öykü

cuma reçeteleri / bölüm 8: emanet omuzlar – ramazan çetin

Dünya kendi etrafında değil de sanki bir cenaze arabasının tekerleği etrafında dönüyordu o gün. Gökyüzü, rengini çoktan kaybetmiş bir mürekkep lekesi gibi şehrin üzerine yayılmıştı. Cuma günüydü. Hastanenin o bildik, kesif ilaç kokulu koridorlarından sıyrılıp arka tarafa, bahçenin kuytusuna doğru yürüdüm. Orada, rutubetle kararmış duvarların arasında morgun kapısı duruyordu. Kapının hemen önünde, tekerlekli metal bir sedyenin üzerinde sıradan, tahta bir tabut… Kapı aralıktı. İçeriden sızan o keskin, ruhsuz soğuk hava bir tokat gibi yüzüme çarptı. Etrafta ne bir ağlama sesi vardı ne de telaşlı bir kalabalık. Sadece bir sessizlik; ağır ve yapışkan. Biraz ötede, sırtını soğuk beton duvara yaslamış yaşlı bir adam gördüm. Omuzları çökmüş, başı göğsüne düşmüştü. Sanki dünyanın bütün yükünü o eski ceketinin altında taşıyordu. Yanına yaklaştım, sesim boşlukta tuhaf bir yankı yaptı: “Yakınınız mı?” Başını yavaşça kaldırdı. Gözlerinde ne öfke vardı ne de taze bir yaş; sadece uçsuz bucaksız bir kabulleniş. Dudakları titredi, “Oğlum,” dedi. Sesi o kadar derinden geliyordu ki sanki bir kuyunun dibinden seslenmişti. Sonra sustu, bakışlarını tekrar ayakkabılarının ucuna sabitledi. O sırada kapıdan beyaz önlüklü, yorgun bakışlı bir görevli çıktı. Tabutu tek başına itmeye çalıştı ama sedyenin tekerleklerinden biri zemindeki o sinsi çatlağa takıldı. Metalin metale sürtünme sesi kulak tırmalayıcıydı. Görevli doğruldu, etrafına bakındı, çaresiz gözleri benimkilerle buluştu. “Bir yardımcı olur musunuz?” Hiç düşünmeden yanına gittim. Tabutun diğer ucundaki soğuk metali kavradım. Birlikte yüklenip o takılan tekerleği kurtardık. Yavaş adımlarla ilerlemeye başladık. Koridor o kadar uzundu ki bitmeyecek sandım. Ayak seslerimiz ritmik bir tempoyla duvarlara çarpıp geri dönüyordu. Yolun ortasında elinde paspasıyla temizlik görevlisi bir kadın belirdi. Bizi görünce duraksadı, yüzünde anlık bir keder belirdi. Hemen kovasını kenara çekti, ellerini önlüğüne silip sessizce sedyenin ön tarafına geçti. Bir ucundan da o tuttu, yön verdi. Üç yabancı, bir tabutun etrafında kenetlenmiştik. Kimse konuşmadı. Sadece adımlarımızın sesi ve o metal tekerleklerin bitmek bilmeyen tıkırtısı eşlik etti gidenin son yolculuğuna.  Sessizliğimiz, morgun o izbe koridorundan dışarıdaki cenaze arabasına kadar uzandı. Tabutu aracın soğuk metal zeminine sürterek yerleştirdik; o kemik sızlatan gıcırtı, yaşlı adamın iç çekişine karıştı. Şoför kapıyı örttü, biz de arkadaki dar koltuklara iliştik. Şehir, camların dışından akıp gidiyordu ama sanki biz duruyorduk da dünya üzerimizden geçiyordu. Yol boyu tek bir kelime dahi edilmedi, sadece motorun uğultusu ve arada bir dikiz aynasından bize bakan şoförün gözleri vardı. Nihayet taş duvarlı, avlusu çınar ağaçlarıyla gölgelenmiş bir caminin önünde durduk. Arabadan indik. Görevliyle birlikte tabutu tekrar omuzlayıp avlunun ortasındaki musalla taşına doğru yürüdük. Tabutu o beyaz mermerin üzerine bıraktığımızda çıkan tok ses, sanki bir devrin kapanış ilanı gibiydi. Yaşlı adam taşın başına geçti, elini tabutun üzerine koydu. O an mermer mi daha soğuktu, adamın yüreği mi, yoksa içindeki canın yokluğu mu ayırt edilemiyordu. Üçümüz orada, mermerle ahşap arasındaki o ince çizgide, vaktin gelmesini beklemeye başladık. Tabutun üzerindeki koyu yeşil örtünün ortasında, gümüşi harflerle “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” yazıyordu. Rüzgâr estikçe kumaş hafifçe dalgalanıyor, harfler mermerin üzerinde sanki birer canlıymış gibi kımıldıyordu. Yaşlı adam, o kutsal cümleye değdirdi parmak uçlarını; sanki teslimiyeti o harflerin arasından damıtıp ruhuna akıtmak istiyordu. Geldikleri yer belliydi, dönecekleri yer de.

Topraktan geldik toprağa gideceğiz.

ramazan çetin

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu