söyleşiyayınlar

nurhayat teke ile söyleşi/yorum – hülya bozkaya

Nurhayat Teke ile Söyleşi/Yorum

Konuk Yazar: Hülya Bozkaya

Modern dünyanın hızla tüketen, yüzeyselleştiren ve insanı kendi özünden uzaklaştıran yapısı içinde bazı metinler vardır ki okuru durdurur, düşündürür ve içe doğru bir yolculuğa davet eder. Hülya Bozkaya’nın “Dört Mevsimlik İnsan” adlı eseri, tam da bu bağlamda, yalnızca bir kitap olmanın ötesine geçerek bir varoluş çağrısı, bir içsel yüzleşme alanı ve bir düşünsel derinleşme metni olarak karşımıza çıkmaktadır.

Yazar, bireysel deneyimlerden yola çıkarak evrensel insanî temaları ele alırken; merhamet, adalet, inanç, içsel yolculuk ve insan olma hâline dair temel soruları metnin merkezine yerleştiriyor. Kitap, didaktik bir anlatımın ötesinde, okuru kendi hakikatiyle baş başa bırakan bir düşünce alanı açıyor. Bu yönüyle eser, yalnız okunacak değil, üzerinde durulacak, sindirilecek ve içselleştirilecek bir metin niteliği taşıyor.

Bugün Hülya Bozkaya ile; insanın iç dünyasına, modern çağın ruhsal kırılmalarına ve “insan kalabilme” meselesine odaklanan bu derinlikli eser üzerine konuşacağız.

  1. Dört Mevsimlik İnsan başlığı oldukça metaforik bir anlam taşıyor. İnsan ve mevsimler arasında kurduğunuz bu ilişkiyi nasıl açıklarsınız?

Dört Mevsimlik İnsan başlığı, bana göre insanlığın en çıplak gerçeğini anlatıyor. Biz dışarıda baharı, yazı, sonbaharı, kışı yaşarız ama asıl takvim kalbimizin içinde döner. Aslında mevsimler değişmez, biz değişiriz. Bu ilişkiyi kurarken şunu demek istedim. İnsan, doğanın bir parçası değil, doğanın ta kendisidir. İçimizdeki fırtınaları, çiçeklenmeleri, dökümleri fark ettiğimiz an, gerçekten insan olmaya başlarız.

2. Kitabınızın birçok bölümünde “içe dönüş” ve “kendini anlama” vurgusu dikkat çekiyor. Sizce insan neden kendine bu kadar uzak?

Biz kendimize çok uzak yaşıyoruz çünkü korkuyoruz. Kendimize baksak, en derin yaralarımızı, en utandıran arzularımızı ve en kırılgan yanlarımız göreceğiz. Modern hayat da ekranlar, boş lakırdılar, koşuşturmalar… Hepsi kaçış aracımız. Kendimizle yüzleşmek, ben buyum demek cesaret istiyor. Çoğu zaman o cesareti gösteremiyoruz. İşte kitapta bunu tekrar tekrar hatırlatmak istedim. Uzaklaşmak değil, yaklaşmamız lazım. Çünkü kendimizle barışamazsak, başkalarıyla hiç barışamayız.

3. “Dünya fani” ve “hepimiz çiçekler gibiyiz” metaforu üzerinden yaşamın geçiciliğine güçlü bir vurgu yapıyorsunuz. Bu farkındalık, insanın yaşam biçimini nasıl dönüştürmeli?

Dünya fani ve hepimiz çiçekler gibiyiz metaforu, en acı ama en kurtarıcı farkındalık içeriyor benim için. Çiçek gibi doğuyoruz, bir mevsim açıyoruz, sonra soluyoruz. Bu farkındalık insanı iki türlü insana dönüştürüyor. Ya madem her şey geçici, o zaman ne istersek yapalım diye sorumsuzluğa iter ya da madem her şey geçici, o zaman anlamlı yaşayalım diye derinleştirir. Bence ikinci yol doğru olanı. Daha az sahip olmaya, daha çok sevmeye, daha az biriktirmeye, daha çok vermeye yönelmeliyiz. Her sabah uyanınca bugün hangi çiçeği sulayacağım? diye sormak gibi… Çünkü yarın belki de solacağız.

