öykü

kayıp – mehmet yazan

Bir insana, onu öldürebilecek kadar kızdığınızda bile bu öfkenizin yaklaşık beş-altı dakika süreceğini duymuştum. Bu yüzden yerde kıvrılıp başımı kollarımın arasına sıkıştırdığımda, ardı ardına vücudumun çeşitli yerlerinde patlayan bu kahrolası yedi adet cücenin akıl almaz tekmelerinin sonsuza dek sürmeyeceğini biliyordum. Edindiğim bu gereksiz bilgi, baharın gelmesiyle, Kaleiçi’nin yıkık harabe evlerinin bahçelerinde, yıllardır ayakta kalabilen turunç ağaçlarının her bir dalında neredeyse binlerce açmış, beyazı sarısına karışan turunç çiçeklerinin burnuma gelen o tuhaf baş döndürücü kokusuyla beraber bir nebze de olsa rahatlatıyordu içimi.

Gecenin bir vakti, Kaleiçi’ndeki Aralık Sokağının ortasında yedi adet cüce tarafından ölesiye tekmeleniyordum. Ve üstüne üstelik hepsi öfkeliydi. Cücelerin bu kadar kuvvetli olduklarından o ana dek haberim yoktu. O kadar iyi kapaklanmama rağmen dudağımı patlatıp, dişlerimi kırabilmişlerdi.

Tekmelerden fırsat buldukça kafamı kaldırıp, az ötede beni öfkeli gözleriyle izleyen, gözlerine iyice baktığımda acıma duygusunun zerresine denk gelmediğim eski sevgilim Zeynep’e bakıyordum. Bu cüceler onun arkadaşlarıydı ve Zeynep bu götten bacaklı ibnelerin pamuk prensesi olmuştu. Ben ise zavallı prens. Tek farkımız, prensesi ayık olmasına rağmen zorla öpmek istememdi. Bunu neden yaptığımın çok bir önemi yok aslında ve ne kadar içtiğimin de… Sarhoştum ve sebepsizce terk edilmiştim. Derinlerimde hissettiğim acıyı, yediğim dayağın acısıyla bastırmaya çalışıyordum. Abimin deyimiyle pasif intihara teşebbüs etmiştim.

Birden durdu tekmeler. Yerde bir süre daha kapaklanmış hâlde bekledim. Yavaşça saatime baktım. Daha beş dakika dolmamıştı. Yorulmuş olmalılar diye düşündüm. Ne de olsa cüceydiler. Bacak boyları kısaydı. Sarf ettikleri çaba, sıradan bir adamınkinin iki katı olmalıydı. Ben de yorulmuştum. Hafifçe parmaklarımı dudağıma ve burnuma götürdüm. Kanın sıcaklığını hissedip geri çektim. Tekrar kafamı, bu sefer daha da güvenli olduğuna inandığım biçimde sıkıca kollarımın arasına gömdüm. Bir süre daha pozisyonumu hiç bozmadan bekledim. Başka tekme gelmedi. Bitirmişlerdi. Hafifçe kafamı kaldırıp Zeynep’e baktım. Üzerinde uzun kırmızı elbisesiyle beraber ağır adımlarla bana doğru yaklaştığını gördüm. Az önce gözlerinde yanan, sanki Çıralı’nın alevi gibi sonsuza dek sürecek o öfke yitip gitmişti. Tebessüm sarmıştı şimdi tüm bedenini. Her zamanki gibi çok güzeldi. Bahar yelinde o az önce burnuma gelen, eşsiz turunç çiçeklerinin kokusunu duyumsayabiliyordum üzerinde. Yanıma gelip elini uzattığında daha da bir belirginleşti yüzündeki tebessüm. Buyurgan ama bir o kadar da nazik; “Kalk” dedi. “Kalk hadi dans edeceğiz.”

Gülümsedim. Kan revan içinde kalmış ağzım ve burnumla, kırık dişlerimle nasıl göründüğümü önemsemeden gülümseyip uzattım elimi. Az önce bana o öldürücü tekmeleri savuran o bacağını siktiğimin yedi cücesi, şimdi etrafımızda bir çember yapmış ve her biri eline bir enstürman almış, Miserlou’yu çalıyorlardı. Dördünün elinde viyola vardı. İkisinde kontrbas, sonuncusunda ise keman.  Müziğin girmesiyle beraber, sokak lambasıyla aydınlatılmış karanlık sokağının tepesine, yani bizim tepemize nerden geldiğini anlayamadığım kan kırmızısı yapraklar dökülmeye başladı. Kim Ki Duk filminin bir sahnesinde gibiydik sanki. Yapraklar dizlerimize kadar geldi nerdeyse. Yaprağın kırmızısı, elbisenin kırmızısı, suratımdan akan kanın kırmızısı, hepsi aynı tondaydı. Sokak lambasının ışığı bile kırmızıydı artık. Tüm aralık sokak, tüm Kaleiçi, belki de kainat… Her yer kıpkırmızıydı. Müziğin bitmesine yakın Zeynep’in dudaklarına tekrar yapışıp geri çektim kendimi. Şimdi onun da ağzı yüzü kan revan içindeydi artık. Kırmızı, kan revan yapraklarının arasından süzülüp uzaklaşırken, kulağımda hala Miserlou’nun tınısı vardı.

Karanlık sokağının köşesini döndüğümde Gültekin’i, duvarın dibine oturmuş elindeki anzarotunu kafasına dikerken gördüm.  Beni görünce ayağa kalktı. O her zamanki sakinliği yüzünde, yıllardır durduğu yerde duruyordu.

“Fena harcamışlar” dedi.

“Evet fena harcadılar.”

“Canın yandı mı çok?”

“Epey.”

“Yardıma gelmediğim için kızgın mısın?”

“Hayır değilim. Hem gelsen de bir şey değişmezdi.”

“Olsun. Yine de gelmem gerekirdi.”

“Önemseme.”

“Seni beklerken çok canım sıkıldı burada. Keşke gelseydim.”

“Can sıkıntısı insanı diğer canlılardan ayıran en temel özelliğidir.”

“Nasıl yani?”

“Hiç canı sıkılan bir hayvan gördün mü hayatında, ya da bir ağaç, çiçek, kuş arı, zürafa?..”

“Haklısın. Görmedim.”

“Hayatı cehenneme çeviren bu can sıkıntısı işte. Savaşların, doğa katliamları ve daha birçok kıyımın nedeni işte bu can sıkıntısı.”

“Bir şeyleri değiştirmeye çalışmamamızın nedeni de bu can sıkıntısı.”

“İnsanoğlunun en büyük felaketi de bu yanılgı zaten. Bir şeyleri değiştirmeye çalışmak… Bunun nedeni de tamamen can sıkıntısı. Kadın evinde otururken birden canı sıkılır ve koltuğun yerini değiştirir. Adam akşam eve geldiğinde gider yine aynı koltuğa oturur, aynı televizyonu izler. Aynı televizyonda aynı haberleri, aynı programları… Her şey aynıdır aslında. Kadın, belinin ağrısıyla kalır sadece.”

“Bu kadar basit yani?

“Bu kadar basit. Değiştirmek yerine var olanı korumak gerek. Her şeyden önce aklımızı.”

 “Şarap almaya gidelim mi?”

 “Olur” dedim. “Gidelim.”

Çarşıya çıkan dik yokuşun hemen başlarında burnuma yine o turunç çiçeklerinin kokusu geldi. Taptaze, sapsarı turunç kokuyordu her biri. Gözle görünecek kadar keskin bu koku, içimi ferahlatmaktan ziyade midemi bulandırdı bu sefer. Elimi duvara yaslayıp kusmaya başladım. Ağzımdan, burnumdan gözlerimden, insanlığımdan, her yerimden kanla karışık kusmuk akıyordu. Yokuştan limana dek akıp, denize karışıyordu. Az ötemde cılız mı cılız, çirkin mi çirkin bir kız iki gram daha enjekte edebilmek uğrana damarına, vücudunun pazarlığını yapıyordu. Adamın teklifini beğenmemiş olacak ki küfrediyordu durmadan.

“Sen o paraya git kendini sik. Çulsuz sümsük!”

Denizi kusmuğumla ve kusmuğuma karışmış kanımla doldurana dek boşalttım içimi. Gültekin’le kol kola girip zar zor tırmanmaya başladık tekrar o dik yokuşu. Az önce müşterisini defeden cılız, kolları mosmor olmuş kızın önünden geçtik. Bir iki adım uzaklaşmıştık ki bağırdı arkamızdan.

“İkinizle tek gece 200 lira. Ne dersiniz?”

Durduk bir an. Ceplerimizi yokladık.

“O kadar yok üzerimizde” dedim.

“İyi gidin birbirinizi becerin, pis sarhoşlar” dedi.

Birazdan başlayacak yağmur sadece yoldaki kusmuğu değil turunç çiçeklerinin naif kokusunu da alıp götürecekti.

mehmet yazan

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu