
*Görsel: The Birds Movie, 1963, Alfred Hitchcock
Sol kolum sırt tarafımda dümdüz uzanmış, sağ kolum dirsekten kırık ve oluşan üçgene başım yerleşmiş. Sol bacağım dümdüz, sağ dizim karnımda. Başım sağa dönük, sol yanağım yastıkta. Bedenim zihnim için, yorgun bir günün ardından içine uzanılan ılık su dolu bir küvet kadar konforlu. Tüm kaslarım, kendilerine yüklenen işlevleri yerine getirmiş olarak bir okyanusa salınmış kadar rahat. Gelinimin tacına sıkılan parfümün kokusunun sindiği saçı bana doğru sürünmüş. Uçurumdan ayakları sallanan birinin, düşmemek için toprağı son avuçlama çabalarını düşündürüyor telleri. Sıvılarımızın buharlaşmasıyla odada ölümü ve yaşamı aynı anda soluyorum. Vücudu, ilk kez uyuyan bir yorganın içinde gizli. Elimi ardına uzatıp ağzının önüne götürüyorum. Parmaklarım ısınıyor ve rahatlıyorum. Hayatta. Doğuracak. İçine yaşam kaynağı bırakmışken ve çocuğum oluşmaya başlamışken, onun saç tellerinde bile ölümü görüyor olmamın sebebi, sinemadaki yirmi beş kare efsanesine benzer bir teknikle hayatımın ummadığım anlarında gözüme kapanan kapkara paravan. Evlilik sürecine girmemle birlikte temposu giderek arttı. İki vuruş arası oldukça kısa, şu an.
Şu an dünyanın en mutlu erkeğiyim. Varoluşun bana yüklediği nihai işlev olan varlığımı çoğaltmayı yerine getirdim. Bunu yüz elli santimetre boyum ve on santimetre penisimle yaptım. Ölçülerim genel geçer ikili ilişki standartlarının altında olsa da iki işlevden ilki olan varlığımı korumanın gereği olarak vücudum oldukça dinçtir. Tüm kaslarım dışarıdan bakınca görünür. Boyumu gizleyecek bir fotoğraf, dev bir güreşçi olduğumu düşündürebilir. Şu an çıplak gözle izleniyor olsam da gölgem arkamdaki apartmanın çatısına kadar uzuyor, arabamın farları bana vurunca. Varoluşun gereğinin zengin nicelikler değil işlevsel nitelikler olduğunu ve bunu içlerinde en iyi benim yerine getirdiğimi, arkamdaki uzun duvar resmediyor. Önümdeyse arabamla benim aramda ters ışıkta bir beyazlık parlıyor. Gelinliğin dışarıya örttüğü, birazdan bana açılacak yeni ağdalanmış pürüzsüz vücudun gölgesi üzerimde, gülümsüyor. Herkes bu Tanrıça’nın benim gibi kısa boylu ve tahmin ettikleri üzere küçük penisli birine kendini bu kadar cüretkârca sunmasına içerleniyor. Bunu, suratlarında erozyon oluyormuş gibi çöken mimiklerinden okumak çok kolay. Gelini belinden ve dizlerinden kavrayıp kucakladığımda hepsi kollarımdaki güce şaşıyor. Gelinim dudaklarıma yapışınca, açık kalan gözümle uzun süredir işlevsizleşmiş evlilik hikayelerini kapıyorum. Dilimi kurtarıp sinsice gülümsüyor ve peşimden sürüklediğim gelinimle apartmana giriyorum. İçeride onu indiriyor ve uzaktan kumandayla ışıkları kapatıyorum. Niceliğin algıyı yanıltıcı doğasını ve üstünlük sandıkları özelliklerin işlevsizlik sonucu garajda çürüyen bir araba hurdasına dönüşünü fark ettiren dramamı izlemiş olarak, kıç kıça yatmak üzere evlerine dönüyorlar. Bir eylemin hizmet ettiği amaç kavranamadığında elde sadece süreçten gelen haz kalıyor ve zamanla gelişen toleransla o da yok olunca gülmeye sebep bulunamıyor. Bu yüzden işlev önemsenmeli.
İşlev önemsenmediği için insanlar sevişmek için çocuk istemeyi beklemiyorlar. Ben bekledim, dolayısıyla o da; bildiğim kadarıyla. Yani çocuk yapmak için doğru zamanı beklerken beni aldatıp aldatmadığını bilmiyorum. Zaten, hangi birliktelikte bundan yüzde yüz emin olunabilir ki? Mümkün mü bir insanla her bir dakikanı bir arada geçirebilmek; mesai saatleri uyuşursa aynı evde anca birkaç saat denk gelinebilen evlilikler bile varken. Patronların, en değerli toplumsal bağ olan aile yapısını bozucu çalışma düzenleri kurmaları varoluşa karşı işlenen en büyük suç olsa gerek. Hatta işlevlerinden sapmış kurumlarla dolu medeni toplumlarda belki de daimî olan tek birliktir aile olgusu. Çocukları, dolayısıyla varoluşun yegâne işlevinin hedefini koruyucu ve sürdürücüdür. İşte bu yüzden aile kurumu içinde çocuk yapılıp refah bir yaşam sunulduğu sürece ebeveynlerin birbirlerine göğüs kamerası takıp her uyku öncesi o günün hızlandırılmış görüntüsünü izlemelerine gerek yoktur. Varoluş bizden aldatılmamamızı mı istiyor? Varoluş bizden ne istiyor? Varoluş bizden bir şey istiyor mu?
İstediğim her şey vardı çocukken. Tüm arkadaşlarımla neredeyse boylarımız aynıydı. Hiçbir sorum yoktu. Bir oyun seçip oynuyorduk ve hepimiz mutluyduk. Sorumluluklarımızsa her şeyi yaratan Tanrı’ya karşıydı. Onun isteklerini yerine getirerek ödüllendirileceğimizi sorgusuz kabul etmiştik. Zaman ilerledikçe boylarımız uzadı ve en az uzayan benimki oldu. Artık eşit değildik. Artık omzuma kollar atılmıyor, başım sıvazlanıyordu. Ne zaman almak istediğim şeye kolum yetmese şirin bir hayvan gibi izleniyor ve kahkahalarında boğuluyordum. İçlerinden biri ekrana atılıp hemen yardım ediyordu. Boyum kısa olduğu için yaşım ve aklım da küçükmüş gibi davranılıyordum. Oynayacağımız oyunları seçerken benim düşüncemin hükmü hiç kalmamıştı. Sadece beni aralarına almaları bile bir lütuftu onlar için. Ya bu lütfu kabul edecek ya da evime kapanacaktım. Eksikliğim umurlarında bile değildi. Artık aramızdaki ilişki ya benimle eğlenme ya da bana yardım etmeleri üzerineydi. Yardımseverlik dayanışma dozunu aştığında orada kibirden söz edilir. Onların iyilik sanarak gururlandığı bu kibirleri ve onlara göre kötü niyetli olmayan şakaları, içimde karşımdaki orduya Tanrı’yı da dahil ettiğim bir güç savaşı başlattı. Çünkü beni onlardan kısa yaratan oydu. Artık Tanrı’dan gelen de dahil olmak üzere bana gösterilen her şefkat, bir saldırıydı. İşte bu yüzden arabamın ışığında gelini kucaklayarak metrelerce yükseklikteki duvarda onları acıtacak bir tabloyu hafızalarına işledim. Onlardan aşağı kalır yanı olmayan, birçok yönden de üstün olan varlığımı zihinlerinde sabitledim. İçlerinde ateş yaktım ve benliklerini kül ettim. Geriye yapacakları nihai işlevi yerine getirmekten bir şey kalmamış olmalı. Kendilerini unutturacak kadar kendilerini kanıtlama hırsı şarj ettim onlara. Bu sayede, çocuk yapmak akıllarında bile yokken korunmayı bile unutup birbirlerine vahşice saldırmış ve uzunluklarını ilk kez bu kadar kullanabilmişlerdir. Şu anda benim gibi tatmin olmuş halde arkası dönük yatan karılarını izliyorlardır. Neden benden daha uzun boylu, daha büyük penisli oldukları halde benimki kadar güzel bir kadına sahip olamadıklarına içerleniyorlardır. Çünkü başarılı bir şirket yöneticisiyim. Bedenimle alay etmeleri kafamın içine odaklanmalarını sağladığı için entelektüel faaliyetlerde onlardan çok daha ilerideyim. Bir bütünün başına geçip tüm parçalarını tek tek tanıyıp, bütünü hedefine götürecek şekilde onları her birinin dahil olduğu işlevsel bir organizasyona sokarım; hepsini bu gece varoluşa hizmet ettirdiğim gibi. Oysa upuzun boyunları ve penisleriyle ne yapacaklarını bilemez hâldelerdi; ta ki az önce karılarını becerirken gözlerini kapatıp hayal ettikleri karımı görene kadar. Onların nazarında benim için yaratılmamış olanı özenle seçtim, kendimi devleştirmek için. Hepsinin zaten aşağı yukarı aynı olan tip analizini yaptım ve hepsine hitap edebilecek uzun bir kadın buldum. Kaslı vücudum, özgüvenli duruşum, başarılı kariyerim ve entelektüel romantizmimle onların penisinin uzanamayacağı kadar derinlerine girdim bir kadının ve bu özellikleri taşıyan bir adamın soyunun devam etmesi için tüm varlığını kullanımıma sunacak kadar kendinden vazgeçirdim. Şimdi Tanrı’sına tüm ibadetlerini yerine getirmiş bir kulun vicdani rahatlığıyla cennette uyuyor. Bugün herkes varoluşun sadece nihai işlevine kendini adamışken, kendini masaya vuran sadece benim. Çünkü çocukken herkesle eşit olmak varlığımı tehdit etmezken, kısa kalmamla başlayan sürecin sonunda eşitlik beni tatmin etmedi. Bu yüzden ben Tanrı’yım.
Tanrı olmaya, akranlarımla birlikte penislerimizin karşı cinse tepki vermeye başladığı zamanlarda bir okul tuvaletinde karar vermiştim. Ben işerken, Tanrı kendi yarattığına yukarıdan gülüyormuş gibi kahkahalar tükürüldü başımdan aşağı. Sese baktığımda tuvalet kabinimin kenarlarına tırmanıp başlarını uzatmış arkadaşlarımı gördüm. Hepsi minik bir serçe gibi ötmeye başladı, gördükleri şeyi ona benzettiklerinden. Tam tahmin ettikleri gibiymiş. Boyum gibi penisim de küçükmüş. O kadar küçük görünüyormuşum ki oradan, uçurumdan aşağı baktıklarını sanıyorlarmış. Uçurumun aşağısında minik bir serçe varmış. O kadar küçükmüş ki kendini yükseklere kaldıracak kadar kanatlarını çırpamıyormuş. Belki de kalkmış hali buymuş. Öyle değilse bile ne kadar büyüyebilirmiş? Tuvaletten çıktığımda artık bütün okul, pantolonumun içinde minik bir serçe beslediğimi düşünüyordu. Ben yürüdükçe arkamdaki gruba katılım giderek artıyordu. Ben hızlandıkça sürü çoğalıyordu. Kafam içinde onlarca serçenin hapsolduğu bir kafes gibi inliyordu. Her biri patlama uyarısının sonlarındaki bomba gibi ötüyordu. Keşke öyle olsaydı. Arkamı dönseydim, avucumu açsaydım, gösterseydim kumandayı ve hepsi sussaydı. İşte bu beni dimdik yapabilirdi.
Onlar kadar dikken, aramızda hiç sorun olmayan bir Tanrı tarafından bilinçli olarak yaratıldığımı düşünüyordum. Boyum ve penisim diğerlerinden kısa kalınca, hepsinin gözünde herkesten eksik birine dönüştüm ve her şeyi olduğu gibi bunu da yaratan Tanrı’ydı. Kendimi çoktan, uzunluk potansiyeli oldukça kısa olan bir bedenin içine girmişken bulmuştum. Eksik olmamın sebebi ben olamazdım. Böylece Tanrı’nın karşısına konumlandım ve hesap sordum. Cevap alamadım. Uzayamadım. Yapacak tek şey, geliştirdiğimde beni herkesin önüne geçirebilecek kadar kontrol altına alabileceğim bir yönümü bulmaktı ve bu da aklımdı. Çoktan düşünmeye başlamıştım.
Neden düşünmeye başlamıştım? Çünkü ihtiyaç duydum ve acı çektim. Giderdim ve mutlu oldum. Acı orada dururken yaşam, devam edilebilecek bir faaliyet değil. Ölümle acılara kökten çözüm bulabilmekse yeterince çıldırmayı ve çıldırış anında bu isteği gerçekleştirecek imkâna sahip olmayı gerektirir. Bu da bilinçli olarak o çıldırış anına kadar acıyı sürdürebilmenin mümkün olmamasıyla birleşince geriye tek çare mutlu olmak kalır; doğal süreç içinde ölene ya da irrasyonel bağlamda yaşamın acısı ölümün acısına üstün gelene kadar. Bundan dolayı acıktım ve yemek yedim. Canım sıkıldı ve oyun oynadım. Boyum kısa kaldı ve aklıma yöneldim. Bütün bunları ben yaptım, bendeki eksiklikleri tamamlamak için. Ben ihtiyaçları olan ve bunları giderme işlevini yerine getirmesi gereken bir canlıydım ve kendimi bulduğumda çoktan bu hâldeydim. İhtiyaçlarımı giderdiğimde alacağım sonuçsa varlığımı biyolojik ve sosyal olarak, en az diğerleri kadar değerli olarak devam ettirmekti. Ulaşmak zorunda olduğum mutluluk hâli ancak bu işlevler ve sonuçlar yerine geldiğinde hissediliyordu. Bütün bunların var olma sebebi neydi? Beden neden bir çocuğun doğumuyla sonuçlanacak bir karşı cinsle yakınlaşma içgüdüsü taşıyordu? Ben hangi ihtiyacı gidermek için var olmuştum? Var olan her şey bütün olarak bir ihtiyaç mıydı? Varoluşa ihtiyaç duyan ne olabilirdi? Olanların dışında kalan tek şeyin yokluk olduğu kabullenilirse ve olmayan bir şeyin de ihtiyaç duyması mümkün olmayacağından; varoluşun aynı anda hem kendisine ihtiyaç duyup hem de var eden ve bu iki eylemi ezeli ve ebedi sınırsızlıkta aynı anda uygulayan bir mekanizma olduğu sonucuna varabilir miydik? Evet! Varoluşa bulabildiğim, arkasında hiç boşluk bırakmayan tek açıklama buydu. Yapmam gereken belliydi. Varoluşu tanı, tanımıştım; işlevlerini kavra, var olmak ve çoğalmak; onları gerçekleştirecek kişisel stratejileri kur, Tanrısal hissetmek ve davranmak; geriye bu stratejiyi uygulamak ve acıdan kurtulmak kalmıştı. Henüz çoğalacak kadar olmadığımdan önce tehdit altında olan varlığımı ortaya koymalıydım.
Bir serçe. Üç serçe. Yedi Serçe. On üç serçe. Yirmi iki serçe. Sınıfım kadar serçe. Okulum kadar serçe. Kafamı soktukları kafes artık önümde. Bu sefer rahatsız etmiyor ötüşler. Askerlerim onlar, savaşa hazırlıyorum. Ölümün, dağılımın, cezanın kaynağı ateşin en iyi taşıyıcılarından biri püskürtücü şişede. Kafesin etrafında ölüm dansı yapıyorum. Döndükçe yok oluşun zerrelerini uçuruyorum. Kuşlar serinliyorlar, tüyleri parlıyor, bir an önce kapının açılmasını ve uçmayı bekliyorlar. Kanatlarını çırpıyorlar ve birbirlerine çarpıyor. Tüyler sürtündükçe yayılıyor koku. Varoluşumun parfümünü solumaya, kafesin içini gizleyecek örtüyü üzerine kapatmamla ara veriyorum. Kısacık kollarımla zorla kucakladığım yükümü benden öte öfkem taşıyor. Öfkem kuşların kanatlarında, kafes beni uçuruyor. Ders bitmek, okul dağılmak üzere. Yokluğum hissedilmiş midir bilmem ama varlığım birazdan kalplerindeki kraterlerden fışkıracak. Okul bahçesine konmamla kapılar kaçılıyor. Bugünün de bir önceki günden hiçbir farkı olmadığını sanan onlarca öğrenci, yere koyduktan sonra önüne geçip durduğum belirsizliği görünce meraklanıyorlar. Bedenim arkamdakini kapatamayacak kadar küçük ki zaten görünmesini ben tercih ediyorum. Çünkü o benim silahım ve savaşmaya geldiğim ordunun tüm askerleri artık önümde. Parmaklarımla, tutmak için herhangi bir uzunluk gerektirmeyen örtüyü kavrayıp kafesin etrafında dönüyorum. Önce sesler yakıyor kulaklarını. Merakları tedirginliğe dönüşüyor. Cebimden bir kibrit çıkarıyorum. Tedirginlikleri korkuya dönüşüyor. Kafesin kapısının kilidini indiriyorum ama açmıyorum. Daha zamanı var. Çakıyorum kibriti, sönmesine ramak kalana kadar hepsiyle tek tek göz göze geliyorum. Hepsine ayrı ayrı varlığımı dayatıyorum. Hepsinin korkusunu ayrı ayrı dehşete dönüştürüyorum. İçinizdeki dehşete yaşam veren bu küçük, benim! Kibrit tam sönecekken kafesle buluşuyor. Alev topuna dönüşen kafesten uzaklaştığımda kapı açılıyor. Alev topundan teker teker ateşten kuşlar saçılıyor. Boyları upuzun ama kuşlar daha da yüksekte. Gözlerim yerinden çıkıyor, kanatlar açıyorlar, kuşları da aşıyorlar ve her şeyi yukarıdan izliyorum. Düzenli ordu dağılıyor; birbirlerini itiyorlar, birbirlerine bağırıyorlar. Kıvılcımlar saçılıyor, saç diplerine düşüyor, elbiselerini delip geçiyor, kollarında siyah noktalara dönüşüyor. Annelerini, babalarını çağırıyorlar; kimisi bayılıyor, eziliyor, kimisi kayıp düşüyor. Kuşların ağıtları okul bahçesini inletirken dudağımın kenarındaki yükseliş gözlerimi bile aşıyor. Gururumun da görme yeteneği kazanması iskeletlerin düşüşüne yetişiyor ve filmin sonuna tanık oluyor. Etkilemek, kontrol etmektir ve bir bahçe dolusu canlının benim kontrolümde hayatı bitiyor. Zirveden aşağı bağırıyorum. Buradayım!
Evimdeyim. Ait olduğum yerdeyim. Şu an dünyanın en mutlu erkeğiyim. Varoluşun bana yüklediği nihai işlev olan varlığımı çoğaltmayı yerine getirdim. Bunu yüz elli santimetre boyum ve on santimetre penisimle yaptım. Penisim ilk kez bir kadının içinde yüzdü. Islak olmasına rağmen yaşam barındırmayan bir gezegendeki denize ilk hücreyi bıraktı. Başını çıkardığındaki hâli neydi öyle? Sekse dair her şey bir şekilde duyulur ya da karşılaşılır. Pornografik filmlerde böyle bir şeyle karşılaşmamış olmam normal. Pornografik filmlerde on santimetre penis de yok ama bende var. Beden eğitimi dersinde soyunma odasında sınıfın tüm erkekleri, penisleri inikken bile benimkinden uzun olduğunu göstermek için külotlarını indirdiklerinde de görmedim böylesini. Gözüme inip duran ve ortalık aydınlansa bile hiçbir şey görünmeyecekmişçesine yokluğa boğan şu paravandan bir parça kopmuş ve sarmıştı yüzeyini. Hayır, çıktığı yerden bulaşan bir katran değildi bu. Derimin altındaydı kaynağı. Kanıma katılmış bir karalık da değildi. Sanki bir filtre vardı penisimin girişinde ve kanda yaşama dair ne varsa filtreleyip onu saf hiçlik olarak doldurmuştu içeri. Gelinim içine alır almaz titremiş ve çok soğuk demişti. Sarılıp ısıtmıştı derimi ama ya içi? Acaba rengi hâlâ simsiyah mı? Hayır. Normale dönmüş küçüldükçe. Önemi yok çocuğum olacaksa. Olacak mı? Bir kere daha yapıp işi sağlama mı alsam? Uyanık mısın? Nasıl hissediyorsun? İçinde bir hareketlilik duyumsuyor musun?
Uykusunda bu kadar duyarsız olması normal mi? Hep mi böyle yoksa bu ana mı özel? Onunla ilk gecem olduğundan bilmiyorum. Omzuna dokunuyorum. Hafifçe vuruyorum. Ensesini okşamak için saçını kenara çekiyorum. Parmağım bir yanardağa dokunmuşum gibi yanıyor. Ensesinde dövme mi vardı? İlk kez görüyorum. Direkt işleve odaklandığım için vücudundaki detayları fark etmemem normal. Alev almış uçan bir serçe. Tekrar dokunuyorum ve deri altında ateş varmış gibi tekrar yanıyorum. Panikle dizlerimin dikiliyor ve yorganı yavaşça sıyırmaya başlıyorum. Tüm vücudu mu dövmeli? Dövme el yakar mı? Dövme değil bunlar? Bunlar ne? Açıklık kalçasına doğru genişledikçe serçeler yoğunlaşıyor. Isı artıyor. Bir noktada bu sıcak hava dalgası elimi neredeyse eritecek oluyor ve refleksle yorganı tamamen savuruyorum. Kalçasından aşağıya da uçuşuyor sürü. Bir noktadan dağılıyor ve orası görünmüyor. Göremediğim o kaynağa en uzak ve serçelerin henüz ulaşmadığı bir soğukluk arıyor, saçları ve ayak uçlarından tutup sırtüstü deviriyorum. İstemsiz bir çığlıkla dizlerimde ayaklarım varmışçasına geri geri adımlar atıyor ve yataktan düşüyorum. Örümcek adımlarla yoluma devam edip beni korumasını ister gibi sırtımı duvara dayıyor ve tekrar iki ayak üstüne kalkıyorum. Bacaklarının arası bitmiş bir orman yangını sonrası sönmeye yüz tutmuş bir ağaç gibi pütür pütür dökülüp uçuşmaya başlamış odada. Vajinası yaktığım kafesin kapısı. Açılmış kilidi penisimle. Fışkırmış serçeler yana yana, içinde özgürlük vadedilen bir bedene. Dört bir yana uçmuşlar deri altındaki damarlarda. Simsiyah kandan çizikler tüm vücuda ölümün dövmesini yapmış. Hareket ediyorlar. Dolaşım sistemiyle tüm bedeni dolaşıp gözlerine doluyorlar. Gözleri simsiyah. Gözleri hiçliğe bakıyor. Hiçliğin içinde serçeler ötüyorlar. Vicdanım tüm yaşamımı bir alfabe gibi bana öğretiyor ve ne söylediklerini anlıyorum. Biz buradayız!