4. Eserde merhametin seçici olmaması gerektiğini özellikle vurguluyorsunuz. Günümüz dünyasında merhametin dönüşümünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Merhamet seçici olmamalı evet, çünkü seçici merhamet değil, pazarlıktır. Günümüz dünyasında merhamet maalesef kendi tarafımdan olana indirgendi. Aynı acıyı çeken ama öteki diye etiketlenen insana sırt çevriliyor. Bu, insanın en büyük yozlaşmasıdır. Kitapta özellikle vurguladım. Herkes kendi kalbine bir merhamet aynası koyarsa, dünya da yavaş yavaş güzelleşir. Ama kolektif vicdanımız hala çok derin uykuda uyanamıyor. 🙁

5. Modern çağın insanı “iletişim içinde ama temas dışında” olarak tanımlanabilir mi? Sizce insan neden yalnızlaşıyor?

Evet, tam da öyle İletişim içinde ama temas dışında. Bir tıkla binlerce insana ulaşıyoruz ama göz göze geldiğimizde ne diyeceğimizi bilemiyoruz. Yalnızlaşmamızın nedeni bence gerçek temas korkusu. Çünkü temas, çıplaklık gerektirir. Maskesiz, filtresiz, kusurlu halimizle karşı karşıya kalmak…

6. Kitabınızda sık sık adalet, insanî sorumluluk ve ilahi düzen üzerine sorular soruyorsunuz. Bu sorgulamalar sizin için bir cevap arayışı mı yoksa bir farkındalık oluşturma çabası mı?

Hem cevap arayışı hem de farkında çabası. Ben hala soruyorum kendime o soruları. Adalet nerede, insani sorumluluk ne zaman başladı, ilahi düzen bu karmaşanın neresinde? Ama yazarken fark ettim ki, soruları sormak bile bir cevap. Okuru da o sorgulamaya davet ediyorum. “Cevap buldum” diye biten bir kitap yazmak istemedim. “Hadi birlikte düşünelim” diye bitirmek istedim. Çünkü gerçekten aydınlanmak, sorularla beraber yürümektir.

7. “Yazarak ayakta kalmak” bölümünde yazmayı neredeyse bir varoluş biçimi olarak ele alıyorsunuz. Yazmak sizin için bir ihtiyaç mı, bir terapi mi, yoksa bir sorumluluk mu?

Yazmak benim için bir ihtiyaç ve terapi aynı zamanda. İçimdeki duyguları kelimelere dökmeden rahat edemiyorum. Bir nevi varoluş biçimim, yazmasam kendimi eksik hissederim. Aynı zamanda bir sorumluluk da. Belki birine yalnız değilsin diyebilmek gibi.

8. Güçlü kadın teması üzerinden kırılganlık ve bastırılmış duygulara değiniyorsunuz. Sizce güçlü olmak ile kırılgan olmak arasında nasıl bir denge kurulmalı?

Güçlü olmak ile kırılgan olmak arasında bence en sağlıklı denge, ikisini de inkâr etmeden yaşamaktan geçiyor. Güç, kırılganlığı kabul etmekten doğuyor. Sürekli her şeye dayanırım, hiç yıkılmam diye duygularımızı bastırırsak, bir gün o bastırdığımız duygular çok daha şiddetli bir şekilde geri dönüyor. Gerçek güç yani bana göre, şu an kırılıyorum, ağlıyorum, korkuyorum diyebilmekte ve yine de ayağa kalkabilmekte. Kırılgan yanımızı saklamak zorunda değiliz ki hem. Onu göstermek, bizi daha insani ve daha bağ kurabilir kılar.

9. Kitapta sıkça karşılaştığımız “insan kalabilmek” vurgusu, günümüz koşullarında sizce neden bir mücadeleye dönüşmüş durumda?

İnsan kalabilmek artık bir mücadele çünkü sistem bizi insan olmaktan çıkarıyor. Tüketim canavarı gibiyiz. Empati azaldı, merhamet seçici oldu, vicdan uyuşturuldu. Günümüz koşullarında insan kalmak, direnmek demek. Ben bunu bir mücadele olarak görüyorum çünkü gerçekten öyle.

Bu yüzden her sabah bugün insan kalabilecek miyim? diye uyanmak lazım.

              10. Okur bu kitabı bitirdiğinde sizce kendine hangi soruyu sormalı?

           Okur kitabı bitirdiğinde bence kendine şu soruyu sormalı. “Bugün, kendi hikayemde insan kalabilmek için hangi küçük adımı atabilirim?” Veya daha derinden: “Kendime ve etrafımdakilere karşı ne kadar dürüst ve merhametli oluyorum? Bastırdığım hangi duyguyu artık konuşmaya ya da hissetmeye izinverebilirim?” Bu sorular, kitabı sadece okumakla kalmaz, kendi hayatına taşımasını sağlar. Çünkü nihayetinde tüm bu sayfalar, okurun kendi iç dünyasıyla buluşması için var.

Sevgilerimle,

Hülya Bozkaya

YORUM

Hülya Bozkaya’nın Dört Mevsimlik İnsan adlı eseri, klasik anlamda bir anlatı metni olmanın ötesinde, parçalı yapısı ve tematik yoğunluğu ile düşünsel denemeler bütünü olarak değerlendirilebilir. Metin, yer yer felsefi, yer yer tasavvufi ve yer yer psikolojik bir derinlik sunarak okuru tek bir düzlemde tutmaz; aksine sürekli olarak farklı bilinç katmanları arasında dolaştırır.

Eserin en dikkat çekici yönlerinden biri, insanı merkeze alırken onu yalnız bırakmamasıdır. Yazar, okuru sadece sorgulamaya değil, aynı zamanda yüzleşmeye davet eder. Özellikle modern çağ eleştirisi, merhamet ve adalet kavramlarının yeniden yorumlanması ve insanın kendi içsel hakikatiyle kurduğu mesafe, metnin ana omurgasını oluşturur. Bu bağlamda eser, günümüz insanının ruhsal kırılmalarına güçlü bir ayna tutmaktadır.

Dil açısından bakıldığında, metnin şiirsel bir akışa sahip olduğu görülmektedir. Bu durum, yer yer anlatının yoğunluğunu artırırken, yer yer de okurun metinle kurduğu ilişkiyi daha sezgisel bir düzleme taşır. Ancak bu yoğunluk, aynı zamanda metnin dikkatli ve yavaş okunmasını gerektirir. Çünkü bu kitap, hızlı tüketilecek bir metin değil; her bölümünde durup düşünmeyi zorunlu kılan bir içsel yolculuktur.

Sonuç olarak Dört Mevsimlik İnsan, çağın yüzeyselliğine karşı derinliği, gürültüsüne karşı iç sesi ve hızına karşı durup düşünmeyi öneren bir metin olarak öne çıkmaktadır. Bu yönüyle eser, yalnızca bir kitap değil; aynı zamanda okurla birlikte tamamlanan bir düşünce deneyimi sunmaktadır.

Sevgili Okurlarım…

Bugün Hülya Bozkaya’nın Dört Mevsimlik İnsan adlı eseri üzerinden insanın kendine yolculuğunu, modern dünyanın içinde kaybolan değerleri ve “insan kalabilme” meselesini konuştuk.

Gördük ki bu kitap, sadece okunup kenara bırakılacak bir metin değil; aksine, her sayfasında bizi durduran, düşündüren ve kendi içimize döndüren bir çağrı niteliği taşıyor. Bazen bir cümlede, bazen bir soruda kendimizi yakalıyoruz. Belki de en önemlisi, unuttuğumuz o temel soruyu yeniden hatırlıyoruz: Ben kimim ve nasıl bir insanım?

Çünkü insan olmak, sadece yaşamak değil; fark etmek, hissetmek ve sorumluluk almakla mümkün.

Ve belki de bu kitap, tam da bu yüzden bize şunu söylüyor:

Hayatın içinde kaybolmadan, kendini kaybetmeden yaşamak mümkün mü?

Bu bir kitap değil sadece…

Bir yüzleşme.

Bir iç ses.

Bir durup kendine bakma cesareti.

Modern dünyanın hızında unuttuğumuz ne varsa, bu metin tek tek önümüze koyuyor:

Merhameti, adaleti, yalnızlığı ve en önemlisi “insan kalabilmeyi”

Okurken değil, durduğunuzda etkisini gösteren bir kitap bu.

Altını çizdiğiniz cümleler değil, zihninize takılan sorular kalıyor geriye.

Belki de en zor soru şu:

Kendinle en son ne zaman gerçekten konuştun?

Bir başka söyleşide yeniden buluşmak dileğiyle…

Nurhayat Teke.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu