
NURHAYAT TEKE İLE SÖYLEŞİ/YORUM – HİCRAN ASLAN
SÖYLEŞİ
Hicran Aslan ile “Şiirle Direniş” ve Hiç Kimsenin Şairi Olma üzerine Söyleşi
Şiir çoğu zaman yalnızca bir duygu alanı olarak düşünülür; oysa bazı şairler için şiir aynı zamanda
bir düşünme, itiraz etme ve dünyayla hesaplaşma biçimidir. Hicran’ın aynı dönemde yayımlanan
“Şiirle Direniş” ve “Hiç Kimsenin Şairi Olma” kitapları tam da bu iki damarın kesiştiği yerde duruyor.
“Şiirle Direniş”, şiirin yalnızca estetik bir alan olmadığını, aynı zamanda tarihsel, toplumsal ve politik gerilimlerle kurduğu ilişki üzerinden okunması gerektiğini hatırlatan bir kitap. Bu metinlerde şiir, yaşanan kırılmaların, bastırılmış hikâyelerin ve görünmeyen acıların dilini kurmaya çalışıyor. Sanatın toplumsal baskı, travma ve yalnızlaşma karşısında bir ifade alanı açtığını vurgulayan yaklaşım, şiiri bir tür estetik mücadele biçimi olarak ele alıyor. Nitekim kitapta sanatın “toplumun delirttiğine karşı daha anlaşılabilir ve dirençli bir alan açtığı” düşüncesi dikkat çekici bir biçimde öne çıkıyor.
“Hiç Kimsenin Şairi Olmak” ise daha teorik ve felsefi bir hatta ilerliyor. Modern sanatın, medya
kültürünün ve iktidar ilişkilerinin içinde şiirin nasıl konumlandığını sorgulayan metinler; kötülüğün
sıradanlaşması, sanatın etkisini yitirmesi ve düşüncenin daralması gibi meseleleri tartışmaya açıyor.
Bu kitapta şiir yalnızca bir ifade değil; aynı zamanda kavramlarla, imgelerle ve estetik düşünceyle yürütülen bir sorgulama alanına dönüşüyor.
1. Aynı dönemde yayımlanan iki kitap: “Şiirle Direniş” ve “Hiç Kimsenin Şairi Olmak”. Bu iki kitap sizin zihninizde başından beri birbirine bağlı mıydı, yoksa yazı sürecinde mi birbirleriyle konuşmaya başladılar?
– İkisinin bir arada okunması gerektiğini düşündüğüm için birlikte çıkardım. Benim zihnimdeki her şey birbiriyle konuşur, paslaşır. Tıpkı hayattaki gibi. Şiirle direniş; benim bir şiir kitabını nasıl okuyup, nasıl yorumladığımı ortaya koyuyor. Bu arada şair arkadaşlarımın şiir kitaplarından alıntılarla yaptığım yorumların yeni bir edebi metin oluşturduğunu düşünüyorum. Örneğin; kitap Hüseyin Ferhad’ın şiirine verdiğim bir isimle başlıyor. “Bir tür otçul esrime hali” ele aldığım şairin şiirlerinde takındığı ortak tavırdan elde ettiğim duyum bu çünkü. “Hiçbir şeyi feda etmiyor, yıkmıyor, kucaklıyor. Birikimin üzerine yükselen birşiiri var. Ruh tembelliği içinde değil. Herkes yersiz yurtsuzluk, dünyalı olmak kavramları etrafında konumlanırken; o bize yer’li olmaktan bahseder.” tipik bir kitap inceleme yazısı dışında şiire ve şaire yaklaştığım için bu kitabın önemli olduğunu düşünüyorum.
Hiç kimsenin şairi olmak; benim farklı platformlarda yazdığım yazılardan oluşuyor. Bu yazıların çoğu çağdaş sanat terminolijisi ile edebi incelemelerde bulunarak hayattaki birçok şeyi incelediğim yazılar. Örneğin; Us’un Uçkuru Delice Sanat isimli yazımda deliliğin sanat ve edebiyatta ele alınış biçimlerini irdeledim.
“Ben göğsümdeki iyileşmez yaranın penceresinden bakalıberi; gözümün ve aklımın ayarları değişti. Başka bir teraziyle ölçüyorum yaşadığım ve düşündüğüm şeyleri. Deli bayrağı açtım. Mezuram bu yazıda delilik halleri. Delilik; etrafındaki dini, mistik ve metafizik anlamlar ve tamkarşısında sivilitaatsizler, şizofrenler, performans sanatçıları… İşte bu deli bayrağından bakınca; tasavvuftaki ermeğe yaklaşık, romantik deliliğin ya da âşığın aşkın deliliğinin coşkusunun ötesinde deliyi düşünmeye başladım.
Delilerin edebiyat, sanat ve hayat kurgusundaki dekoratifrolleri nelerdir? “Tanrı delinin diline bilgelik ve uyarılarkoyarak, onun ağzından konuşur.” diyor İbn-i Arabi. Biziyaratırken duyum eşikleri koymuş, zayıf kalbimiz gerçeğiçıplak kaldıramaz diye Tanrı. Duyu organlarımız aslında birer
perde değil midir?” gibi sorularla açıp kişisel anılarımla da iç içe geçirdiğim yazılardan oluşuyor.
2. Birinde şiirin direniş gücünü, diğerinde sanatın ve düşüncenin bugünkü krizini tartışıyorsunuz. Bu iki kitap aslında aynı sorunun iki farklı yüzü olabilir mi?
– İnsanın hayat karşısında soruları olmadı. Evet bu kitap nasıl yapmalı sorusuna verilmiş iki farklı cevap diyebilirim. Biri daha sert, diğeri daha akışın içinden ilerliyor.
3. “Hiç Kimsenin Şairi Olmak” başlığı oldukça sert bir ifade. Bu bir özgürlük çağrısı mı, yoksa şairin
yalnızlığına dair bir tespit mi?
– Bu isim benim açık şiir hareketi için yazdığım bir yazıdan aldığım bir başlık. Ben resim, müzik ve edebiyat üzerine pratikleri fazlasıyla olan bir insan olsam da pencerem hep şiire açılır. Şiir benim için şairi de sanatı da aşan bir yerde durur. Teorik olarak da öyle düşünüyorum. Hiç kimse herkesi herkes kelimesinin kapsamından daha fazla kapsar. Özgülüğü de kapsar. Özgürlük ve yalnızlık iyi arkadaşlardır elbette. Ve “bir bildiğim en kalabalık sayıdır” demiştim otoportre kitabımda. Yine kitaptan bir alıntıyla cevabı vermiş olayım.
“Kullanılan sözcükleri yeniden bitimsizce çeşitlendirmekten yorulmayan, imgelerin içine takılıp kalmış, çok kişiye ulaşma, çok yerde görünme, çok ödül alma, çokdergide yazma çabalarıyla kötürümleşmiş bir durağanlık varşiirde. Yaygın imgeler üzerinden betimlenmekten canı çıkan duygular, durumlar var. Sessizliğe kapanıp sesleri duymaya çalışmaktan sağırlaşanlar, kavramsal mumyalar etrafında yeniden aynı şiiri tekrar tekrar yazıp alkış alanlar var. Bu sabitleme takıntısı, güç istenci bazı şairlerin ruhuna uygun olabilir. Ama şiirin ruhuna uygun değil. İşçiliği iyi diye şiir
kopyalayanları ödüllendirip, söyleşi üstüne söyleşi yaparaknereye varılabilir. Şiiri bir şirket sanatı olmaktan kurtarmak gerekiyor. Şiiri şairin kendi merkezinden, çevresinden, egosundan kurtarmak, bir grubun, yayınevinin, rüştünü ispatlayanların ve hatta kâğıdın- klavyenin ve harflerin kültürel kodlarının, kollektif bilincinin şiire ve şaire oynadığı oyunlardan kurtarmak için açık şiir bir kilit! bir karşı atak! olabilir.”
4. “Direniş estetik bir dövüş aracıdır” diyorsunuz. Şiirin gerçekten dünyaya müdahale eden bir güç
olduğunu düşünüyor musunuz, yoksa şiirin direnişi daha çok bir bilinç ve farkındalık alanı mı açıyor?
– Şiirle direniş benim bildiğim en estetik dövüş aracıdır. Şiir dünyaya müdahale eden bir güç olabilir. Bunu kitapta uzun uzadıya yazdım. İçimizdeki hiç’in hareketleri yazısından bir alıntı yapayım bu cevapta da:
“O zaman her şiirin sözle, yazıyla, defter, kalem ve kitapla yazılmadığını ve içinde yazılmadan biriken o şiirlerin yazdıklarınızın arkasında dağ gibi durduğunu bilirsiniz. Esnek kendini her gün bir adım ileri taşımanın keyfinde. Çünkü entelektüel olacağım diye kasılmaktan, güçlü olacağım diye kasılanlardan değil; esnerken başka nesnelere, ruhlara dönüşebilen bir uçuculukta ve rahatlıkta olan “kadın” olarak yazabilir. O zaman başkasına değil kendine ve en yakınlarına öncelikle farkı taşıyanlara selam. Ben yazılmadan yaşanan şiirlerin büyüsünü öpüyorum zevkle ve aşkla.”
5. Günümüz dünyasında kötülüğün ve şiddetin bu kadar görünür olduğu bir dönemde şiir nasıl bir dil kurmalı? Daha sert mi, daha sade mi, yoksa daha ironik mi?
– Ben işin ironi tarafını daha çok seviyorum. Bir açıdan çok trajik duran bir durumun başka bir açıdan komedi olması hayatın özeti gibi.
6. “Kötülüğün sıradanlaştığı” ve sanatın etkisini yitirdiği bir dönemden söz ediyorsunuz. Böyle bir
dünyada şiirin hâlâ dönüştürücü bir gücü olabilir mi?
– Direnmeye devam edebilir. Bunu bir başarı gibi değil, bir son oluşturma, kesin doğru bir tanım oluşturma gibi değil de yolun, arayışın ve direnişin kendisi olmak deneyiminde bulabiliriz sanırım.
7. “Hiç Kimsenin Şairi Olmak” başlığı oldukça güçlü ve provokatif. Bu başlık, şairin hiçbir yere ait
olmaması gerektiğini mi söylüyor, yoksa tam tersine her yere ait olabilme ihtimalini mi?
– Tam tersine. Yersiz yurtsuzluk değil; yerli olmanın daha önemli olduğunu düşünüyorum. Dünyalı olmak, sorumluluk almak. Çok sevdiğim bir cümle var ait olmayan sahip olamaz. Yani Hiç kimsenin şairi olmak herkesin şairi olmak demenin başka bir yolu. Evet bu hız uyuşması ve sürekli akan ekranın karşısında zaman zaman provakatif olmak gerekiyor.
8. Kitaplarınızda sık sık sanatın ve düşüncenin giderek bir “gösteriye” dönüşmesinden söz ediyorsunuz. Sizce bugün sanatın en büyük sorunu gerçekten görünürlük mü, yoksa düşüncenin giderek yüzeyselleşmesi mi?
– Görünürlük kaygısının yarattığı körlük diyebiliriz belki. Yine kitaptan yola çıkacağım Müridyenler isimli yazıdan küçük bir alıntı.
“Çağımız sürekli arzu nesneleri çağaltır, tahrik eder ama asla tatmin etmez. Göz yaşartmayan soğan, diyet kola, nefretsiz sevgi, cansız hedonizmi, çileci fanatizm, kafeinsiz kahve, çekirdeksiz karpuz, kayıpsız savaş, savaşsız savaş, idealleştirilmiş öteki, bedensiz ölümsüzlük… Kafeinsiz#etkisiz-işlevsiz yani edilgin nihilizme eşlik eden gerçeklik tutkusu.
Hedonistik edilginlik ile aşırı tutkular arasındaki salınım ikisi de nihilizmin farklı uçlarında birbirine değer. Hatta son noktada yemek yemeyen, acıkmayan enerjisi yüksek, başarıya odaklı, kapsüllerle beslenenler, sindirimi unutmuş organlar… Gittikçe anroidleşiyoruz. Lightlaşırken, plastik alaşım, android insanlaşırken asıl tadı yitiririz ve sürekli istemenin labirentlerine düşeriz. Bu da beraberinde mutsuzbir kısırdöngü oluşturur………Tüm bunların içinde sanat neye dönüştü diye bakarsak yaşadığı dünyadan bağımsız değil olanlar. Birbirine rakip alt guruplar hiç durmadan didişir üretmek yerine. Kendini sofuca sanata adayanlar vardır. Mürid mantığına karşı çıksak da sanatla ilgilenen çok kişide bir yazarı, düşünürü, şiiri, çağdaş sanatı illa ki bir şeyi müridyence beğenip savunanlar var. Bir düşüncenin fanatiği olma şeklimiz de radikal bir Nihilizm barındırıyor. Tabi tepede görünür olmak istiyorsanız müridyenim olun mesajları, gücü ve iktidarı için cephelerini koruyanlar da var.
Yani minyatür ülkemiz sanat camiasında varlığını sürdürüyor. Görüntü bolluğu içinde görülecek bi şey olmaması, birbirinin tekrarı işlerden oluşan tekrarlayarak kendi üstüne kapanan boğucu kalabalık var sanat ortamında. Vahşi bir abartı, hızla çoğalma, geçmiş biçimler üzerine sayısız çeşitleme. Her türlü etkinlik kültür olarak adlandırılan şeyin içinde kendine yer ediyor. Her şeyi istila eden medyatik ve reklamcı göstergeleşme tarzı her sergi açanı, şiir yazanı
sanatçı ilan ediyor.
9. Yazılarınızda ve şiirlerinde mitoloji, politika ve bireysel deneyim iç içe geçiyor. Bu çok katmanlı yapı sizin için bir poetika tercihi mi, yoksa dünyanın ancak böyle anlatılabileceğini mi düşünüyorsunuz?
– Böyle anlatımları seviyorum hayat gibi geliyor bana her şeyin iç içe geçtiği, birbirine bağlı olduğu, birbirine karşı sorumlu olduğu ve ne olursa olsun dönüştüğü yaşamın içinde insan elinden çıkma bir şey böyle olur diye düşünüyorum. Ve sana çok teşekkür ediyorum.
YORUM
Hicran Aslan’ın bu iki kitabı, şiirin yalnızca duyguların dili olmadığını hatırlatan metinler. Şiir burada hem bir düşünme biçimi hem de bir direnme biçimi olarak karşımıza çıkıyor.
“Şiirle Direniş”, şiirin dünyayla temas ettiği noktaları gösterirken; “Hiç Kimsenin Şairi Olma” sanatın ve düşüncenin bugün içinde bulunduğu alanı sorguluyor. Birlikte okunduğunda bu iki kitap, şiirin yalnızca estetik bir uğraş olmadığını; aynı zamanda bir hafıza, eleştiri ve özgürlük alanı olabileceğini hatırlatıyor.
Belki de şiirin asıl gücü burada yatıyor: Dünyayı değiştirmekten önce, dünyayı görme biçi-mimizi değiştirmekte.
Bazı kitaplar yalnızca okunmaz; insanın içinden geçer.
nurhayat teke – hicran aslan



