
YERALTINDAKİ GALERİ
“Good Morning”
“Good Morning sir, what can I get you today?”
“Coffee, black please”
Eliyle kahvesine uzanırken Can çalan cep telefonu ve sırt çantasını vücuduyla dengelemeye çalışıyor, tren istasyonun ortasında jilet gibi takımıyla garip şekillere giriyordu.
Telefonunu kulağına dayarken zar zor çenesiyle gelen aramayı kabul etti. Telefonu kafasıyla omzunun arasına sıkıştırdı ve konuşmaya çalıştı.
Öte yandan bir cambaz edasıyla kahvesine uzanırken bir taraftan da cebinde hazırlamış olduğu kredi kartını çıkarmaya çalışıyordu. Sabahları multitasking bu kadar erken başlamasam ne güzel olurdu diye iç geçirdi.
“Hello who is this?” bakmadan açtığı telefon numarasının ülke koduna dikkat edememişti.
“Abi ben Su, ne hellosu Allah aşkına”
“What? Haaa Su, tamama ya afyonum patlamadı daha. Şu kahvemi alayım da”
Karşısındaki satıcıyla göz göze geldi “How much?”
“That will be two pounds sir”
Kartını adama uzatırken konuşmasına devam etti. Kioskun etrafı kalabalık olmaya başlamıştı.Tek eliyle kahvesini kafa hizasının üstüne kaldırarak, kimseye değmeden Can müşteriler arasından geri geri çıktı.
“Hayırdır ya sabah sabah. Trene binmek üzereyim bekleyemez miydi?” dedi Can.
“Bizim burada saat on abi şu avukata gidince hemen haber ver demiştin ya.”dedi Su telefonun öbür ucundan.
Arkadan kalkacak olan tren anons edildi.
“Tamam akşama konuşalım ararım seni saat dokuzda olur mu?”
“Türkiye saati mi?”
“Dünya senin etrafından dönmüyor Su, greenwich zamanına göre dokuz.”
“Ay tamam peki hadi görüşürüz.”
Tren kalabalık olsa da bir yer buldu ve oturdu. Can telefonundan hızlıca haberlere baktı. Arkadaş gruplarından gelen bir kaç komikli şakalı mesajı okudu. İşe giderken bu mesajlar bile onu çok güldüremiyordu.
Akşam olduğunda Londra banliyösündeki evine yorgun argın giriş yaptı. Elinde yakındaki marketten alınmış birkaç meyve ve akşam yemeği için birkaç parça birşey vardı. Ev arkadaşlarından Keith mutfak masasında oturmuş bir şeyler dinliyordu ve onu eliyle selamdı. Mutfakta makarna tarzı bir şeyler bir tencerede fokurduyordu. Keith herhalde yine diğer ev arkadaşları Samantha ile yemek için sözleşmiş, bu kaynayan yemeğe göz kulak oluyordu.
Can odasına çıktı. Büyük bir penceresi olmasına rağmen tüm gün dışarıda olduğu için odayı aydınlık gördüğü zaman sınırlıydı. Dünyanın finans merkezinde o zaman için iyi bulduğu bir maaş için pozisyonu kabul ettiğinde geçici olarak düşündüğü yaşam tarzı artık kalıcı hale gelmişti. Yaklaşık on yılını doldurduğu bu kentte hiç de öyle yakın zamanda kendi küçük tatlı evini satın alacak gibi durmuyordu.
Yine de Londra’yı seviyordu. Uzun raporlar okumak zorunda olmadığı akşamlarda bir kaç kez bu kozmopolit şehrim tadını çıkarmıştı. Bugün şehrin nimetlerinden yararlanıp yakınlardan her salı yaptığı gibi bir çin yemeği söyledi. Bilgisayarının karşısında biraz dizi izleyip internette takılıyordu ki telefonu çaldı.
İzlediği şeyin ortasından ağzıyla noodleları hüpletirken istemeye istemeye serçe parmağıyla telefonu açtı ve sesi hoparlöre verdi. Gözlerini ekrandan ayırmamıştı.
“Alo naber?”
“İyilik greenwich demeyi, atıp tutmayı biliyorsun ama bir söz verip tutmayı pek beceremiyorsun”
“Ya sister araya işler girdi işte. Anla biraz.”
“Sen meşgulsün de biz meşgul değil miyiz? Yarın saat altıda setim var senin aramanı bekliyorum gecenin onbirinde.”
“Tamam işte ya bir saat geç kalmışız nolacak. Daha yeni yemek yiyebiliyorum.”
“Neyse ne” Su’nun abisinin birinci dünya ülkesi bahanelerine karnı toktu. Ona kalsa bir tek ingiltere’de çok çalışan zavallı beyaz yaka yemek yiyecek zaman bulamıyordu.
“Dinle bakalım bugün biliyorsun definin üzerinden alt ay geçti.Yavaş yavaş Ragıp abi dokümanları bulmaya başladı.” Aile dostları Ragıp abi annelerinin bakım evinde vefatından sonra devir işlemlerini onlar için takip etmişti. Çok bir paraları olduğundan değil ama yıllar içerisinden babalarının topladığı sanat eserlerinin devri sabır taşı çatlatan cinstendi. Bir sürü sanat eserleri orjinal olmasına rağmen orjinallik belgeleri ile tastiklenmeleri eksikti ve orjinaliklerinin araştırılması gerekiyordu. İki kardeş Balat’ta babadan kalma dükkanı kapatıp borçları bu mezatta satılacak eserlerle karşılamak üzere anlaşmışlardı.
“İyi bakalım, ama bize en az bir sekiz on ay sürer yazışmalar demişti. Bitti mi ki süreç.”
“Yok daha bitmedi. Ama ilginç bir şey bulduk.”
“Ooo batan gemiden mallar mı sister. Nedir?” Can dalga geçerek güldü. O dükkanı karış karış bilirdi. İçindeki koleksiyonu da bilirdi. Orjinal olmasına orjinaldi ama içlerinde para edecek çok bir şey de yoktu.
“Balatta başka bir depo desem peki.” dedi Su hınzır hınzır.
“Nasıl yani?”
“Ragıp abi şöyle bir bakmış bizim gelir gider tablosuna. Tek seferlik ödenen, otomatik ödenen, babamın alacağı olan herşeye bakmış. Ufak bir hesapta hala ödenen küçük bir elektrik faturası varmış.Tabi adresi ilk önce Balat’ta olunca o da bizim dükkandır diye düşünmüş.”
“Eee başka bir yermiymiş? Yok ya öyle şey olmaz.”
“Dinlen, dinle. Sonrasında tabi babamın dükkanında da bir elektrik faturası ortaya çıkınca bunda jeton düşmüş. Araştırmış iki farklı yer. Diğerini tapudan sordurtmuş.
“Eeee?” Artık kardeşiyle konuşurken ekrana bakmaz olmuştu.
“Tapuda Balat’ta bir tane iki yüz metrekarelik bir arsamız daha var. Ragıp abi gidip bir bakmış dışardan ama virane bir yermiş. Etrafı bu eski binalarda oluyor ya hani bir parça düşmesin etmesin diye çekilir öyle bir paravanla kaplıymış.Aralıklardan gördüğü kadarıyla içi boşmuş.”
“Aman boş olsun iyi napalım. Bir de oradaki ıvır zıvırı elden çıkarmak için uğraşmayalım.” bir an için Can durdu ve hayal etti.
“Vay be arsa para eder mi ki acaba?”
“Balat diyoruz abi, burası kaynıyor bu ara. Kafeler, restoranlar, restore edilen binalar bir şeyler eder yani. Bizim ana dükkan bile içindekileriden çok daha fazla para ediyor.”
Can yatağına biraz uzanmaya karar verdi. Elindeki telefonu başının yanına koydu.
“İyi bakalım git bak da ne kadar para ediyor öğrenelim çabuk.” Can kafasında çoktan satışı yapmış, Londra dışında küçük artı bir dairelerin depozitosu verebilsem ne tatlı olur diye düşünmeye başlamıştı bile. Babası annesinden çok bir şey kalmadığını düşünse de işin rengi şu telefon ile değişmişti.
“Öyle olmuyor işte canım kardeşim” dedi Su sitemkar. “Ragıp abi dedi ki senin verdiğin vekalet anca mevcuttaki mal varlıkları için geçerliymiş. Bu şimdi aniden ortaya çıkınca ve tapusu bizde olmayınca itilaflı duruma düşüyormuş.Yeni imzalar atılmalı ve dava açılmalıymış. Zor birşey değil ama buraya gelmen lazım.”
” Uğraştırma beni Su, at imzayı benim için. İşlerim var şurada biliyorsun.”
“Hayır Abi. Atla gel bir haftasonu yapalım işte.”
“Uff bir haftasonu tatilim var Su. Ha deyince gelemiyorum ki. Uçak falan hep para.”
“Yeter abi. Ben de burada kaç aydır bu işleri takip ediyorum. Benim de çekimlerim var yakında. Hayat sen Londra’ya gidince benim için durmuyor. Biz de burada biblo gibi takılmıyoruz, işlerimiz güçlerimiz var senin gibi. Tek başıma nasıl halledeyim her şeyi? Hem zaten iş allengilli, imza taklidi falan oradan da patlamayalım. Gel bir iki gün temiz temiz halledelim şu işi.
“Bakalım, ayarlamaya çalışacağım o zaman.”
“Sen bilirsin ama yazın beni de şu dizi sezonu açıldıktan sonra bulamazsın ona göre. Sen bu sefer peşimde koşarsın.”
Can şimdi İstanbul’a bu iş için dönmeyi çok gereksiz buluyordu. Ama kardeşi Su’nun ne kadar inatçı olabileceğini ve işi yokuşa sürebileceğini bilecek kadar da iyi tanıyordu. Zaten annelerinin ölümüden sonra kardeşinin sinirleri bozulmuş ve sabrı bir hayli azalmıştı.Öte yandan bir şey çıkarsa da hemen malı elden çıkarmak yararına olurdu. Şu aklındaki daireler çok beklemezdi, baz ödemeyi yatırmak istiyorsa acele etmeliydi.
Bu yüzden kendini öteki haftasonu çok erken kalkan ucuz bir uçuşla İstanbul’a uçarken buldu.Uçaktaki adi karışım kahve onun uyanmasına yardımcı olamamıştı. Bagajlarını alıp dışarıda bir taksi çevirdiğinde hala uyuyor gibiydi.
Kadıköy’de yağmurlu bir sabah kardeşinin küçük apartmanının zilini çaldı. Otomatik kapı açıldığında küçük bagajını içeri sürükleyerek bu eski apartmanda niye asansör yok diye yine şikayet etti. Altıncı kata dura kalka çıkarken üstten kapının açıldığını duydu.
“Can hadi gel. Ocakta yemek var ona bakmam lazım, kapıyı aralık bırakıyorum.”dedi Su iki kat yukarıdan. Aralık kapıdan içeri kabin boy çantasıyla geçti ve dar koridordan eski loş mutfağa yöneldi.
“Hoşgeldin, yolculuk nasıldı?” Su elindeki spatulayla ocakta menemen yapıyordu. Can duvara yerleştirilmiş bir mutfak eşyasını eski evlerinden tanıdı. Annesinin mutfağından özene bezene yerleştirdiği şeylerlerdi. İnsanlar ölüyor ama eşyaları hayatlarına devam ediyordu.
“Ehh işte akşam uyumadım diyebilirim. Uçağım saat üçte idi. Kahven var mı?”
“Şurada filtre kağıtlar var, filtre kahve paketi de bak şurada. Ben de bir bardak içerim.”
Can elindeki paketten filtre kahve haznesini doldururken “Tipik türk misafirperverliğini acayip hissetim şu anda.” dedi.
” Bu kadar Türkish experience yaşamak istiyorsan Sultanahmet’ten bir otel ayarlasaydın bence kendine abi.”
Terslenmek yine de Can’ın hoşuna gitti evde gibi hissettirdi. Şu anda başka insanların oturduğu bir evde yıllar öncesinden gelen bir anı onu titretti. Yorgunluğu üstüne çökmeye başlamıştı.
Su bu sessizliğini kötüye yormuş olacak ki dediğinden geri adım atmadan bir güzellik sundu..
“Yorgunsan istersen bir duş al, temiz havlu koyarım banyo çıkışına.”
“Yok yok, sadece biraz uyusam fena olmaz.”
“Kahveyi içtikten sonra zor olmayacak mı?”
“O kahve sadece yaşamsal fonksiyonlarımı devam ettirebilmek için. Uykuyla ilgisi kalmayalı yıllar oldu.”
“Tamam benim zaten şimdi çıkmam lazım. Set var. Akşama da şu işleri konuşuruz. Ragıp abi de biraz olayda ilerlemiş. Anlatırım.”
Can küçük salondaki kanepeye kıvrılıp üstüne bir battaniye aldığında dış kapının kapanma sesini duydu. Huzur içinde sızıp kaldı.
Akşam pişen yemeğin kokusuna uyandı. Köfte ve pilav kokusu burnuna kadar gelmişti.
“Saat kaç oldu Su?” dedi Can mahmur gözlerle.
“Greenwich’e göre mi, bize göre mi?” diye sırıttı Su. Can kardeşinden hayır gelmeyeceğini anlayarak telefonunu aramaya koyuldu. Ekran saat sekizi gösteriyordu.
“Oha ya baya uyumuşum.”
“Evet ben işe gidip geldim hala uyuyordun. Ne uçuşmuş arkadaş.” Su eline bir bardak su tutuşturdu.
Can suyu yudumlarken kıyafetleriyle yattığını fark etti. Onları biraz düzeltip mutfak kısmına geçti.
“Ya sahi duty freeden bir şey getiremedim bu sefer. Uçuş erken olunca Heathrow’da acayip koşturdum.”
“Amaaan boşver. Burada bir sürü şeyi zaten buluyorum.Ucuz içkiye hayır demezdim ama napalım.”
İki kardeş iştahla köfte ve pilavlarını yediler. İkisi de kurtlar gibi açtı. Ancak ikinci tabaktan sonra konuşmaya başladılar.
“Şimdi yani Balatta bir mülkümüz daha mı var diyorsun?”
“Aynen öyle. Ragıp abiyle tekrar tapuya gittik. Sağolsun bizim için bir mülk değerlendirme sürecini başlattı. Yarın hızlıca uğrayıp ilk imzaları atıcaz. Devir işlemleri bir iki ayı bulabilirmiş ama yanımızda belediyeden biriyle ikimiz imza attığımız sürece mülke girip bakma hakkımız varmış. Bu arada Ragıp abiye de bir iki bir şey atmamız lazım. Adam babamın eski arkadaşı ama o kadar iş yapıyor bir bedeli olmalı.”
“Hallederiz. Ragıp abi yabancı değil. Belki bir eski bir koleksiyon parçası falan hediye edebiliriz. Para verirsek yaşlı adam, alınabilir.”
“Yok, yok aynen ben de koleksiyondan icabından bir şey çıkarır veririz diye düşünmüştüm. Öteki türlü gerçekten ayıp olur. Otuzumu geçtim hala bana “yaramaz kız” diye hitap ediyor.”
“E dört yaşında adamın elini kanayıncaya kadar ısırırsan olacağı o. Neyseki adam seni dava etmedi. Sürüm sürüm sürünürdün yetimhanelerde.” diye güldü Can.
“Haha sen de çamurla yüzünü yıkıyormuşsun o yaşlarda aynştayn. Ben en azından vahşiymişim senin o zaman tamamen tımarhaneye kapatılman gerekirdi. “dedi Su.
Can güldü.
“Tamam bırak zevzekliği nerde bu yer göster bakayım googlearthde. Ederi ne acaba sordun mu?”
“Daha değil malın durumuna, binanın kullanılabilir alanına falan çok bağlıymış bu işler. Gidip görücez yarın işte.”
“İyi tamam çay koy da içelim.”
“Abi ya…..resmen buraya gelince Türkleşiyorsun sadece. Millete boncuk dağıt bize gelince zaten…”
“Çay koy da içelim …please o zaman” diye sırıttı Can.
Sabah ayazından hemen sonra güneş Balat’ın dar sokaklarına yeni dalıyordu. Yağmur dün kesilmiş ama etraftaki ıslak ve nem hala gitmemişti. Ragıp abi, Su ve Can’ı arabasıyla almış yeni tünelden geçerek biraz da erken mahalleye gelmişlerdi. Eski depoları daha işlek olan güney kısmında kalıyordu. Bu bölge gecekondu, harabe ve yepyeni restore edilmiş evlerin birbirleriyle ölümüne rekabet ettikleri bir alan gibiydi.
“Şuranın tam kenarında olacak. Ama biraz bekleyelim, belediyedeki memur da gelsin. Bu kafenin önünde buluşuruz diye sözleştik.”dedi Ragıp abi.
Arada bir Can ile konuşuyor eski zamanlardan bahsediyordu. Klasik olarak rahmetli babana ne kadar benziyorsunla başlayıp muhabbet bir sürü kişisel soruyla devam ediyordu. Mahallenin giyimine hiç de uymayan şık takımlı bir beyefendi köşeyi döndüğünde Can da bu bunaltıcı sorulardan kurtulduğunu biliyordu.
Beyefendi küçük gruba yaklaşıp kendisini tanıttı.Yakındaki kafeye oturup birer çay söylediler. Memur Orhan Bey kalın çantasından çıkardığı evrakları Can, Su ve Ragıp’ın önündeki masaya serdi.
“Bildiğiniz gibi bu mülk ilk aşamada merhumların mirasında yok. Fakat böyle durumlar ile karşılaşıyoruz. Özel olarak başka birisine tahsis edilmediği için tapu size miras yoluyla geçiyor. Sanırım Mirasın sahipleri siz Su hanımefendi ve Can beylersiniz. Öncelikle bir kimlik ibraz etmenizi rica edeceğim.”
Su ve Can’ın kimlikleri doğrulanırken Ragıp Bey konuya girdi.
“Bildiğiniz gibi mülk harabe durumunda, bununla ilgili başvurumuzu görmüştünüz.”
“Evet kanunlar miras sahiplerine miras işlemleri devam ederken bu tip yıkılma tehlikesi olan mülklerde güvenliğinin sağlanması açısından giriş çıkış izni veriyor. Bunun için yalnız şu belgelere imzalarınızı rica edeceğim. Biliyorsunuz bu tip eski binalarda haşere ve asbest durumları da çokça gördüğümüz olaylar.
“Sanırım sizde bize eşlik edeceksiniz değil mi?”
“Belli bir noktaya kadar evet. İsterseniz mülkün durumunu kayıt altına almakla yükümlüyüm. Genelde mimari izinler dışında ekler yapılmışsa veya yangın gibi beklenmeyen bir zarar ile karşılaşılırsa başımıza geliyor. Sizinkinin herhalde böyle bır sıkıntısı olmaz.”
Çaylar içildikten sonra Orhan Bey Ragıp abiye döndü.
“Koruyucu ekipmanlarınız var değil mi?”
“Evet şantiye tipi kasklar, eldivenler ve gözlükler.”
“Belki bir tane de zincir kesiciye ihtiyacımız olabilir.”
“Mahalleden birini ayarladım, mekanda bizimle buluşacak. Durun ariyim.” Hesabı ödeyip kalktılar. Hava yine bulutlanmaya ve kapanmaya başlamıştı. Dışarı çıktıklarından hafif çiseliyordu.
Kısa ve hızlı adımlarla arabaya kadar yürüdüler ve bagajdan korunma ekipmanlarını aldılar. Hepsi gıcır gıcırdı. Yokuş yukarıya doğru tek sıra yürümeye başladılar. Arnavut taşlarıyla bezenmiş eski bir yolda yürüyorlardı. Bu arabanızla girebileceğiniz ama girmek istemeyeceğiniz darlıkta iki tarafında eski evlerin olduğu bir sokaktı. Köşeyi döndüklerinde karşılarından alüminyum paravanla kapatılmış bir yapı duruyordu.
“İşte burası, Ahmet efendi caddesi ada 121 parsel 72. Dörtyüzon metrekare bürütü var.”
“Baya ince uzun olmalı ,arkaya bir kısım uzanıyor herhalde.”
“Evet evet ince ve uzun bir parsel gördüğünüz gibi” elinde poşet içerisine geçirilmiş tapu fotokopisini Can’a gösterdi.
Ragıp uzaktan eline malzemeleriyle gelen birine el etti. Adam yaklaştığında baya büyük bir keski ve birkaç el aletini yanında taşıdığını fark ettiler.
“Mustafa bizim buranın demir işlerini yapıyor. Kapıyı birlikte açacağız inşallah”
“İnşallah Ragıp abi” dedi otuzlarındaki adam. İri yarı pazuları tulumun içinde belli oluyordu. Hemen işe koyuldu. Keskiyi alıp zincirlenmiş paravanların olduğu yere çömeldi ve zincirler uğraşmaya başladı.
Keskiyle birşeyler yapıyor olsa da pek ilerleme kaydedemedi.
“Olmuyorsa Mustafa şunları sökelim boşver. Uğraşma zincir kısmıyla”
“Valla öyle Ragıp abi, sanırım öyle yapıcaz. Zorladı bizi perili köşk.”
“Perili mi? Köşk perili mi?” diye sordu Su.
“Küçükken öyle derdik abla. Kimse gelmez, kimse yaşamaz millet ağzında perilidir cinlidir diye bir şeyler uydurmuş. Biliyorsun küçükken haylaz oluyor çocuklar. Herhalde korksunlar da girmesinler diye.”
“Herhalde öyledir.”
“Vay be Perili köşkün sahipleri sizlersiniz ha. Güney Amerika’dan mı geldiniz abla?” neşeli neşeli sordu Mustafa.
“Ne alaka? Yok yahu Kadıköy’den geldik”
Mustafa bir taraftan paravanın mıhlarını sökerken bir taraftan da gülüyordu.
“Vay be o da mı yalanmış.Ya ne bileyim birileri gelip sorardı burası satılık mı diye bizimkilerde derlerdi oranın sahipleri güney amerikaya yerleşmiş, unutmuş buraları. Mübadelede yerleşmişler denirdi. Demek kahvedeki büyüklerimizin hayatları yalanmış.”
“Biraz öyleymiş evet. Ben gerçi Londra’da oturuyorum ama ailem hep İstanbul’luydu. Burayla ilgili vefatlarından sonra haberimiz oldu.”
“Başınız sağolsun abi. Allah taksiratlarını affetsin” Mustafa ölüm sözüyle birlikte ciddileşti. Son mıhı da koparıp aldığında artık ellerinde zincirlenmiş ama sökülmüş bir kapı vardı.
“Sağol sağol. Napalım hayat.”dedi Can.
“Dimi? Gel şurayı yaptır da komşu olalım ağbi o zaman Londra’lara da gitmen gerekmez.”
“Yok canım zorunlulukta değil istediğim için gittim. Ekmek nerde biz orda işte.”
“Haklısın abi, buyur geçin şimdi aman kafanıza dikkat edin.”
Ragıp elinde getirdiği yedek bir kaskı Mustafa’ya verdi. Takmak istemese de Ragıp’ın memurun arkasından kendisine yaptığı kaş göz işaretlerinden sonra kafasına geçirdi.
İçerisi acayip küf kokuyordu. Giriş iki basamakla biraz yükselip uzun bir alana çıkıyorlardı. Yerler moloz ve eski bir döşeme kaplıydı. Yüksek tavandan sızan ışıklar bu bulutlu havada hala etrafı tam olarak görmek için yeterli değildi.
Grup içeriye doğru adım attı ve ahşap döşeme esnedi. Çok su aldığı için bozulmuş ve böcekler tarafından yenmişti. Telefonlar cepten çıktı ve kamera ışıkları açıldı.
“Şurda, şurda” dedi Su.
O tarafa baktılar ve eski bir koltuk gördüler.Yıpranmış ve bozulmuştu. Tek omuzu kırılmış ve yere yatmıştı.
“Bir evsiz herhalde burayı biraz kullanmış. “dedi Ragıp.
“Öyle gözüküyor Ragıp Bey. Şurada da biraz duman isi var. Kışın gelip soğukta bir iki gün geçirmişler. Neyseki çok büyük bir zarar görmemiş bina. Allah korusun yangın falan da çıkabilirdi sonuçta.”
“Evet evet, şu yosunlar küfte normal herhalde değil mi Orhan bey, siz anlarsınız.”
“Tabi tabi duvara bir bakayım yalnız.” Duvara yaklaştı ve bir tornavidayla hafifçe deldi.
“Tuğla ya, asbest falan da sorununuz yok gibi gözüküyor.”
“İyi iyi yangın ihtimali olan bir yeri satmak zor olur. Yığma tuğla duvar iyiye işaret. İskeleti sağlam demek ki. Çatıda iş var tabi.”
Herkes yukarı baktı. Çatı bir iki yerden çökmüştü ama ana malzemeler hala sağlam duruyordu. On yıl önce falan bir destek gördüğü belli oluyordu. Herhalde etrafındaki paravan da o zamanlar yapılmıştı.
Ragıp Mustafa’ya dönüp bir şeyler söyledi. O da binanın dışına çıktı.
Orhan Bey cebinden bir elektronik alet çıkardı ve bir duvara lazer tuttu “Burdan 2.8 …sonrası burası 7.7…şimdi de koridor…”. Lazerin ışığını karanlık ortamda herkes rahatlıkla görebiliyordu. Sonunda elindeki tapunun arkasındaki bina planlarlarına telefonunun ışığını tuttu.
“Tamam genişlik 10.5 metre bu tutuyor, çatıda güzel bir 8 metreye kadar çıkıyor.”
“İki kat sığar mı peki?”
“Şu asma katlardan belki ama Balat’ta ikinci kata çıkma izni alamazsınız. Belki açık kat gibi bir şey olur.”
“Ya abi üç gün önce buradan haberin bile yoktu. Bir buçuk kat iyidir, alıp cebimize koyalım.”dedi Su.
Eliyle cebine koyma işareti yaptı ve göz kırptı.
“Tamam ama bilelim yani neye giriyoruz.”
“Öyle tabi. Uzunlukta yalnız hafif bir problem var.”
Elindeki lazeri tam dik tuttu ve ileride en karanlık olan kısma doğrulttu.
“Tam olarak yirmisekiz metre diyor ama aslında otuzbir metre olması lazım. Belki yanlış girilmiştir.”
“Miras devrinde sorun çıkarır mı?”
“Yok canım gelir kaydeder geçeriz. Dışarıdan da ölçmek lazım bazen binalarda çok kalın duvarlarda yada doldurulmuş duvarlar olabiliyor. Sonuçta diğer binaya ihtilaflı duruma düşmüyorsanız o arsa size aittir.”
“Hah şöyle konuş Orhan evladım. Güzel haberler ver.Var mı bizlik bir durum?”
“Hayır yok. Zaten bina yıllar içerisinde belli bir bakım geçirmiş. Yani şu anda tehlikeli bir durum gözükmüyor. Benim de işim burada bitmiş oluyor. İzninizle belediyeye vazifeye dönmem lazım.”
“Tabi tabi müsade sizin. Biz de biraz daha bakar sonra kapatıp gideriz.”
“Şimdiden hayırlı olsun. Bence mülkün yeri gayet değerli. Bina da size çok sorun çıkarmaz gibi duruyor. Yalnız konuştuğumuz gibi şu elektrik aksamını bir kontrol edin.”
“Bakıcaz bakıcaz. Gönderdim Mustafa’yı elektrik aksamını inceliyor. Panoyu bir bulalım da.”
Orhan Beyin gitmesiyle birlikte Mustafa üçünün önünde belirdi.
“Abiler bir yamukluk var. Gelin bir panoya gidelim.” Yüzü şaşkındı.
Biraz sağ ileride küçük bir duvarın arkasında elektrik panoları duruyordu. Pano çok eski bir şey değildi. Mustafa eliyle sigortalara işaret ediyordu.
“Bakın bu bizim kat. Buradan elektrik geçiyor ama tüketim yok.Yani gram ilerlemiyor sayaç.”
“Eee nereye gidiyor ayda yüz liralık elektrik faturası, biri kaçak mı çekiyor.”
“Kaçağı ben de düşündüm ama şuradaki sayaca bakın.”eliyle aşağı kısımda bir saat gösterdi. Su ve Can yukarıdan cep telefonlarının ışığını çömelmiş olan Ragıp ve Mustafa’nın omzunun üstünden panoya tutuyordu.
“Şimdi dedim kendi kendime normalde böyle bir yer için bu kadar fazla sigorta olmaz. Tek sigortada halledersin. Yani tek kat sonuçta. Takip ettim çıkışı. Abi bak bu giriş alt kata gidiyor. Alt katta birşey bunun elektriğini çekiyor.”
“Oğlum alt kat diye birşey yok ki. Zaten zemindeyiz.” dedi Ragıp. Mahmut “evet biliyorum” gibi gözlerini açtı ve kafasını salladı.
Hafifçe kablonun zeminde dalış yaptığı noktaya baktı .Getirdiği küçük bir keser ile zemine biraz vurdu ve kırdı.
“Biraz daha dalıyor kablolar, zemine gidiyor abi.”
Dalış yapan kablo baya kalındı. Yaklaşık üç santim çapındaydı. Kabloyu takip ettikçe alt kısımda çok düzgün farklı bir beton zemin ortaya çıkıyordu. Düzgün beton zemin tahta çürük zeminin altına saklanmıştı.
“Tahta döşemeyi parçala bakalım.”dedi Can.
Mustafa durmadı zaten zayıflamış olan döşemeyi keserle parçalamaya başladı.Sağlam tahta kısımlar parçalandıkça betonun sonunda bir adet demir kapı çıktı. Sağ tarafta bu köhne binada uzay çağındanmış gibi kalan kırmızı bir kol bulunuyordu. Metal kapağın üstünde bir plaket üstünde numaralar yazılmıştı “Bunker 3671”.
“Abi bu ne? Ne gömmüşler buraya ya?”
“Uzay çağından sanki, oha. Bu ne gerçekten. Sırf şu kapağı satsak bizim dükkandaki ıvır zıvır kadar para eder herhalde.”dedi Can.
“Ee napalım? Belediyeci elemanı mı çağırsak tekrar.” dedi Mustafa.
“Belediye ne anlar lan bundan. Aç da bakalım” diye kızdı Can.
“Ya içinden bir şey çıkarsa?”
“Peri mi mesela?”
“Yok abla mesela gaz sızarsa, ne bileyim. Bir şey birikmiştir.” dedi Mustafa hafif utanarak.
“Biriktiyse aşağıda birikmiştir yukarıda mı birikir.”
Su elindeki telefonu kayıt moduna almış, çekime başlamıştı. Bir yandan kapağı çekiyor bir yandan diğer üç adamın yüzündeki anlamsız ifadeyi yakalamaya çalışıyordu.
“Haydi abi aç, çekiyorum.”
“Açmasak mı ya şimdi ben de kıllandım.” Mahmut ve Ragıp abi bir iki adım zaten geri atmışlardı bile.
“Açmayalım da başka biri açsın sonra başka biri videosunu çekip başka birileri bunun içindekileri alsın ve zengin olsun.Öyle değil mi?”
“Firavunun mezarını açanlarda böyle diyordu sonları iyi olmadı ama”dedi Can.
“Abi ne firavunu açma kolu var ya. Hiçbir şey de yazmıyor üstünde. Açmayın, etmeyin yazardı en azından. Hadi, şarjım bitsin istemiyorum.”
Can daha fazla uzatmadı ayağını yere sağlamca dayadı ve elini kırmızı kola götürdü.
“Öyle değil diğer ayağını daya. Kamerada iyi gözükmüyor bak.”
“Hayret bir şey ya… neyse açıyorum bak.”dedi Can ve kola asıldı.
İçeride yıllardır çalışmayan bir pistonun sesini duydular ve kapak açıldı. Dışarıya çıkan hava bayat olsa da kokusunda bir gariplik yoktu. Kapağın sonrasında demir sarmal bir merdivenin basamakları gözüküyordu. Aşağısı zifir karanlıktı.
“Birkaç dakika bekleyelim de havalasın. Hadi herkes dışarı. Mustafa ile ben zaten sigara içecektik.”dedi Ragıp.
Saçağın altından hafif çiseleyen yağmurun altına çıktılar.
“Abi polisi mi çağırsak ya.”diye herkesin aklındakini dile getirdi Mustafa.
“Burası bizimkilere aitmiş içeride biri bir halt ettiyse bizi bulur. Korktuysan anlarım bak.” dedi Can.
“Yok abi güvenlik açısından dedim.Yoksa gireriz tamam.”
Sigaralarını soğuk havada hızlı hızlı ciğerlerine çekip tekrar içeri girdiler.
Merdivenlerden ilk elinde telefon ile inen Can oldu. İçerisi hala kokuyor olsa da insan giderek bayat havaya alışıyordu. Eski merdivenden aşağı dönerek yavaş adımlarla inerken telefonun şarjı ne kadardır diye kontrol etmediği için Can kendini suçladı.
Son adımını basamaktan attığında, güzel temiz beton bir zemine bastığını fark etti. Işığı duvara tuttuğunda eski tip bir elektrik düğmesiyle karşılaştı. Düğmeyi yan tarafa çevirerek tıklamasını hissetti ve içeride zifir karanlıktan florasanlar tıkırdamaya, canlanmaya başladı.
“Gelin, gelin burası acayip.” diye bağırdı Can yukarıya doğru.Teker teker merdivenlerden aşağıya inmeye başladılar.
Florasan ışıkları kendine geldiğinde boş duvarlara yakın spot ışıklarını fark ettiler. Su kendince çekime devam ediyordu.
“Evet şimdi gizemli merdivenin sonunda, Can’ın açtığı lambaların ışıklandırdığı daha geniş bir alana çıktık. Resmen firavunların mezarında gibiyiz”
“Keser misin şu firavun olayını, beni rahatsız ediyor. Zaten olay iyice karmaşık bir hal aldı”.
Anlık olarak durdur tuşuna basan Su konuştu.“Sen başlattın napiyim. Uygun bir metafor gibi gözüktü.”
Yakın bir yerde teker teker spot ışıklarının açma düğmesini buldular. Oda aydınlandıkça gördüklerine daha az inanır hale gelmişlerdi.
Şimdi iyi aydınlanmış odada seksenlerden kalma modern “L” şeklinde bir mobilya duruyordu.Etrafta temiz bir beton zemin hafif krem rengi bir boyayla boyanmıştı. Yan tarafta kaburgalar gibi yukarı çıkan ve balina iskeleti gibi tavanda birleşen bir beton mimarı tepelerinde uzanıyordu. Duvarlar da tam olarak düz inmiyordu, onlar da kaburga formuna uyumlu olarak hafif dışbükeydi. Spotlardan gelen ışık buradaki gözle ilk başta fark edilmeyen pullu yapıdan sekiyor ve hafif bir deniz illüzyonu oluşuyordu.
“Vay be ne şeyler varmış bizim yaşlı harabede. Biz de duvarlarında top sektirelim yıllardır.”
Giderek daralan kaburga yapılar odanın ilerisinde birleşiyor ve bir kapıya dönüşüyordu. Ragıp Abi florasanları yakan panonun yanında oturmuş bir şeyler okuyordu.
“Can ..Can Oğlum gel bak.” eliyle dikkatini çeken şeyden kafasını kaldırmadan Can’a doğru gel işareti yapıyordu.
“Ragıp abi noldu hayırdır?”
“Bak ne yazıyor.”
Panonun yanında demir bir plakada yazılar buranın “SteelDome” grubu tarafından yapılmış bir deprem-savaş sığnağı olduğunu yazıyordu. Sertifika tarihi tam 1979 idi.
“Sizin mülk tam bir soğuk savaş kalıntısıymış gerçekten. Demek ki bu estetik betonun arkasında bir bu kadar da demir var.”
“Bu ne Ragıp amca bizimkilerin ne alakası olur bu işlerle.”
“Bilmiyorum …vallahi de bilmiyorum.”dedi Ragıp.
İleriden Su ve Mustafa küçük kapıdan geçmiş ve arkada depo alanı gibi bir yer bulmuşlardı. Florasanlar burada çalışmıyordu.Telefonlarını kullanarak küçük alanda göz gezdirdiler. Mimarisi ana alan kadar estetik değil ve işlevseldi. Raflardan ve kompartımanlardan oluşuyordu. Üstleri plastik ile kaplı bir sürü şey birlikte paketlenmişti.
“Mustafa yardım et de şunları ana yerde bi açıp görelim.”
Mustafa itiraz etmeden yakındaki bir paketi kavradı ve beyaz plastikli şeyi kaldırarak ana odaya taşıdı. Plastik birkaç noktadan bantlanmış ve paketlenmişti. Zehirli bir şey için fazla gelişigüzel bir paketti. İçinde ne varsa hala hava ile az da olsa temas ediyordu.
Mustafa cebinden çıkan bıçakla paketi kesmeye başlarken bile Su ile Can bunların ne olduğunu biliyordu. İlk paketten tam beş adet çerçeveleriyle birlikte küçük resim çıktı. Resimlerdeki geometrik şekiller ve renk seçimleri su götürmez bir gerçeğe işaret ediyordu;
“Bunlar… bunlar annemin resimleri Can.” şaşırmış ve afallamışlardı
Resimlerin arkasını çevirip imzaları aradı. Annelerinin imzası tam da oradaydı. Sene 1980.
“Burası bir yeraltı galerisi mi? nasıl bir yer yahu? Niye hiç haberimiz yok buradan?”
Su elindeki telefonla kayıt halindeydi.
“Abi ileride bir kolla açılan bir kapı daha var.”dedi Mustafa
Dördü de diğer kapının yanına geldiler. Bu metal kapıya tavandan inen kalın kablo yukarıdaki kattaki kablo ile aynıydı.
“Bir şekilde elektrik bu kapıları besliyor olmalı. Ama bir sığınakta jeneratör olmaz mı ya.”
“O da bir yerden çıkar. Burayla ilgili hiçbirşey beni şaşırtmıyor artık. Aç bakalım da nereye çıkıyor görelim.”
Kapının koluna asılan Mustafa açmak için hafifçe bir omuz attı.Yavaşça açılan kapının ardından bu sefer temiz bir hava içeri doldu. Adımlarının dışarıdaki yumuşak toprağa attıklarında şaşkındılar.
Dalları üst kata kadar uzanan dev bir incir ağacının önünde duruyorlardı. Dışarıdan yağmur yukarıdaki açıklıktan içeri yağıyor ve ağacın geniş yapraklarını ıslatıyordu.Yukarıdaki üç metrelik açıklık genişleyerek aşağıda yirmi metrekarelik bir bahçeye dönüşüyordu.
Ağacın etrafında irili ufaklı dikili taşlar vardı. Üstlerinde işaretler kazınmış, bazılarını yosun tutmuştu.
“Vay be adamlar ne düşünmüş. Şu ağaç demek şuradan sızan güneş ve yağmur ile büyümüş.” dedi Mustafa.
“Öyle evet, yukarıdaki eksik üç metre hesabını da açıklıyor bu durum. Neyse mülkün değerini düşürmez.” dedi Can.
“Deli misin ,şuna bak ne kadar sevimli güzel saklı bir bahçe!”
“Biraz hapishane avlusuna benziyor be abla. Ama ağaç güzel ve heybetli. “dedi Mustafa.
“Öyle deme biraz duvarları düzenledin mi çok iyi bir yer olur. Böyle bir ofis için reklam ajansları acayip paralar verir.”
“Öyle diyorsan öyledir abla” dedi Mustafa.
İçeriyi biraz daha araştırdılar. Depo kısmı genişti. Değişik sanatçılara ait en azından altmış yetmiş tane resim ve heykel depolanmıştı. Envanter yapmak zaman alacaktı.
Can karanlıktan bir yerden elinde cep telefonu ışığıyla ortaya çıktı.
“Arka taraflarda bir tane daha küçük depo var. Jeneratörü buldum. Bir de acayip eski bir hava filtresi var. Böyle ama nasıl gömülmüş betona Su, görsen. Sanırım gerçekten burası bir sığınak olarak inşa edilmiş.” dedi Can.
“Görmediğimiz bir yer de kalmadı sanırım. Hadi şuraları kapatalım da çıkalım daha sonra tekrar gelir değerlendiririz. Akşam olmak üzere, ben daraldım. Kafam bayat havadan kazan gibi oldu. Siz sonra bir gelir tekrar bakarsınız.” dedi Ragıp Abi.
“Haklısın senin de zamanını aldık. Ama çok acayip ya burası. Bir araştırmamız lazım nedir ne değildir. Düne kadar burada mülkümüz yoktu şimdi garip bir sığınak ve içi sanat eseri dolu. Şey gibi…”
“Piramid gibi mi?”
“Hayır şey gibi..” Can cümlenin sonunu getiremeden heyecanla Su müdahale etti:
“Zaman kapsülü gibi değil mi? Off buradan ne malzeme çıkar bana. Bensiz hiçbir şeyi açmıyorsunuz, ellemiyorsunuz ona göre. Her şey videoda dokümante edilecek.”
“Tamam tamam , zaten tek başına buraya inmek biraz ürkütücü olur. Çok çene çaldık, haydi çıkalım.”
Kapıyı tekrar Mustafa’ya kilitlettirip Su’nun dairesinin yolunu tuttular. Ragıp abinin yorgunluğu yüzünden okunuyordu. Evde bir yorgunluk kahvesi teklifini kibarca reddeti, belli ki erkenden yatağa geçecekti.
İki kardeş o akşam fazla mesai yaptılar. Su’nun almış olduğu kayıtları tekrar tekrar izleyip notlar alıyorlardı. Sadece bir mülk değil bir hikaye vardı burada. Bunun değeri Su için paha biçilmezdi. Belki sonunda piyasada parlayacağı projenin ilk adımlarını bugün o merdivenlerden inerken atmıştı.
Ellerinde sıcak çikolatalar küçük mutfak masasının etrafında, artık pijamalarını giymiş şekilde hararetli konuşuyorlardı.
“Abi çok çılgındı ya. Yani hem modern hem de eski bir yer. Aslında süper galeri olurmuş… Niye devam etmemişler anlamadım.”
“Evet o zaman için bile baya para harcanmış.Yani şimdi olsa bile bir sığınak yaptırmak istesen kime yaptırırsın ki? Ama zaman tutuyor kafamda. O dönemlerde saddam’ın skud füzeleri falan vardı. Sovyetler daha dağılmamış Amerikayla hararetli tartışmalar falan. Dünya diken üstündeydi. Ama ne bileyim gidip de bir sığınakta sanat galerisi yaptırmak aklımdan geçmezdi doğrusu.”
“Yarın şöyle bir temizleyip kapısını açsak ya. Biraz çeki düzen ile oradan acayip güzel kafe olur aslında. Yukarıyı da kullanırdık. Hatta üst çatıyı yıktırır güzel camekan yaptırırdık.”
“Kış bahçesi gibi değil mi. Ya işte kafama takılan şu: Bu sığınak kaçak mı yapılmış?”
“Valla o dönem belki sığınakların belirtilmesi güvenlik açısından zorunlu değildi. Koordinatları birinin eline falan geçer diye. Zannetmiyorum bu kadar büyük bir alanın izinsiz yapılabileceğini.”
“Onu soruşturmamız lazım işte. Yoksa İstanbul’un tek gecekazdısının sahibi olacağız.”
“Hallolur ya bir kere yapılmış, üstünden kaç yıl geçmiş. Bir imar affı falan bir şeye denk geliriz en olmadı. Sonuçta yıkılma tehlikesinden bahsetmiyoruz.”
Gece uzundu iki kardeş hiç konuşmadıkları kadar konuştular ve hayal kurdular. Neşeliydiler. Hayatlarına giren bu durum onları olağan rutinlerinden çekip çıkarmıştı. Can beş günlük yıllık iznini kullanmış ve Türkiye’deki kalışını bir haftaya uzatmıştı. Şefi şaşırtıcı şekilde hiç itiraz etmemişti. Can biraz daha direnç bekliyordu, firmadaki değeri konusunda biraz hayal kırıklığına uğramıştı.
Sabahın ilk ışıklarıyla mekandaydılar. Su bir arkadaşından daha profesyonel bir kamera almıştı. Mikrofonu hem daha iyi ses, hem de karanlık mekanlarda daha iyi görüntü alıyordu. Bugün tabii ki abisi Can’dan önde yürümesi ve her şeyi açmasını istedi. Can da boş durmamıştı; botlarını eski eşyalarını depoladıkları yerden çıkarmış ve eski deprem çantasından bir tane de el feneri bulmuştu.
Mustafa’yı çağırdıysalar da adam onlara sabahleyin bir işle meşgul olacağını ama öğleden sonra oradaysalar uğrayabileceğini söylemişti. Şimdilik takım iki kardeşten ibaretti.
Tekrar yerdeki kapağı açıp bu sefer beklemeden merdivenden aşağıya inmeye başladılar.
“Ya şimdi şu elektriği falan iyice öğrenelim artık. Her seferinde el yordamıyla bulmaya çalışıyoruz. Bir kaza çıkacak Su.”
“Abi yaparız tamam ama lütfen bunları kamera kapalıyken konuş. Şu mistik olayın içine sıçıyorsun yani.”
Aşağı indiler ve tekrar ışıkların düğmelerini buldular, lambaları açtılar. Galerinin hala karanlık kısımları vardı. Bu sefer her yerini öğrenmeden bugün buradan çıkmayacaklardı.
Su arka depo kısmına geçip bir iki tane resmi paketinden çıkarmaya başladı. Can ise merdivenin arkasından geçerek küçük bir oturma alanı keşfetmişti. Tavanda yanmamakta ısrar eden ampul burayı ilk gün neden görmediğini açıklıyordu. Depoda sanki bir yerlerde bir küçük merdiven gördüğünü hatırladı ve ana sergi alanına doğru yöneldi.
Sergi alanını geçerken birkaç duvarda resimler asılmıştı. Su yeni bir tanesini kendi başına yerleştirmeye çalışıyordu. Kamera yerde sabitlenmiş onun yaptıklarını kaydediyordu.
“Vay… gerçekten güzel duruyorlar. Galeri olarak gayet etkileyici bir mekan.”
“Evet koleksiyon da bir hayli etkileyici. Sadece burada yıllardır bulunmayı bekleyen bir sürü eser vardır. Bugün biraz fotoğraflayıp internette araştıracağım.”
“İyi olur belki bir ipucu yakalarız.” Depoya geçti ve hatırladığı gibi eski bir açılır ayaklı merdiveni buldu. Sonuçta galerilerin olmazsa olmazı olan bir eşyaydı; bu mekanlarda her zaman değiştirilecek bir lamba, asılacak bir resim olurdu.
Sergi alanına gidip bir tane lambayı sökmeye başladı.
“Napıyorsun ya Can, bütünlüğü bozacaksın. Ben oralara da resim koyacaktım.”
Can elinde söktüğü lambayla merdivenden aşağı inerken “Arkada işim var ve ışık yetmiyor. Sonra yerine koyarız”dedi
“Yaaa uff, hep senin işin öncelikli zaten.”
“İlk şuraları çek, benim o zamana kadar işim bitmiş olur.”
Lambayı taktığında bej rengi duvarlarıyla üç metreye üç metre küçük bir alan da aydınlanmış oldu. Baş hizasının üstünde tahta bir kaplama vardı. Burası herhalde galeri sahibinin belki de masasını koyduğu ve müşterileriyle iş konuşabildiği küçük bir yazıhane olarak düşünülmüştü. Duvarda birkaç sergi afişi duruyordu. İsimleri dikkatlice not aldı ama sergiler Taksim’de bir galerinin afişlerini yansıttığı için pek bir ipucu çıkar gibi durmuyordu.
Afişlerin birinin altından kirli bir su sızmış, duvarda iz yapmıştı. Afişi zayıf ucundan dikkatlice yumuşattı ve duvar sıvası ile birlikte kaldırdı. Afişin zarar görmesindense nem ile kabarmış duvarın zarar görmesi daha iyi olur diye düşünmüştü.
Afişi indirdikten sonra nemli duvarda oluşmuş olan bir kare şekille karşılaştı. Normalde fark edemeyeceğiniz duvardaki bir girinti yılların nemi ile belirgin hale gelmişti. Elindeki afişi bir kenara bıraktı ve Su’yu çağırdı. Bunu açarken kesinlikle kameraya almak isteyeceğini biliyordu.
“Bir türlü araya tırnaklarımı sokamıyorum Su. Geçmiyor işte”
Yarım saattir kutu gibi duvardaki yeri açmaya çalışıyorlardı.
“Kanırtsak mı acaba? Arkada bir tornavida falan vardır.”
“Yahu baksana tam bir kare bu belli ki bir yerde bir düğmesi, bir açma şeyi var. Şimdi sabırsızız diye tüm mekanizmayı kıralım mı? İt bakalım, tekrar dene abi.”
“Ya bilmiyorum kırarım diye korkuyorum.”
“Etrafa baktık düğme kol falan yok. Ne istiyorsun? Masallardaki gibi açıl susam açıl mı diyelim. Tam bir el klassiko. Ya da evde benim bir blok flüt var, la fa mi başlarız denemeye. Push it diyorum abi push it anla artık!” Su sabrının sonlarındaydı artık. Elindeki kamera ağırdı ve yorulmuştu.
“Neyse tamam bak bir daha asılıyorum sister, kırılırsa kızmak yok.” Can var gücüyle kareyi ittirmeye başladı. Artık nazik davranmak yoktu. Tıkırt diye bir ses geldi.
“Sanırım bir şeyler oluyor. Umarım bomba falan değildir.”
Ama o kare kısım ilk önce içeri hafifçe göçtü ve bir kapak gibi sonra dışarıya metal kollarla çıktı.
“Ohaa gizli bölme”
“Herhalde, bunu bir saat önce de biliyorduk Su.”
Açılan bölme rahatlıkla bir insanın üst bedenini sokabileceği büyüklükteydi. Karanlık deliğe cep telefonlarının ışıklarını tuttular.
“Yine bir sürü torba, umarım kağıt para falan değildir. Böyle süper bir yatırım taktiğini bizimkilerden beklerdim doğrusu”dedi Can birini dışarı çıkarırken.
“Belki coca-cola hissesi falan almışlardır.”dedi Su.
“Dream on girl ya. Şunlar hiç sence hisse senedine benziyor mu?”
Sıkıca sarılmış poşetlerden birini çıkarıp yere koydu. Poşetin ağzındaki eskimiş bandı dikkatlice yırttı.
“Uff buyur burdan yak. Bir sürü eski vhs kaset ve dia. Baya da fotoğraf var burada. Ne işlere karışmış ki bunlar.”
“Gidip bir vhs kaset oynatıcı bulmamız lazım. Süper ya, bu iş gittikçe ilginçleşiyor. Şu ana kadar çektiklerimi bile yayınlasak süper belgesel olur.”
“Yer de gerçekten iyi durumda.Tarih yatıyor burada. Belki yeni istanbul belediye başkanı yeraltı galerisi olarak belediyece satın almak isteyebilir.”
Günün geri kalanı resimlerin fotoğraflarını çekmek ve kataloglama ile geçti. Can gizli bölmeden çıkardığı tam yedi torbayı bir kenara yığdı. Hepsini açtı ama bir tanesi hariç farklı bir şeyle karşılaşmadı. Açtığı bu torbada küçük defterler ve notlar vardı. Diğer torbaları özenle yerine koydu fakat bunları yanında getirdiği sırt çantasına attı. Bu akşam da bir okuma ödevi varmış gibi gözüküyordu.
Akşam mutfak masasının etrafında çay eşliğinde yine hararetli bir tartışma dönüyordu;
“Şu sığınak şirketinden birşey çıkmadı. Şirket amerikalı ve doksanların başında zaten batmış. Kimseye de ulaşılamıyor.”
“Amaaan boşver bak şunu dinle. Defterlerden birinde şu senin bu gün çıkardığın resimlerin fiyatları yazıyor.”
“Yirmi bin mi? Çok da birşey değilmiş ya.Yine de iyi tabi.”
“Su o zaman bir ekmek tam 250 kuruştu bunla karşılatırırsan tam olarak bugünün parasıyla yaklaşık yetmiş bin ediyor. Fena bir koleksiyon değil elimizdeki. Ve son olarak en önemli belgeyi de buldum.Ta daaa”
Eski tip bir emlak satış belgesini masaya koydu.”Bak, bak ne yazıyor.”
“.bla bla bla….satışının İhsan Doğan’a……aaa babam ,babama devretmiş. Kim bu Ferit Yazıcı acaba?”
“Olsun neyse ne işte. Burada belge var, artık mülk bizim yani. Bundan sonrası tırı vırı. Boşver.”
“Şu adamı yine de bulmamız gerekiyor. Yarın bir araştırayım bakalım. Bugün resimleri indir kaldır yoruldum valla.”
“VHS kaset işini napsak peki?”
“Eminönü’nde eski kaset teyp işleriyle uğraşan bir han var. Oraya gider hallederiz. Oradan da Balat’a geçeriz.”
Ertesi gün Eminönü’nde iş hanında istedikleri gibi çalışır bir makine buldular. Balat’taki yeraltı galerisine taksiyle geçerlerken Can somurtuyordu.
“Yahu yuh bu para verilir mi bu makineye! Londra’da bit pazarında on pound etmez, servet ödedik resmen. Neymiş antika değeri varmış artık da bilmem ne.”
“Abi tamam en azından dia makinesini alınca adam biraz indirim yaptı. Ben tekrar satarım işimiz bitince merak etme.”
“Satarsın satarsın da belki onda birine. Adam resmen anladı bizim sıkıştığımızı, çaktı fiyatı bize. Sen de öyle bön bön bak.”
“Bende kaldığın yatak parasına say. Yeter abi Londra’nın griliğinden her şeye negatif bakar olmuşsun. Bu ne ya. Kafamıza talih kuşu kondu hala armudun sapı elmanın çöpü muhabbeti yapıyorsun.”
“E iyi tamam, geldik zaten . Şu bagajdan makineleri alalım da aşağıya taşıyalım. Zaten gavur ölüsü gibiler.”
“Bir yetişkin İngiliz gavurunun ölüsü mü yoksa amerikan gavurunun mu? Valla iyi ki ev arkadaşların Türkçe bilmiyor yoksa bu dille ikinci gün kapının önündeydin.” diye lafı geçirdi Su.
Mustafa bu sefer onları evin önünde bekliyordu.
“Geçeydin içeri Mustafa ya. Hava zaten soğuk.”
“Yok abi zaten buradan kaçıcam şimdi. İstediğin mobilyaları getirdin.”
“Kasmasaydın ya bir iki sandalye ve masa lazımdı. Katlanabilir cinsten.”
“Katlanabilir masa tamam da sandalyeleri bizim kahvehaneden getirdim. İşimiz bitince geri koyarız sıkıntı olmaz. İçeriye koydum.”
“İyi biz tekek teker onları aşağı taşırız.”
Su’nun elindeki VHS makinesini görünce Mustafa’nın da merakı uyandı.
“Kaset mi oynatacaksınız aşağıda, hayırdır abla?”
“Ya işte depoda birkaç şey bulduk. Bunu da Eminönün’de aldık geldik işte.”
“Abla bileydim ben onu da getirirdim bizim elektrikçiden. Kaç yıldır yatıyor bir makine. Neyse”
Can’ın canı daha da bir sıkıldı. “Neyse sen varsa işin gidebilirsin Mustafa çok sağol.”
“Abi ne demek sen ara ben hallederim.Yabancı mısın.”
İçeri geçtiklerinde Can iki gün önce tanıştığı adamın niye kendisini yabancı olarak görmediğini merak etmeden duramadı. Neyse ki şu anda merakını cezbeden, ayaklarının altında birçok şey daha vardı.
Sandalyeleri ve masaları yerlerine yerleştirdikten sonra uzatma kablosunu panodaki yuvaya yerleşmişti. Boş bir duvara dia makinesinin ışığını yansıtıp ortamın ışığını kıstılar. Diaları makinenin kızağına yerleştirirken hepsini teker teker üfleyerek temizliyorlardı. Kızak tam olarak kırk dia aldığına göre ellerindeki dialar için sekiz kere doldur boşalt yapmaları gerekecekti.
İlk başta yansıtılan şeyler arkadaş ve dost fotoğraflarıydı. Kadehlerin kaldırıldığı seksenler Türkiye’sinden bir kutlama. Ahşap masalar ve rakı bardaklarından bir tür meyhane ortamı olduğu anlaşılıyordu. Sonrasında aynı kişiler bazı resimlerin önünde dururken fotoğraf çektirmişti.
“Sanırım sırası yanlış ya bunların Su. Adamlar ilk önce içip sonra sergiye mi gitmişler.”
“Can şunlara bak ya tabi ki yanlış. Dedim kızağı öyle yerleştirme diye tersine dizmişsin işte.”
“Neyse izleyelim şunları bir dahakini düzgün dizeriz.”
Baştan başlayıp tekrar meyhanedeki fotoğrafları incelediler. Yüzler yorgun ama mutluydu. Sonrasında sergi fotoğrafları başladı. Yavaş yavaş yorgun yüzler yerini dinç yüzlere bıraktı. Resimler etrafında çekilen fotoğraflar ve birkaç genel plan çekimiyle devam etti. Sonunda da açılışa gelen çelenekler ve resim sergisinin afişiyle bir kızak dia sona erdi.
“Hiçbiri bu mekandan değil. Neyse en azından atom bombası planlarıyla falan karşılaşmadık. O zaman başımız belaya girerdi.”
“Off yine mi senin şu paranoyaların. Hadi devam et.”
İzlemeye devam ettiler. Sıradaki iki grup sırf belgelenmiş resimlerden oluşuyordu.
“Şu iki resim arkada var. Şunlar işte” Su dia makinesini durdurup iki gerideki diaları gösterdi.
“Olabilir tabi.”
“Ama bu imgeler falan da tanıdık. Şu dün katalogladığım incir ağacının altındaki enstalasyon. Orda da böyle şekiller vardı.”
Diayı yerinden söküp baktılar. Üstüne “S” Harfi kazınmıştı.
“Bir kenara ayır bakalım şunu.İzlemeye devam edelim.”
Sonraki iki üç kızak dolusu dia da resim ve heykel sergilerindendi. Birkaç tane daha resmi fark eden Su onları da bir kenara ayırdı. Bu sefer başka harfler dialara kazınmıştı.
Artık karanlık galeride biraz içleri sıkılmaya başlamıştı. Ama kendilerini durduramıyorlardı. Bu kızaktaki dialar en azından daha ilginçti. Bir sanat fakültesinde çekilmiş fotoğraflardan oluşuyordu. Gülen suratlı öğrenciler bir çamur öbeğini yeni yapılmakta olan heykele sıyırıyordu. Bir başka diada çizim dersinde modelden rakursi çalışan öğrenciler vardı. İleriki dialarda bir kantin olduğunu tahmin ettikleri bir yerde çay içen öğrenciler vardı.
Beşinci kızak boşaldığında Su konuştu.
“Şu teyipleri alalım da VHSleri evde bağlayıp izleyelim. Ben bu karanlıkta artık oturmak istemiyorum.”
“Evet bana da daral geldi. Neyimiz var neyimiz yoksa toparlayalım, senin dairede izleyelim. Karanlık olunca insanın içine basıyor resmen.”
Aslında yeraltında hiçbir şey değişmemişti. Aynı lambanın altında saatlerce kalabilirler ve yeraltı galerisindeki ortam hiçbir şekilde değişmezdi. Zamanın ve hayatın durduğu bir yerdi. İçlerini sıkan da zaten bu durağanlık, bu değişmezlikti.
Akşam Rağıp abiyle telefonda konuşuyorlardı. Aklındakileri soruyorlardı.
“…Ferit Yazıcı mı? Aaa evet babanın bir dönem yakın arkadaşlarındandı. Seksenli yıllarda hatta Mimar Sinan Güzel Sanatlar’ın heykel bölüm başkanı falandı. Sonra bilmiyorum ne oldu aralarında, seninkilerle bir daha göremez oldum. Zaten hemen sonrasında Ferit de siyasi bir olaylara bulaşmış mı ne, ya da bir denetim falan geçirmişti.”
“Galeri güya ilk ona aitmiş. Babama devretmiş. Hatta böyle cüzi bir paraya.”dedi Su telefonda.
“Orasını bilmiyorum.Valla o dönem kimse siyasi işlere girmiş biriyle fotoğraf çektirmek bile istemiyordu. İyi yapmış araya mesafe koymakla. Belki galeriyi o yüzden kimseye göstermedi babanız” dedi Ragıp.
“Peki sağol Ragıp abi. Şu VHSlere de bir bakalım belki ondan birşey çıkar.”
“İyi çocuklar çok geç yatmayın yarın da bir gün.”dedi Ragıp.
Ve tabii ki onlar Ragıp amcalarını dinlemediler ve geç vakitlere kadar teyplerde ne var onları izlediler.
İlk kasetlerde tekrar öğrenci sergilerinden çekimler vardı. Çekimi yapan kişiye Fuat diye sesleniyorlardı.Öğrencilerden biri olmalıydı çünkü artık Ferit Yazıcı olduğuna kanaat getirdikleri kişiye “hocam” diye hitap ediyordu. Kır dalgalı saçlı ve zayıfça her yerde yelek giyen, pis pantolonlu bu adam arada bir ders anlatırken arada bir öğrencileriyle şakalaşırken gösteriliyordu.
Videoların bazılarında performans sanatı yapan insanlar da vardı. Diğerlerinde yine resim ve heykel eserlerinin önünde birkaç saniye duruyor, sonra kamera sıradaki esere geçiyordu. Bunun bir tür dökümantasyon olduğuna karar verdiler.
Ama işin artık kurdu olmuşlardı. Arka bahçedeki garip taşların fotoğraflarının önünde bilgisayar açan kardeşler her kasette benzer bir sanat eseri gördüklerinde kaseti durduruyorlardı. Kasetlerin üstünde bazı yerlerde çizgiler atılmış bir harfi işaret ediyorlardı. Bazı harfler birer ikişer çıkıyordu. Yani “A” harfi için iki farklı sembol olabiliyordu.
Diğer kasetlerde de bazı harfler yazılmış veya kazınmıştı.
“Bence şaşırtmak için yapıyorlar. Baksana bu kasette sadece performans sanatı var ama “0” diyor yani şekillerle alakası bile yok”.
İzledikçe izlediler. Tüm gece kahve yardımıyla ayakta kalıyorlardı. Öğrenme hırsı ile VHS kasetleri duygusuzca izliyorlardı. Ta ki bir kasete kadar.
Olay birden başladı. Kameraman çocuk Fuat bağırıyordu. “Abi çok fena dalmışlar, abi baksana şu heykellerin haline. Sikip atmışlar ya.”
Dağılmış bir atölyenin içerisinde yürüyordu. Kamerayı arkadaşları gelişigüzel ve yere doğru çeviriyordu. Heyecanı tekniğine yansımıştı. Yerler kırılan pencerelerden gelen cam parçalarıyla doluydu. Bir kadın arkadan ” Şurada şurada kan var…kim kapadı son atölyeyi…”diye haykırdı.
Kamera kan olan noktaya geldiğinde Su ve Can’ın da kanları dondu.Yerde baya bir kan birikmişti. Kanayan şeyin daha sonra sürüklendiği belli oluyordu. Zeminde yırtık yatan tablolara kan sıçramış ortalığa kargaşa ve kaos hakimdi.
Üçüncü bir ses arkalarından “Selahattin, Selahattin’i gören var mı?” dedi tedirgin. Sonrasında arkadaşı olan kadın öğrenci kameranın önünde sinir krizi geçiriyordu.
Kamerayı ilk defa Fuat kendine çevirdi;
“Bunu izliyorsanız gördüğünüz gibi faşistlerin saldırısına uğradık. Her şeyi yok etmek istemişler. Hem bizi hem de sanatımızı bitirmek istiyorlar. İlk önce füzeleri yemezsek tabi. Allah yardımcımız olsun. Selahattin Öztopal şu anda kayıplar arasında.”
Video burada biraz statiğe giriyordu. Can burada videoyu durdurdu.
“Oha baya korku filmine bağlandı olay resmen. Ne olaylar olmuş be.” dedi Can.
Su televizyona bakakalmıştı.
“Abi bu iş ciddi”.
“Düzeliyordur ya başlarına birşey gelince hemen çekmişlerdir.” Gayri ihtiyari oynat tuşuna bastı.
Gerçekten de arkasından tekrar bir dökümantasyon başlamıştı. Sergiler ve heykeller, yine eğlenen insanlar. Birden yine başka bir video araya girdi. Karanlıktı, kameranın neye odaklandığı anlaşılmıyordu. Kameraman hızlıca koşuyordu. Tek sokak lambasının aydınlattığı bir sokağı görüyorduk. İki üç genç lambanın önünden geçti ve iki el silah sesi geldi. Gençlerden birinin yere yığılma sesi duyuldu. Karanlıkta yakında bir yerlerde olmalıydılar.
“Hadi hadi ” diyordu biri kameramana “Dur çekmem lazım.” dedi tanıdık sesli Fuat. Beklediği an geldi. İki tane adam elindeki silahlarla ışığa kadar geldi. Yüzleri gayet net seçiliyordu. Arkalarından bir polis arabası yanaştı ve adamlar az önce vurulan öğrenciyi arka bagaja yerleştirdiler.
Çekim burada apar topar kesiliyordu ve sonra tekrar az önceki serginin kayıtları devam ediyordu. Kaset böylece sonlandı.
Bir sonraki kasete geçecekleri sırada bu kasetin işareti olmadığını fark eden Can başka böyle kaset var mı diye torbayı aradı. Poşetin içerisinden fazladan sarmalanmış bir kaset daha vardı. Ekstra özen gösterilmişti. Üşendiği için onu ilk aşamada açmamıştı.
Şimdi o kaseti paketinden çıkardı ve tahmin ettiği gibi üzerinde bir işaret veya çizik yoktu.VHS oynatıcıya soktuğu gibi beklemeye başladı.
Galerideydiler…yer altı galerisinin açılışındaydılar. Elektrik panosunun yanından geçerlerken ne kadar temiz ve gıcır gıcır olduğunu fark ettiler. Hatta bazı kısımlarda hala yeni olduğundan çapaklar seçilebiliyordu. Aşağı inen merdiven güzel bir krom renkte parlıyordu, pastan eser yoktu.
Zeminde merdivenin arkasına geçen kameraman Ferit Hoca ve yakın yaştaki arkadaşlarını gördü. Ellerinde kadehler onu selamlıyorlardı. Gerçekten de o küçük bölgeye küçük bir masa ve bir iki sandalye sığıyordu. O sırada tanıdık, çömelmiş bir sima kameralara yansıdı. Genç babaları onlara ekrandan gülüyordu.
“İhsan Başkanım nasıl buldunuz gizli mabedimizi? Süper değil mi? Ferit hoca şu amerikalıları iyi ikna etti valla.”
“Çok Güzel burası Fuat ya. Bir gün bu kötü günler de geçecek. o zaman işte çıkarırız eserlerimizi buralardan ama o zamana kadar idare eder. Helal olsun siz çocuklara gerçekten çok temiz, güzel toplarlamışsınız her şeyi . Kalite galeri olmuş”.
“Şimdilik güvende kalsın Türk Sanatı da başka birşey istemem. Filler tepişecek diye bizim güzelim çimen resimleri eziliyor yoksa. Serpil ablanın da resimleri açılışa çok yakıştı.”dedi Fuat kameranın arkasından.
Babaları elindeki kadehi kaldırarak bu durumu onayladı.
Su ve Can bir iki kez bandı geri alıp tekrar oynattılar. Aslında babalarının Ferit’in arkadaşı olduğunu biliyorlardı tabii ama şu kasette onla karşılaşmak onlara garip gelmişti.
Fakat onların şaşkınlığı makineyi durdurmadı. Kamera hepsi öğrenci olan diğer misafirler arasında gezinmeye başladı. Yaklaşık bir on kişi vardı. Kamera dışarı arka bahçeye çıktığından görünürde ne incir ağacı ne de o garip enstalasyonlar oradaydı. Bahçede sadece kenarda sigara içen iki genç ve çiçekler vardı.
O anki sergideki resimlere baktılar. Annelerine ait resimlerdi. Can altta yazan video tarihine göre o sıra beş altı yaşlarında olmalıydı. Kimbilir o akşam hangi komşuda atari oynuyordu.
Galerinin ortasından birden yukarıdan sesler gelmeye başladı. Bağrışmalar.
“Yatırın yatırın şuraya yatırın”.diyor arkadan Ferit Hoca. Kamera şimdi panik halindeki sergi ziyaretçilerine dönüyor.
“Tufan, Tufan oğlum, noldu ?” diyor Ferit Hoca yerde yatan kanlı öğrenciye. Çocuktan cevap yok. Kamera şimdi birkaç metre ötede, olaylardan daha fazla yanaşmıyor, kameraya bakan da yok.
Başka bir öğrenci cevap veriyor;
“Faşistler Bomonti’de sıkıştırdılar hocam. Kavgaya tutuştuk o sırada Tufan cebindeki bıçakla kendini savundu. Arkayı görmedim ama bir yerden silah sıktılar. Çok kötü hocam, çok kötü oldu.” Ellerini başının arasına almış konuşan öğrenci ağlıyordu.
Herkes ağlamaya ve hıçkırmaya başladı. Yerdeki çocuk canını teslim etmiş, kilime vurulduğu midesinden artık kan sızıyordu.
“Tanıyorlar mıydı onu Tahsin? Tanıyorlar mıydı?” diye sordu telaşlı Ferit hoca.
“Ateş etmeden ismiyle seslendiler yolda hocam. Kim olduğunu biliyorlardı.Tufan birini yaralayınca ateş edildi biraz zaman kazandık, arka sokaklarda koşmaya başladık. Ne zaman durdum bilmiyorum.”
Arkada görüntüde biri bir bardak su ile kadraja giriyor. Giren kişi babaları.
“Ferit burayı boşaltalım, Tahsin’i de Tufan’ı da arıyorlardır.”
“Peki Tufan, o nolacak? Napıcaz ha?” diye sordu bir öğrenci.
“Hepimizi teker teker avlayacaklar sonumuz Tufan gibi olacak” dedi arkadan biri.Video burada tekrar kesiliyordu. Biraz statikten sonra yeniden bir noktadan başladı. Video tarihi artık üç gün sonrasını gösteriyordu. Bu sırada iki kardeş videoyu durdurdular.
“Su şu kameranı aç bunu kaydet artık iş ciddiye biniyor. Bir de bana bir bardak su getirir misin?”
Bir küçük moladan sonra pür dikkat videonun karşısına oturdular. Videoda karşılarında tanıdıkları Fuat kamerayı kendine çevirmişti.
“Bu videoyu kayıt için tutuyorum. Üç gün önce ölen Tufan’ı polis aramaya geldi. Muhtemelen diğer bıçaklanan kişi de ölmüş. Ama nasıl bu kadar hızlı haberleri oldu bilmiyorum. Bilmedikleri Tufan’ın ölümü, hala garip araçlar gecelere kadar evinin önünde bekliyor. Bir iki kişinin daha kaybolduğunu biliyorum. Her şey çok korkunç. Umarım tüm olaylar bittiğinde bunu izliyorsunuzdur. Şimdilik bu kadar.” Video bu mesaj ile sonlanıyordu.
“Tüm isimleri not aldım. İş başa düştü ,yarın Ragıp amcaya da sorarım belki tanıdığı vardır.”
“Ben de şu taşları deşifre etmeye çalışayım. Artık birkaç sembol neye denk geliyor biliyoruz.Belki birkaç şey çıkar.” dedi Can. Sabahın ilk ışıkları camlarına yansıyor olsa da hiç gözlerine uyku girecek gibi durmuyordu.
Önlerindeki iki günü arşivlerde geçirdiler. Ragıp Fuat’ı hayal meyal hatırlıyordu, soyadı Yosuncu olarak aklında kalmıştı. İsveçte Götoborg üniversitesinde plastik sanatlar bölümde bir kadroda çalışıyordu. İnternetteki üniversite kadro fotoğrafından ellilerinde gösteren adam videodaki o çocuktu, onu tanımışlardı.
Can ise elindeki harfler ile taş fotoğraflarını karşılaştırınca ne ile karşılaştıklarını anladı. Ama Su’ya pek ses etmedi. Fuat kendisi için üniversite iletişim merkezine bıraktıkları mesaja pek geri dönmeyince e-postayla ona ulaşmayı denediler. Can e-postaya kimin çocukları olduklarını ve bir tane de arka bahçedeki taşların fotoğrafını iliştirdi.
Cevap çok gecikmedi:Türkiye saati ile altıda konuşalım.
Can ve Su evdeki bilgisayarın başında İsveç’ten gelen o video konferans çağrısını beklediler. Bilgisayar zili çalmaya başladı. Açılan kameraya baktıklarında internetteki fotoğrafından beş yaş daha yaşlı, videolardaki hayatı çoktan geride kalmış, yuvarlak gözlüklü bir Fuat karşılarındaydı.
“Merhaba çocuklar.”
“Merhaba Fuat Bey, öncelikle bizimle görüşmeyi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz.”
“Fotoğraftan sonra pek seçeneğim olduğunu düşünmedim. Umarım dediğiniz kişilersiniz.”
“İhsan ve Serpil Doğan’ın çocuklarıyız evet. Ben Can bu da kardeşim Su. Tanır mıydınız onları?”
“Evet Ferit Hocanın yakın arkadaşlarıydılar, atölyesine gidip gelirlerdi. Biraz biraz tanırdım.”
“Bir sürü video bulduk ve izledik. Şu galeriden?”
“Galeriyi buldunuz ha. Videolarımı hiç kimsenin izleyemeyeceğini düşündürdüm yıllardır.”adamın gözleri doldu.
“Öyle. Biz de gizli bölmede VHS kasetler bulunca şaşırdık. Bize nasıl bir yer kaldı böyle diye düşündük. Sevindik ama aklımızda sorular da yok değil.”dedi Can.
Su heyecanlıydı bilmek istiyordu.
“Evet Fuat Amca şu bahçedeki taşlar falan nedir Allah aşkına? Videolarda da birşey yok. Can şu harfleri deşifre etmeye çalıştı ama olmadı sanırım.”
Can’ın yüzü ekşidi. Biraz başını eğdi istemsizce.
“Bence abin gayet çözmüş olayı Su. Orada yatan gizemi.”
“İsimler yazıyor Su, bazıları o dönem kaybolmuş sağ sol kavgasından isimler.”
“Evet atölye arkadaşlarımız ve başka tanıdıklar. Giderek büyüyen bir mezarlık. İlk taşı Tufan için koyduğumuz uğursuz günü dün gibi hatırlıyorum. Diğerlerini koymak istemedim ama ben ve birkaçımız hatırlansınlar istedik.”
Su yeni galerilerinin arka bahçesinin bir mezarlık olduğunu tam olarak sindirememişti.
“Biz mezarlara mı bastık yani, orada ölüler mi var? Fuat amca ne diyorsun”
“Ferit hocanın o videodaki olaylardan sonra sınıfı sağ sol kavgasında dağıldı. Kendisi de zaten beş yıl sonra vefat etti.”
“İyi de vurulan Tufan’ı niye götürmediniz polise? Niye o kadar adamı oraya gömdünüz?” dedi Can.
Artık Su’nun karanlık dairesinde ekrana yapışmış karşıdan gelecek cevabı bekliyorlardı.
“Kimseye güvenip güvenemeyeceğimizi bilmiyorduk. Garip zamanlardı çocuklar. Ferit hocanın diplomatlarla ilişkisi vardı, galeri bir sığınak olduğu için ilk aşamada şu füze muhabbetine yeri saklanıyordu. Polis bile açılış olmadan bilmeyecekti. İlk başta Taylan’ı sadece birgün orada tutacaktık. Olaylar yatışıncaya kadar. Ama o diğer adam ölünce polis peşimizi bırakmadı.”
Yandaki bardağından bir yudum su aldı.
“Korkuyorduk. Ferit hoca bir bir avlanacağımızdan, faşistler tarafından bir bir sorgulanıp öldürüleceğimizden korkuyordu. Devlet, polis her yere sızılmıştı. Kimseye güvenemedik. Ama Tufan’ın ölümü kesinleşmeyince faşitler irkildiler. Adam da öldürülünce Tufan hala dışarda bir şeyler yapıyor korkusuyla sindiler.”
“Sizin korkuluğunuz oldu yani.”dedi gözleri dolu Su.
“Evet birkaç tane başka eylem de üstüne kaldı. Tufan’ı biliyorduk, bahçede gömülüydü ama diğerleri bunu bilmiyordu. Birkaç kişi daha sonra oraya gömüldü yine kavgalarda “kayıp” diye geçen kişiler.”
“Günün sonunda bir mit oluşturdunuz. Sizi ve atölyedaşlarınızı koruyan bir mit.” dedi Can.
“Evet karanlıklardan Tufan ve arkadaşları çıkar bize bir şey olursa durumu eşitler gibi bir mit. Belli bir süre olaylar en kızgın haldeyken işe de yaradı. Ölü arkadaşlarımız bizim canımızı korudu. Sonrasında hep dağıldık. Ya işi bırakıp başka yerlere yerleştik ya da yurt dışına kaçtık. Hayallerimizi de o galeriyle birlikte gömdük.”
“Peki ya babam?”
“Baban atölyeden değildi ve o anda orada bulunan Ferit hocanın bir arkadaşıydı. Ferit hoca acil şekilde onu atölyeye bağlayan tüm şeylerden kurtulmak istedi. Depo olarak atölyeyi babanıza sattı. Üstüne para bile verdi diye hatırlıyorum. Olaylardan haberi vardı ama ölümüne kadar demek her şeyi saklamayı başarabilmiş.”
“Mezar taşlarında niye isim yazmıyor?”
“Polis orayı bulursa ilk başta anlamasın diye. Ama isimsiz mezarlar olmasına da gönlümüz izin vermedi. Sonunda sadece bizim okuyabileceğimiz mezar taşları yaptık. Günlerce o depoda karanlıkta mezar taşlarını yaparken ağladığımı bilirim.
“Napıcaz peki şimdi biz bu atölyeyle?”
“Bilmiyorum. O dünya benim için otuz beş yıl önce öldü. Neler olabilirdi o atölye… Ne kadar modern güzel bir fikirdi. Annenizin sergisi büyük güzel bir açılış olacaktı. Ama sonunda o yer kimsesizler mezarlığı oldu.”
Akıllarına formaliteden bir sürü soru gelse de her şey gayet açıktı.Yaşlı adamı Su daha fazla üzmek, yarasını deşmek istemedi.
“Sağolun, Türkiye’ye geldiğinizde görüşelim sizinle tanışmak isterim.”dedi Su.
“Dışarıya çıktıktan sonra Türkiye’ye dönemedim. Hep bir travma olarak kaldı. Karıma ve çocuklarıma bile anlatamadım. Lütfen oraya dikkat edin.”
“Tamam Fuat amca seni daha çok yormayalım. Kendine çok iyi bak”. Yaşlı adamın ekranda bittiğini görmüşlerdi. Adam resmen gözlerinin önünde gamdan çökmüştü.
Ertesi gün galeriye giderek taşlara tekrar baktılar. İsimleri incelediler.
“Burayı böyle nasıl satıcaz? Kemikler falan ne haldedir acaba?” dedi Can.
“Satmak mı? Fuat amcayı duymadın mı? Faili meçhullerin yarısı bizim arka bahçede yatıyor. Derin devlet, kaybolan solcular ne ararsan var. Birkaç isme baktım zamanın sağcıları da var solcuları da. Sekiz tane taş var sekiz tane ölü demek bu. Bir bok yapamayız burayla.”
Can dişlerini sıktı.
“Sıçarım ölülere. Veririz parasını kazdırır çıkarırız.Ulan kaç para eder orası biliyor musun ne kadar değerli? Hayatımız kurtulur ulan.” dedi Can yılgın bir şekilde.
“Kurtulur mu dersin? Oranın açacağı eski davaların altında kalır, eziliriz. Bize bir mezarlık miras kalmış abi anla artık. En fazla resimleri satabiliriz o da para ederlerse.Onları bile satamayız nerden geldi der millet”
“Ya olmaz, olamaz bu kadar sonuna kadar geldik. O kasetleri bulmasaydık nolacaktı? Bilmeyecektik. Satıp çıkacaktık. Yine bilmiyor gibi yaparız.”
“Abi yapmayalım. Biliyoruz artık yani . Baksana durumumuza napıcaz.”
“Bir yolu olmalı ….bir yolu olmalı.”
Can ,Su’nun evindeki kanepede yorgun yatıyordu. Bu gece çok tartışmışlardı ama yorgunluktan bayılacak gibi olsa da uyku onu ziyaret etmiyordu.
Bir sığınağı yıkamaz veya duvarlarda çok dikkat çekmeden değiştiremezlerdi. Bu bir seçenek değildi. Sonra kemikleri bir kimsesiz mezarlığına taşıyıp arka bahçeye beton döküp olayların üstünü kapatmayı düşündü. Sonrasında da burayı satacaktı. Midesine bir kramp girdi, kendinden ve düşündüklerinden iğrendi.
Hem satıştan sonra birinin bu yıllardır kapalı olan yeraltı galerisi hakkında sorular sorması ne kadar zaman alacaktı? Faili meçhuller, Ferit hoca ve apar topar el değiştiren galeri arasındaki bağlantıyı kurmaları ne kadar sürecekti? Su’nun da vicdanı kendilerine miras kalan bu mezarlığı satmaya zaten el vermiyordu. Elindeki görüntülerle, belgelerle bir değil; üç tane belgesel çekebilirdi ama tüm çektiği videoları hayalleri gibi bir kenara bıraktı.
Gerçeğin ortaya çıkması ne demekti? Faili meçhullerin davaları tekrar açılacak, eski faşitler belki de öldürdükleri kelleler ve sıyrıldıkları günahlarla kalacaktı. Can sonrasında araştırmıştı, bağlantılı olmayan solcu ve sağcıların saldırılarında bu isimler geçiyordu. Bir bakıma sağcıların o dönem belli oranda sinmelerinin gerçekten sebebi incir ağacının altında yatan ölülerdi. Bu mit yıkıldığında ne olacaktı? Dönemin sağcılarının mutlak korkularının boş olduğunu görmeleri, ne gibi şeyler değiştirecekti? Bu soruların cevapları işte Can’ı uyutmuyordu.
İki sabah sonra yine bir uçakta meteliksiz olarak Can eski hayatına geri dönüyordu. Hayalleri bir hafta sürmüştü. Su yine ikinci sınıf çekim işlerine dönmüş ve sadece uyumak için zaman olduğu bir on günlük set işini kabul etmişti. Kız kardeşinin olanları unutmak istediği ve kaçtığı aşikardı.
Fuat amca ile konuştuktan sonra bu mezarı tekrar açamamışlardı. Mustafa ile anlaşmış girişe ince kötü bir beton dökmüşlerdi. Ona yerin anahtarını vermiş depo olarak kullanmasına izin vermişlerdi. Milyon dolarlık galeri şu anda hurda demirlerin konulduğu bir depodan ibaretti.
Bir gün belki onların çocukları yeterince zaman geçtiğinde o galeriyi tekrar açacaktı. Belki o zaman yeterince zaman geçmiş, her şey unutulmuş ve incir ağacı altında yatanlar dallarıyla tam kucaklamış
olurdu. Belki o zaman “yırtmış” olurlardı.
fotoğraf : thomas høyrup christensen
21.03.2021
burak katipoğlu



