dışında bırakılmaya çalışılmıştır.
Bu anlamda bazı feminist kuramcılar Marx’ın
Üst yapı kurumlarının cinsiyet temelli iktidar
İlişkilerini de yeniden ürettiğini söylemiştir. Yani kapitalist üretim ilişkileri ve Patriarka kadını hayattan adeta men eden bir işlev görür. Sanat ve kültür alanında erkekler kanon oluştururken, kadınlar ve onların entelektüel potansiyeli uzun yıllar yok sayılmıştır. Bu nedenle edebiyatta kadın deneyimi uzun yıllar görünmez kılınmış ya da erkek bakış açısıyla kaleme alınmıştır.
- Dünya ve Türkiye edebiyatında sizi etkileyen veya sevdiğiniz kadın şair ve romancılar kimlerdir?
Bejan Matur(keşke onun gibi bir tane şiir yazabilsem) Perihan Mağden, Percy Shelley, Füruğ Ferruhzad, Didem Madak, Anne Sexton, Sylvia Plath,
Virginia Woolf, Maya Angelou, Birhan Keskin….
Ömrüm nihayete erdiğinde onlar gibi bir şair olmuş olmayı diliyorum….
çengel sanat



