sinemaeleştiri/inceleme

“kokuho”-yalımlı sanat sonsuzluk büyüsü – nevin ulusoy

Sonsuzluk. Arayışında kendilik evrenimizin en derinlerine dalış. Bilimin açık gizli en hırslı buluş sevdası, katı gerçekliğin kollarında hezeyanı. Sanat, kendilik evrenimizin bağrından yıldızlı ötelere yalımlı bir açılış, sonsuzluk soluğu hissediş renklerine boyadıkça varoluş büyümüzü. Ezgiler deryasında kareler salınışı, sözler aynasında sonsuzluk titreşimleri, coşkusu uçurum zirvelerin hesapsız kendini bırakışlarda, esriklik yalımlarında.

“Kokuho”, sanatın bir varoluş mücadelesi olduğu yerde kuralların, geleneklerin zincirlerinden sonsuzluğa kaçış evreni sunuyor bizlere. 2025 yapımı bu Japon filmi, uzunluğuyla içinden çıkmak istemeyeceğiniz bir yalımlar büyüsünde. Kokuho, yaşayan milli hazine anlamına geliyor. Lee Song-il’in yönettiği film, Shuichi Yoshida’nın 2018’de kaleme aldığı aynı adlı romandan uyarlanmış. Başrollerde Ryo Yoshizawa, Ryusei Yokohama, Mitsuki Takahata, Shinobu Terajima, Min Tanaka ve Ken Watanabe’yi izliyoruz. 78. Cannes Film Festivali’nde ilk defa gösterilen film, Japonya’nın En İyi Yabancı Film dalında Oscar adayı olarak seçilmişti. En İyi Makyaj ve Saç Tasarımı dalında da adaylığı vardı filmin.

Film, Kabuki tiyatrosunu ince ince beyazperdeye aktarmasıyla bambaşka bir önemde. Kabuki, geleneksel danslarla tiyatroyu birleştiren bir Japon tiyatro biçimi. Gösterişli, çok süslü kostümleri, özel makyajlarıyla göz kamaştırıcı bir tiyatro. 1629’da tamamen erkeklerden oluşan bir yapı meydana gelir kabukide. Erkekler kadın rolündedir, onnagata denmektedir kendilerine. Sahnede belirttiğimiz kostümler, makyajla idealize bir kadınlık sergilerler. Kabuki 2008’de Unesco Somut Olmayan Kültürel Miras listesine alınmıştır.

Işıklar sönüp beyazperde büyüsüyle başbaşa kaldığımızda enseden başlayan hafif fırça darbeleriyle yüzyüze geliriz. Becerikli eller dokunuşlarıyla sanatçıyı olduğu kadar bizi de hazırlar sahneye. Göksel bir ezgiyle dolar salon, artık sanatın yalımlı alemindeyiz. Bir yandan da seslerini, konuşmalarını kadınsılaştırıp repliklerini söylerler, tam donanımlı bir sanat girizgahı. Kulisin dışında hareketli bir kutlama. Ünlü kabuki sanatçısı Hanai Hanjiro II’nin davetli olduğu bir mafya grubunun yeni yıl kutlaması devam etmektedir. Mafya grubunun (yakuza) oğlu bir kabuki performansında yer alır, çok etkilenir Kikuo’dan Hanjiro. Onnagata performansı müthiştir gencin. Kutlama karşı bir mafya grubunun baskınına uğrar ve Kikuo’nun babası öldürülür. Dışarda sonsuzluk taneleriyle bembeyaz kar, kristal hüzün yüreğine yağar Kikuo’nun gözlerinden. Sırtına puhu kuşu dövmesi yaptırır Kikuo. Harue, kız arkadaşı da yanındadır, her zaman olduğu gibi. Şükran simgesidir puhu kuşu. Bu dövme ilerde hep sorun olacaktır ona, bir yakuzanın oğlu olduğu gerçeği sırtındadır hep. Babasının intikamını almaya çalışır, başarılı olamaz, iyi ki.

Hanjiro yanına alır Kikuo’yu, eşi istemese de, içindeki cevher unutulmaz ki bu gencin. Kabukide soy her şeyin önüne geçse de. Japonya’da gelenekler her adımında, soluğunda kuşatır insanı. Hanjiro’nun Kikuo’yla yaşıt bir oğlu vardır, Shunsuke. Kikuo’da sanat tutkusunun eşsizliği inanılmaz bir büyüdür, çalışma azmi de başka bir ışıltıyla doldurur izleyenlerini. Mangiku, bir kokuho, şahane gösterisiyle müthiş ilham kapıları açar onlara. Çok yakışıklıdır Kikuo, yanına çağırır onu Mangiku, yüzünü inceler, dış görünüşün sanatın önüne geçmemesi gerektiğini söyler. İki genç ikili olarak gösteriler sergiler, çok başarılı olurlar. Performanları baştan sona gösterir film, kabukiyle müthiş bir tanışma, belgesel tadında sahneler. Sanatçıların uzun uzun, adeta törensel hazırlıkları, kostümlerin tek tek özenle giyilmesi, sahnede değişimler. Canlı geleneksel Japon müziği, binlerce yıldır aynı nefesli oyunlar. Çılgınca alkışlanırlar hep, heyecan dorukta, capcanlı karelerle gözbebeklerimizde. Sonra ayrılır ikili, Hanjiro ünvanını Kikuo’ya verse de soyundan dolayı kabukiden dışlanma. Özel hayatı da karmaşık, bir geyşayla ilişki, nadiren gördüğü kızı, menfaat için kurduğu başka bir ilişki. Bulduğu küçücük rollerle yetinmek zorunda kalır. Kadın zannederler onu, feci şekilde dövülür. Çatıya çıkar, içer acılarını, sönmeyen sanat coşkusuyla da sarhoş, kahkahalarla dans eder, kendini kederleriyle kucaklayarak.

Sanat yolunu asla terketmemek yeni kapılar açar Kikuo’ya. Artık doksanını geçmiş Manguki yanına çağırır ve onun için dans etmesini ister. Shunsuke’yle biraraya gelirler, hastalığında Shunsuke’ye destek olur. Son arzusu, bir gösteride Kikuo’nun gayretiyle müthiş bir performans. Artık Kikuo sanat göğünde hüzmeleriyle sönmez kalp atışları yankılayan bir güneştir. Onaltı yıl sonra Kokuho ünvanını alır, çok gençtir bu ünvan için. “Sagi Musume”, “Balıkçıl Kız”ı sahnelediğini görürüz. Kabukide en zorlu danslardan biri yer almaktadır bu oyunda. Bir balıkçıl kuşunun insan şekline bürünüp aşk acısından trajik sonunu anlatır. Yalnız, sahnede, ışıklara bakar. En uçlarımıza dek yansıyan notalar, geleneksel Japon müziğiyle modern ezgilerin birleşimi, derya esrikliği. Kar yağmaktadır sanki, ilk performasında olduğu gibi. Gözyaşları içindedir, o göklerden yankılanan ezgiyle ekran başından biz de onunla, onun dansı, bakışlarıyla birlikte kendimizden geçeriz, onun kapılarını açtığı dünyadayızdır, beyaz camın karşısında, karanlık bir salonda, Kikuo’yla başbaşa. Bu güzellik, bu büyü için şükrederiz. Bir manzaradır onun aradığı. O manzara içimizdedir işte, gözyaşlarımızın dokunduğu yerde.

Film, bir sanatçının sanatı için neler yapabileceği, nelere katlanıp nelerden vazgeçebileceği sorularıyla da karşı karşıya bırakıyor bizi. Faust misali şeytanla anlaştığını söylüyor bir sahnede Kikuo. Kokuho ilan edildikten sonra kendisiyle yapılan bir röportajda bir gazeteci yanına geliyor, yıllardır görmediği kızı Ayano. Onu babası olarak görmediğini ifade ediyor, ancak Kikuo’nun sanatının ışığı kıskıvrak yakalamış onu, ne mutlu bir yakalanıştır o, bilinmeyen bir dünyaya kanatlanış. O yakalanış ışığı gözlerinde yansır babasıyla konuşurken, benliğimizi sarar, sinema yalımlı sanat büyüsü içimizde tomurcuk tomurcuk. Sahnede Jim Morrison’ın kendinden geçişi aklımıza gelir filmin son karelerinde, gelenekten beslense de özünü yansıtır her sahneye dokunuşta Kikuo. İngiliz ressam Joseph Turner’ın güneşi yakalamak, güneşle olmak istemesi, gündoğumlarında çizimler için yanıp tutuşması. Fırtınayı resmetmek için fırtınanın göbeğinde gemi direğine bağlatıp kendini, canı pahasına o enfes dokunuşları tuvale. Ocean Vuong’un kitabına adını veren “yeryüzünde bir an için muhteşemiz”, o içteki sanat kıvılcımında belki de. Vuong’un aynı kitapta bahsettiği bir fırtınada dışarı çıkıp geri dönmeyen ressam, doğru yeşil tonu bulabilmek için. Günbatımının eşsizliği, sanatta kendini bulan varoluş, sanatçının kendinden geçerek yalımıyla üretmesi gibi. “Çünkü günbatımı, hayatta kalma mücadelesi gibi, sadece yok olmanın eşiğinde var olur.”

nevin ulusoy

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu