öz-atama – alpay eglenen

Banliyö trenindeydim az önce. Liseye giderken de binerdim. Bölümüm güzeldi. Mezun olur olmaz işim hazır olduğundan aile içinde de saygı görmekteydim. Sağlık memuru olacaktım, fena mı? Ölene kadar garanti para. Benim gibi binlercesi, milyonlarcası var diye geri çevirdim. İçimde başka bir kafa vardı. Bir kişisel gelişimciden ve ardından çok yerde duyduğum, kime ait olduğunu bilmediğim bir söz hiç çıkmıyor kafamdan. Ya herkesin yaptığını en iyi sen yap ya da hiç kimsenin yapmadığı bir şey yap. Demek ki içten içe bunu uyguluyormuşum.
Futbol oynardım mahallede, fiziğim zaten küçüktü ve bir iyi bir kötüydüm. Derslerim de bir noktaya kadar iyiydi ve sonra tökezledim. Din üzerinden yürüyeyim dedim, Allah katında herkes eşitti. Nasıl olunurdu en müslüman? Yani bir türlü sıyrılamadım toplumdan. Hep vasattım, arada kaynayıp durdum ve asla tatmin olmadım. Sanat yapmalıydım, evet. Çünkü sanatta rekabet yoktu. Bir sanat eserini diğerinden daha üstün kılabilecek hiçbir genel geçer kriter bulamazsınız. Sanat ne, o bile meçhul. Belirsizlik farklı olma kompleksimi besliyordu. Beslemez olaydı. Vasat olan ya da sıradan olanın zirvesine çıkan; hatta dibinde olan bile bir şekilde talep gördü. Tüm çevrem çalıştı, birçoğu evlendi, çocuk yaptı. Ben yazdım, yazdım, yazdım, çok az kişi okudu. Düşündüm, düşündüm, fikirlerim para etmedi. Çünkü her yerin bir yerinde beni yapacaklarımdan bağımsız beceriler üzerinden yarışa sokmak istediler ve talep görmem kazanmama bağlıydı. Ticarette bir malın üretiminin devam etmesi ona olan talebe nasıl bağlıysa, bir insanın bu toplumda yaşama devam etmesi de buna bağlıydı. Keşke arkasından küfredilen ama mecburiyetten de hizmet alınmak zorunda kalınan bir tesisatçı falan olabilseydim.
Şimdi ne yapıyorum? Efendim, felsefi danışmanlık denen bir meslek var, ben de uzman felsefeciyim ama talep yok. Çevremle düz sohbetlerim bile ucundan kıyısından buna kayıyor. Bir avukat danışma ücreti için bir sürü para alırken ben bedavadan sohbet ediyorum. Evinizde hiç sorun olmadığını düşündüğünüzde, buna dair bir düşünceniz bile olmadığında belki bir anda evinize girip orayı burayı düzelten bir usta olduğunu düşünün, aynı öyleyim. Benim ne yaptığımı bilmeyen, buna ihtiyacı olduğundan bile bihaber insanların kafalarına dalıp verimli sohbetler gerçekleştiriyorum. Karşı taraf o verimin farkına varıyor ya da varmıyor. Vardığında kabul ediyor ya da etmiyor. Etse de bunun paraya değer bir şey olup olmadığından şüphe duyuyor. E gönülsüz verilen parayı da ben alamıyorum. Para zaten isteyemiyorum.
Yani efendim, benim işim aslında devletlik. İmam atayıp orada burada danışman olarak ofis açıp koyacağına felsefecileri atamalı felsefi danışmanlık için. İnsanlar gündelik hayatlarında herhangi bir konu hakkında yetkin biriyle sohbet etmeye para vermez çünkü, karnı aç milletin, buna nasıl para ayırsın, bunu devlet finanse etmeli. Felsefe bilimin temelidir, medeniyetin temelidir, kalkınmanın, ilerlemenin ilk adımı düşüncedir. Ayrıca felsefe salt düşünce değil, teoriyle pratiği uyumlu hale getirebilme becerisi içerir. Yani istediğimiz kadar inkâr edelim, matematik nasıl hayatın her alanında farkında olmadan kullanılıyorsa felsefe de gündelik hayatta herkes tarafından ucundan kıyısından sürekli yapılıyor fakat yanlış yapılıyor. E temel yanlış olunca da çarpık kafalar, çarpık bedenler, çarpık hayatlar ve çarpık toplum kaçınılmaz.
Kısaca efendim, popülizmin talepleri değildir bir şeyin değerini belirleyen, olmamalıdır. Ben değerliyim, farkında olmasanız da. Farklılık kompleksim toplumun iyiliği söz konusu olduğunda devre dışı. Benim gibi bir sürü kişinin var olmasına ve birlikte çalışmaya can atarım. Ama şimdi bahsetmesi çok uzun sürecek birtakım veriler eğer doğruyu gösteriyorsa, bu ülke insanı bu kafa yapısıyla ne bana hak ettiğim değeri doğrudan verecek ne de kendisi ilerleyebilecek. Kendi kendilerine akıllanmaları mümkün görünmediğine göre kendi standartlarına göre çoğunluğun dibe vurması tek çare. Felaketler onları bekler ve yetmezse şiddet artar.
Bu ülkenin kurtuluşu ben ve benim gibilerin değer görmesine bağlı çünkü ancak bizi fark edebilecek kadar derin zihinler çoğunlukta olduğunda yeterli seviyeye geldiğimizi söyleyebileceğiz.
Bana bunları yazdıran işte bu trendeki bir amca. Bağırıp durdu son durağa gelirken, Sincan, son durak, herkes insin, Sincan. Biletçiler artık talep görmüyor ki, kart basıp geçiyoruz, durakları da ekrandaki yazılar haber veriyor. Sana talep yok yani amcacığım. Emekli olacağım diyor, 3600’e az kaldı. Bu arada diyor, hava 39 derece yarın, sakın dışarı çıkmayın. Telefon ekranlarında yazıyor amcacığım. İşe gireceğim diyor ve yine tekrarlıyor, 3600’e az kaldı. Amca aynı benim gibi, talep görmeyen bir işi yapıp duruyor kendince, maaşa bağlanacağına inanıyor, emekli bile olacağına.
Sorsak biz kafiriz, komünistiz, materyalistiz ama en sevgi dolu biziz be. Fikirlere, sanata değer veren hep biziz. Materyalistin alası toplumun ta kendisi. Sözde biz materyalistlerin uğraşlarından daha çok teknik detay barındırıyor bunların ibadetleri. Bu amcayı delirten, düşünürleri küstüren ve sanatçıları depresyona sokan bu toplum maddenin en katı hali arasında ezilirken, kemikleri çıtırdayarak; biz sadece oturup yıldızları seyrederken hüzünleneceğiz, o kadar. Belki amcamız da emekli maaşına bağlanmış olursa, bir yandan da demleniriz, ne güzel!



