sinemadosya/soruşturmaeleştiri/incelemeyayınlar

”şişli kız”-savaş kasvetinde kadın – nevin ulusoy

                        “ŞİŞLİ KIZ” – SAVAŞ KASVETİNDE KADIN

Savaş. İnsan elinden çıkan yıkımlar yıkımı. Kara kasvet gölgesinin en çok da sıradan diyebileceğimiz insanların üzerine düştüğü, binlerce yıl nesillerin yaşam aynalarında dönüşüp duran, yeniden yeniden kendini üretir görünen tarifsiz dehşetli kıyım. Bu kıyımın ortasında çarpışmalardan uzakta görünen ancak yaşamı sürdürme cephesinde kopkoyu yalnızlıkla, günlük telaş çabasının imkansızlığıyla kabusun içinde dolaşılan günler, gecelerle kadın.

2024 yapımı Magnus von Horn yönetimindeki “Şişli Kız” filmi tam da bu kabus kasvet aynasını tutuyor bize, aynanın içinden ışıksız yollara titrek adımlarla giriyoruz. Danimarka, 1919. Sefaletin kol gezdiği yaslı evler, sokaklar, çaresizlik kelimesinin anlamını taşıyan yüzlerle insanlar. Dehşet grisi bir müzik. İnsanın en bilinmezinde dolaştığı anlar. Canavar olabilir mi insan, kimdir canavar, hangi kişi? Yaşam, evsizlik, erkenden yaş alan çocuklar, ucu uçurumlara varan zorunlu tercihler, çaresiz çırpınışları sevginin. Sevgi, aşk? Yıkım cephesinde kanatları umuda çırpılabilir mi sevginin savaş bitse de? Savaş ne zaman biter sahi? 77. Cannes Film Festivali’nde yarışma için seçilen film, bu dehşet sorularla başbaşa bırakıyor bizi. Altın Küre ve Oscar’da En İyi Yabancı Film ödülü için de yarışan film, o dönemde yaşamış “seri katil” Dogmar Overbye’ın hayatından serbest bir uyarlama. Vic Carmen Sonne Karoline rolünde mimiklerinden jestlerine, ses tonundan bakışlarına inanılmaz bir oyunculuk sergiliyor, onun hikayesini adeta karelerin içinde birlikte yaşıyoruz, titreyerek, kendi sularımızın bilinmeyenlerine açılarak.

Karoline. Kocası savaşta, hiç haber yok, dul yardımı da alamıyor. Ekonomik olarak çok zor durumda. Bir fabrikada çalışsa da savaşın ağırlaştırdığı yaşam şartları dayanılmaz boyutlarda. Sefaletin dibi yok gibi, yaşadığı berbat yerden daha berbatına uzanıyor yolu. Fabrikanın sahibi. Yeni bir umut, gri ufuklarda bir hüzme. Aşk, savaş barış dinlemeyen o kıpır kıpır, tarifsiz tılsım, düşler düşü. İşçi bir kadını saray gelinliğine taşır mı bu düşsel tılsım? Peter, eşi. Savaşın en korkunç timsali maskenin ardındaki yüzü. Düşte yeri yok bu perişan adamın. “Kapıların Dışı” onun yeri, Wolfgang Borchert’in savaş gazisi gibi, geri dönülecek bir aidiyet yok artık, canlı kalmanın anlamı nefes almak mı sadece, ama alınacak o nefes, taşınacak o kaya en tepeye, beden hala direnmede, yıkık dökük ruha rağmen. Virginia Woolf’un “Mrs. Dalloway” romanındaki savaş gazisi Septimus Warren Smith canlanır gözlerimizde, savaş kabusuna doğan her günü, cephelere sıkışmış kalmış benliği, eril düzenin acımasız dişlilerinde öğütülmüş, bedeni en sonunda kendini attığı yükseklerden demir mazgallara saplanıp kalmış, işte uygarlık. Karoline yeni bir kabusa açar gözlerini, altın tozu sandığı yalancı simler. İşsiz, cebine tıkıştırılan iki kuruş parayla, karnında yaşama direncindeki bebeğiyle bir başına. Annie Ernaux’nun “Olay” romanındaki kız gelir aklımıza, “Boş Dolaplar”da da bahsettiği, bir kadının hamile kaldıktan sonra çocuğuyla ne yapacağını bilmiyorsa karşısına çıkan yasalar, yasaklar, bizzat kadının durumuna dair suskunluklar:

“…Hugo mesela ya da Peguy…Hiçbirinde benimle, yaşadığım şeyle ilgili tek kelime, şu anda yaşadığım şeyi tarif edecek, bu berbat anları atlatmama yardımcı olacak tek satır yok. Doğumdan düğüne, ölüm döşeğine kadar her duruma dair mutlaka bir dua var; kaçak bir kürtajcıya giden yirmi yaşında bir kız hakkında, dönüşte yolda yürürken, kendini yatağına atarken aklından geçenler hakkında da bir tane olmalıydı…Kitaplar dilsiz bu konuda.”

“Dogmar çıkıverir karşısına ölümü pahasına bir yol ararken. Bir şekerci dükkanına sahip Dogmar. Annelerin kendileriyle ne yapacaklarını bilmedikleri bebekleri bir ücret karşılığında evlatlık verdiğini söyleyen Dogmar. Üçlü bir yoldaşlık, Dogmar’ın evlatlık kızı da var. Kesif bir yalnızlık içinde ucu görünmeyen bir tüneldeler. Morfin, keder kovucu, kısacık da olsa. Burada bir kadın dayanışması var, ancak tersten bir dayanışma bu.

Siyah-beyaz film görkemli acısını, insanlığın bitip tükenmez çabalarını Frederikke Hoffmeier’in karanlık müziğiyle de ekrandan yüreğimize taşıyor. Renklerin olmayışı korkunç bir varoluş girdabının içine atarken bizi, müzik kameranın arada arka sahneyi bulanıklaştırmasıyla oluşan gerilimi en derinlere taşıyor. Canavar kelimesi, canavarın gerçekten kim ya da kimler olduğu sorusu zihnimizde dolaşıp duruyor. Savaş orta halli ya da yoksul insanların kanını emip onları yaşayan birer hayalete çevirerek fırlatıp atıyor. Bir sirk insanına, sokaklarda başıboş dolaşan, evine giremeyen yaratıklara dönüştürüyor. Sefalet bambaşka bir boyutta, korku yok, acı var en katranlısından. Tüyleri diken diken eden çığlığımızın içimize gömüldüğü sahnelerde Wilfred Owen’ın savaş dehşeti şiirleriyle dolaşıyoruz, “Dulce et Decorum Est”.

“…ve görseydin acı çeken beyaz gözlerini,

ve günahtan usanmış bir iblis gibi sarkmış yüzünü,

duyabilseydin köpürmüş ciğerlerinden taşan

kanın hırıltısını her sarsıntıda”

Kadınların dünyanın her yerinde, evli ya da değil, genç ya da yaşlı başvurduğu yöntemler, çocuğun sadece kadına ait olduğu dayatmalarının sonucu belki bir çıkış, şiş, iğne, içilen karışımlar, kendi canı pahasına, çünkü simsiyah bir çıkışsızlık. Toplumsal canavarlık bir kişiye indirgendiğinde, bir günah keçisi bulunduğunda yaşanan katarsis. Eril tahakküm buyruklarınca kendisine layık bulmadığından ya da kendi sözde şerefine leke gelmesin diye kadını sokağa atan, perişanlığa sürükleyen, canavar kelimesinin tanımı değil midir? Margurite Duras’ın “Yeşil Gözler” kitabında dediği gibi: “Biz kadınlar, hepimiz yılgınlık içindeyiz, hepimiz acının çemberinden geçtik.”

Savaş karşıtı bir kadın filmi olan “Şişli Kız”, bütün gri katman katman bulutların sevgi, açık kalpler nefesiyle dağılabileceği umudunu da taşıyor. Elimizde olmayan geri dönüşsüz acılar yaşansa da birbirinin tutunacak dalı olabilir insanlar. İki insan, el ele birlikte aynı yöne bakabilir bembeyaz ufuklara gölgeler açıldıkça. Yaralar korkusuzca kondurulan bir öpücükle kabuslarından çekip çıkarılabilir ve uzanılabilir başkalarına karşılıklı yardımlaşmanın gökyüzü ferahlığı doğallığında. Düşünce tarihinin önemli isimlerinden Peter Kropotkin şöyle açıklar: “İnsanlardaki karşılıklı yardımlaşma eğiliminin öyle uzak bir kökeni yoktur ve insan ırkının tüm geçmiş evreniyle öyle iç içe geçmiştir ki tüm tarihsel dönüşümlere rağmen insanoğlu tarafından bugüne dek taşınmaya devam etmiştir.” Birbirlerinin karanlığına cesaretle bakabilenler gelecek tebessümünde birleşebilirler, birleştirebilirler.

nevin ulusoy

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu