çarkların döngüsünde / ‘bangkok’un iyi kadını’ film okuması- nevin ulusoy

ÇARKLARIN DÖNGÜSÜNDE – “BANGKOK’UN İYİ KADINI”
Sinemanın büyülü perdesine ilerlerken adını hiç duymadığınız bir yönetmenin bir film seçkisinde, belki de Filmekimi’nde yer alan bir kurgu belgeselinin çağrısına uyarsınız, konu bilindik, bir o kadar da ilginçtir, o filmin bir daha aklınızdan çıkmayacağını, üzerine ilk defa bir makale yazacağınızı hissetmeden. Doksanlar, Beyoğlu sinemalarının en güzel olmasa da hala buram buram coşku tüttüğü zamanlar, üniversitede iki vize arası bile desteğiyle ak sevinçler. Yazdığınız makale kayıptır, bir daha yazılma talebine daha fazla karşı koyamazsınız, aradan yirmi küsur yıl geçmiştir üstelik. Bir daha o hüzne dayanmak ne kadar zor olsa da ve ne tuhaftır filmin neredeyse her karesi gözünüzün önünde olduğu halde. Sistemin dişlileri çırılçıplak, yüreğin keskin çığlığı, yalnızca iç parçalayan bir yankı, çarklar, yaşamlar, çarkların döngüsünde herkes, ne anlamsız gözleri kapatmak, gözler görüyor göz kapakları örtülü olsa da.
“Bangkok’un İyi Kadını” Avustralyalı yönetmen Dennis O’Rourke’un 1991 yqpımı belgeseli. Bangkok, bir başkent, komşularının aksine hiç sömürge olmamış bir ülkenin, Tayland’ın başkenti. Burası devletin en büyük döviz kaynağı olduğu için fuhuşu desteklediği, babaların onüç yaşındaki, hatta filmde de gördüğümüz gibi daha küçük kızlarını, sadece kızlarını değil, artık oğullarını da sattığı ülkenin başkenti. Yönetmenin deyişiyle “egzotik seks ve acısız aşk fantezileri olan Batılı erkeklerin mekkesi”, Bangkok. Yönetmen kırklı yaşlarında, henüz yeni boşanmış ve “acısız aşk” diyarının analizini yapmak, Taylandlı bir fahişeyle tanışıp onun hakkında bir film çekmek istiyor. Tanışıyor da. Bizi de tanıştırıyor, kız kardeş oluyoruz, bir kadın olarak hiç de uzak değil hisler, bir adım ötesi mesafe mi, çünkü yaşamın bilinmezliği, yakınlığı kadar derin acılı ve ben filmi ilk izlediğimde aramızda yalnızca bir iki yaş, şimdisini bilemediğim, tahmin etmekse öylesine yıkıcı.
Aoi. Şeker kamışı ya da şeker. Gerçek adı değil elbette. 25 yaşında bir kadın. “Bu filmi izleyin ve asla bu kadını unutmayacaksınız.” diye yazmış San Francisco Chronicle. Gözlerimi kapatıp düşünüyorum bunu okuyunca, evet, unutmak imkansız, otuz yıl geçse de, daha da unutamayacağım, belli. İçime bakıyor sanki o gözler, “beni yaz, anlat” diyor sanki. Aoi. Daha iki aylık hamileyken boşanmışlar eşiyle, severek evlenmişler oysa. “Kocam benimle dalga geçerdi. İstediğiyle evlenebileceğini, benimleyse kimsenin evlenmeyeceğini söylerdi.” diyor. Boşandıktan kısa bir süre sonra yeniden evlenmiş eşi gerçekten. Aoi. Bir gözü görmüyor, biraz koyu renkli gözlükler takıyor genellikle, gözünün görmediğini, bir çocuğunun olduğunu asla söylemiyormuş, söyleyemezmiş, çok genç bir kız olduğunu zannetmeliymiş “müşteriler.” Aoi. İçten, tertemiz, utangaç. Uyandığında günün ışıkları ve gözlerinin önündeki kamerayla ürkek bakışları. “Sevilmeye çok ihtiyacım vardı, artık yok. Sadece paraya ihtiyacım var.” Ağlıyor Aoi. “Sevgi nedir?” Nedir??? Aoi’nun gözyaşları.
Kameranın kılavuzluğunda dolaşıyoruz. Batılılarla dolu sokaklar. Gündüz, gece. Gece ışıklar, barlar. Bir bardan içeri giriyoruz. Çırılçıplak direk dansı yapan kızlar, öylesine acemice, fonda Madam Lucilla aryası. Sanki köyden biraz önce tarlada çalışan kızları getirip, soyup zorla sahneye çıkarmışlar. Taksilerle otellere götürülen kızlar, aynı arya. Gündüz, dışarda yemek yiyorlar, artık bizim de bildiğimiz Asya tatları. Bir Hollandalı, kucağına zorla oturtmaya çalıştığı bir kız, kameradan ürküyor. Adamın gözleri ışıl ışıl, kızların güzelliğinden büyülenmiş, öyle diyor, hem fiyat, nasıl ucuz. Kamera laboratuvardaki bir mikroskop gibi mekanları ve yüzleri inceliyor derin bir araştırma ciddiyetiyle. Gece, her mekanda benzer sahneler, sarhoş yaşlılar, gençler. Sahnede çıplak, zorla gülümsemeye çalışan ama dudakları ancak tiksintiyle kıvrılabilen, gözleri acı dolu bir kızın zorla dudaklarını aralayıp öpmeye çalışan yaşlı bir adam. Başka bir barda iki yarı çıplak kızın arasında ağzında purosuyla neredeyse seksenlik bir adam, kızlardan birini öpüyor, sonra diğerine yöneliyor. Cinsel organlarına sıkıştırdıkları kalemle yazılar yazıyor kızlar bir barda. Bir grup iyice kafayı bulmuş İngiliz genç buraya gelerek hayır yaptıklarını, bu kızların kardeşlerinin eğitim görebilmeleri için çalıştıklarını söylüyorlar. Başka bir İngiliz çok az paraya yedi kadınla olduğunu heyecanla anlatıyor. Karısına harcadığı paraları düşününce, bazı akşamlar da karısı başının ağrıdığını söylermiş. Ha birisiyle akşam yemeğe çıkıp birlikte olmuşsun ha burada olmuşsun, aynı şeymiş. Konuştuğu Batılı erkekler hiç ciddiye almıyorlar yönetmeni, bir rüya alemindeler sanki, paslı, sası bir rüya alemi.
Kulisteki kızları odağına alıyor kamera, hazırlık yapan kızları. Bir tanesi hemen kameranın önünde, erotik yüz ifadeleri takınıyor önce, ifadesi donuklaşıyor sonra, gözlerde anlaşılmaz bir durumun idraki, bilinmezin ürküntüsü. Sahneler, kızların gözlerinde hep acı, hüzün, nefret. Gülüşler varsa bile sadece ağızlarda. Aoi ağlıyor, sevginin ne olduğunu soruyor. Nefret, erkeklerden nefret ettiğini, erkeklerin yalnızca yalan söylediklerini, sanki sadece kandırmak için yaşadıklarını söylüyor. Köylerine gidiyoruz, teyzesi uzun uzun konuşuyor yönetmenle, ağzında sürekli bir şeyler, pek güvenmeden bakıyor aslında kameraya, bütün bunlar pek garip geliyor kadına besbelli, yabancı, onlara göre çok zengin birinin soruları, köyü, tarlaları, tarlalarda çalışanları filme alması. Aoi okula çok az gidebilmiş, küçük kardeşleri, çalışmayı değil, gezmeyi eğlenmeyi, kumar oynamayı seven bir babası olduğundan. Dayanılmaz bir yoksulluk, pirinç tarlaları yokmuş. Tarlalarda çalışmış, hizmetçilik yapmış, evlenip geri dönünce de aynı şeyler. Para kazanmakmış önemli olan artık, Bangkok tek yol görünmüş. Para olsun da ne olursa olsun. Babasının borçları çünkü. Annesi ve oğluyla görüyoruz Aoi’yu, gülüyorlar neşeyle. Çocuklar, her yer çocuk dolu, sularla oynuyorlar, toprak yollarda koşup duruyorlar cılız bacaklarıyla. Marguerite Duras’ın “Pasifik’e Karşı Bir Bent” romanında anlattığı çocuklar, bataklıklarda, ağaçlarda çocuklar, doğdukları hızla ölen, hemen gömülüp yattıkları toprak dümdüz edilen çocuklar, pirinci, balığı bile bulamayan çocuklar, hep aç, hep çıplak çocuklar. Okul çocuklarına odaklanıyor kamera, barda çıplak dans eden kızların birkaç yıl önceki halleri sanki. Küçük bir kızı alıp götürüyor birileri, asansörle yukarı çıkıyoruz birlikte, kız dönüp bakıyor çocuk ürkekliğiyle, asansörün kapıları kapanıyor. Çarkların sesi duyulan, yıkıcı ve çaresizlik yankılı.
Kendisi için bir şey istemediğini söylüyor Aoi. Kurtuluş? “Asiye Nasıl Kurtulur?”, ünlü Türkan Şoray’lı, daha sonra Müjde Ar’lı film. Annesinin yolundan gitmemek için ne kadar dirense de içine alır çarklar Asiye’yi, sefalet ve açlık. Asiye, ancak çalıştığı evin sahibi olarak kurtulabilir, Isabel Allende’nin unutulmaz romanı “Ruhlar Evi”nde onüç yaşında fahişeliğe başlayan, yıllar sonra bütün ülkede en önemli karakter olan Transito Soto gibi. “Yatık Emine” gibi açlıktan ölmek de bir çare olabilir, Ömer Kavur’un filmi, Refik Halit Karay’ın öyküsünden uyarlama. Ocean Vuong’un gönle kazınan “Yeryüzünde Bir An İçin Muhteşemiz” kitabındaki Vietnamlı büyükanne, kendisinden çok büyük kocasından karnında bebeğiyle kaçan büyükanne, kendi adını kendi veren, kendine “Çiçek” diyen, annesinin kapıdan içeri almadığı, çünkü kocasını bırakan kız eve alınmaz, “bir fahişe olmayı istemedim” diye ağlayan, aklı gidip gelen, kızını doyurabilmiş olduğu için sevinen büyükanne kurtulmuş mudur? “Tek kullanımlık bir yaşamda ikinci şans yoktur.” diyor Vuong. “Sen gökyüzüsün, ben kara parçası”, Aoi, kameranın önünde yine. Pirinç tarlası olsa… Dokuz ay birlikte olmuşlardır, ama sevgi Aoi için? Ocean Vuong’un bahsettiği , öncesinde boğulurken insanı suya dönüştüren sevgi?
Aoi’yu kıskıvrak döngüsüne alan çarklar Afrika’da düşüp ölene dek elmas madenlerinde çalışanları, “Ben, Daniel Blake” filminde emeklilik hakkını ararken can veren Blake’i, “Babamı Kim Öldürdü” kitabında üzerine düşen ağırlıkla sakat kalan, o haliyle çalışmak zorunda kalan babayı, Vuong’un romanında bütün ülkesini yakıp yıkıp kendi bağrına çeken ülkede güzellik salonunda ölesiye çalışmak zorunda bırakılan anneyi, William Blake’in “Baca Temizleyicisi” şiirindeki zenginlerin karanlık, daracık şömine bacalarını temizleyen çok küçük çocukları, “Kapital”de ayrıntısıyla anlatılan, masrafları azaltmak için saatlerce çalıştırılan çocukları da alan çarklar. Çarkları çevirdiğini düşünenlere de paslı rüyalar sunuyor döngü, siyah akan damarlar, kaybediş bataklığı, çünkü çarkların yapış yapış çamuru.
nevin ulusoy



