öykü

kalp kırmanın incelikleri – murat emre çakmak

Ve ben, o suya düşürülen çürüklerden biriyim. Farkım mı ne: ben hiçbirinizin hayatına dokunmadan gidiyorum. Düştüğüm suyu bile kirletemedim üstelik. Daha yeni yeni kulunçlarım açıldı; önceleri maddeye bağımlı olmanın alışkanlığıyla nihayet içimin tamamen dolabilmesine verdiğim panik, artık yerini görünmezliğin ya da bütünün içinde eriyip gidebilmenin huzuruna bıraktı.

Ölümüm öyle büyük bir ses getirmedi. Annemin rahatsızlığı nedeniyle memlekete gitmem gerekiyordu ve çalıştığım yayınevindekilere birikmiş yıllık izinlerimi kullanmak zorunda olduğumu söyledim. Yaklaşık otuz gün iznim birikmişti ve bu süre ameliyat sonrası nekahat döneminde annemin yanında olabilmem için yeterliydi. Patronum her zamanki gibi hepimizin ailevi sorunları olduğunu kendi hayatından örnekler vererek açıkladı ve bu sorunları yaşayan aile üyelerinin yanında olmak yerine -mistik bir misyonmuşçasına- işine dört elle sarılmasını övdü. İkna çabalarının işe yaramadığını görünce yayınevi için çok kıymetli zamanlardan geçtiğimizi ve işleri aksatmamak adına; izinlerimi kullanmak istediğim taktirde yerime birini bulmak zorunda kalacağını söyledi. Annemin rahatsızlığını öğrenmeden iki gün önce Youtube’dan sevdiklerimize ömrümüz boyunca ne kadar vakit ayırabildiğimizle ilgili bir video izlemiştim. Terazinin manevi kefesi daha ağır bastı ve süreç sonunda hala dönebileceğim bir işim olup olmadığını öğrenmek için onları arayacağımı söyleyerek oradan ayrıldım. Eve gittikten kısa bir süre sonra bu dünyadan da ayrıldım.

İnsanların Instagram gönderilerinde “bu metin hayatımı değiştirdi,” deyip kamera arkasında cebine koyulan paralardan bahsetmeyerek reklamını yaptığı birçok kitabın editörlüğünü yaptım. Sadece sosyal medyadan gençlere ulaşmakla kalmadılar, en çok izlenen televizyon programların öncesinde benim de bir ucundan tuttuğum bu kitapların yazarları boy gösterdi. Eh kolay değildi, onlar da kendi alanlarında köşe kapmaca oynuyordu, parası varsa yancıkta, göstermeliydi boy ekranlarda. Ama işin içyüzünü ben biliyordum; o metinlerde bırakın hayatları iyileştirmeyi, dişe dokunacak hiçbir şey yoktu. Noktasını, virgülünü özene özene ben koymuştum. Onlara nokta koymuştum ya, benim hayatımda nokta koyabildiğim hiçbir hevesim yoktu. Hepsi yarım kalmıştı. Virgül derseniz o da değil, virgülden önceki son hecenin zorunlu yüksek tonu insanları devamını duymak için beklentiye sokar, tonumun yükselmesine hiç izin verilmedi. Sorular da soramadım. Benim hayatım üç noktayla bitti. Yeryüzü ile gökyüzü arasında, bir boşlukta kaybolup gittim.

Yayınevindekilerle vedalaştıktan sonra eve döndüm. Ayaküstü bir sandviç hazırladım ve onu çok sevdiğim bir komedyenin podcast programının “Kalp Kırmanın İncelikleri” isimli yeni bölümünü dinlerken yolda midem bulanmasın diye kendimi zorlaya zorlaya yuttum. Yatak odasına valizi hazırlamak için gittim, gardırobun üstünde fermuarı açık olan valizi çekmek için parmak ucumda doğruldum. Açık valizden üstüme yayınevinin çıkardığı ve satış rekorları kıran kitaplar düştü, hepsi arkadaşlarımındı. Bir dönem aynı çalışma masalarında başkalarının kitapları için uykusuz ve yorgun gecelerce süren mesailere kalmıştık. Sonra onlar kendilerini pazarlamayı öğrendi. Eve gidecek yol paramın kalıp kalmadığını soran o arkadaşlarım artık insanları da açık bir kitap gibi okuma yetisi kazanmıştı. Sıra onlara gelmişti. Arkadaşlarım televizyonlardan, radyolardan, sosyal medya ve gazetelerden hatta şehrin en zengin semtlerindeki apartmanların en uzak mesafelerden görünen reklam panolarından kafama düşerdi ya şimdi de aceleden kütüphaneye yerleştirmeden kaldırdığım valizin içinden düşmüşlerdi. Otuz iki yaşındaydım, her yaşıma bir tane düşebilecek sayıda kitabın ortasına yavaş yavaş çömeldim. Soldan bir ince sızı vuruyordu, dedim ya üç noktayım, duman gibi boşluğa dağıldım.

O gece bedenim soğudu ve kaya gibi sertleştim. İncelikler yüzünden aldığım darbeleri yumuşatacak bu sertliğe daha önceden de sahip olmak isterdim ya neyse. Şiştim, koktum ve rengim değişti. Bir ölü olarak arkadaşlarımın yaşarken geçirdiği evreleri yani ulaşamadıklarımı artık ben de yaşadım. Dokunamadan, dokunulmadan geçtiğim hayatta ne zaman kırılsam kanatları altında huzur bulduğum insan geçirmez evimdeydim.

Bana kalsa hiç çıkmak istemezdim de yedinci gün de benden haber alamayan abimin memleketten arayarak yaptığı ihbarla evime gelen polis cesedimi buldu. Sonrasını en önce dedim, yukarıda, suya düşürülen çürük hikayesi. Bu arada sanırım polis aynı zamanda senelerdir özenle sakladığım yazılarımın olduğu dosyayı da buldu.

Üniversitede Mukadder Hocam söylemişti: “modernleşme sürecinin başlangıcında mezarlar şehir mekanlarından ayrılmaya başlamış, çalışan adama o süreci aksatacak hiçbir melun bulaşamasın diye.” Elbette bir suçlu olarak hapse atılma ihtimaliniz her zaman var. Yahut insanlarınız aklı başında olduğuna karar verdiği adamların koyduğu kurallara uyamadığınızda size deli damgası vurabilir. O adamlar ki Atlas gibi yerle gök arasındaki direğin devrilmemesi için çabalar ama insanlar bunun bir ceza ve geçici çözüm olduğunu görmez. Nihayetinde çemberin dışına sürülen siz olursunuz. Hapiste ya da akıl hastanesinde olup olmamanız dahi önemli değil. İkisinden de kurtuldunuz diyelim, bu sefer de ölüm sizi bu yaşamın hay huyundan sürgün edecek. Yani benim en başında yaşadığım bu hatırlanmama hali, yaşamın hep akan tarafında olup çürükleri suya düşürme isteğinizin vebali olarak sizi de bulacak. “Öldükten sonra ne anlamı var ki,” derseniz; siz silinen olurken suçlu, akıl hastası ya da amiyane tabirle “o çürükler” istatistiksel olarak sizden daha fazla anılacak. Onların fikirleri kafa bulandırıp ufuk açacak ya da yol kapayıp yol gösterecek. Siz ufak anların kahramanı olurken onlar yaşamın ebediyetini kana kana içecek. Aklımızda bulunsun, ben mesela bunları hiç unutamıyorum.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu