öyküyayınlar

şair – tanrım size bir salıncak

ŞAİR

Kadıköy’de bir sahafa gidiyordum sık sık. Sahibi bir şiir dergisi çıkarıyordu. Yaş on dokuz. Bildiğimiz bütün iyi Türk şairlerini kendince okumuş, edebiyat dergilerinin müdavimi olmuş bir genç… Adama gide gele bıktırmış olacağım ki yayımladı bir şiirimi. Atika’ydı derginin adı. Oradan gazı aldım. Solculuk var, bir kız seviliyor, eve de uğranmıyor pek. Arkadaşlar her şey…


Adam Sanat var o zamanlar. Memet Fuat başında. Bir de Varlık tabii, Enver Ercan.Bu iki derginin sıkı takipçisiyim, ikisine de en iyi edebiyat dergileri gözüyle bakıyorum. Muhakkak şiirlerim yayımlanmalı oralarda. Büyük bir istek! Her ay şiir gönderiyorum iki dergiye de. Ay başlarında, dergi çıktığında daha gazetecinin önünden ayrılmadan bakıyorum içindekiler bölümüne. İşte bir gün, istiklâl Caddesi’ndeki bir gazeteciden Varlık aldım. Bir çırpıda açtım ilk sayfayı. Tanrım size bir salıncak! Basmışlar şiirimi! Varlık’ta! Elimde dergi, Mis Sokağı’nın oradan Galatasaray’a kadar koştuğumu hatırlıyorum. Öyle bir sevinç… Artık şair diyebilirim kendime!


Daha çok yazmalıyım! Daha iyi! Artık kendimi sorumlu da görüyorum. Eh, bir paye verilmiş sonuçta. Sorumluluğumun ayakları yere bassın diye, Varlık dergisini aradım, Enver Ercan’la görüşmek istiyorum. Şiirimi yayımlamış, beni tanımak ister değil mi? Belki telif bile verebilir dergi, gitmeli.


Yazıhanede bir kişi daha var Enver Ercan’ın yanında; yetmişlerinde, zayıf. “Ece Ayhan’la tanıştırayım sizi.” Ece Ayhan? Vay anasını!


Ben, diyorum, geçen ay şiirini yayımladığınız kişi. Sizinle tanışmak için geldim. İyi yapmışım sanırım, memnuniyet bildiren birkaç söz… Sonra sessizlik. Beş dakika falan sürüyor ziyaret. Hâlbuki ben…


Yazmaya, dergilere göndermeye devam. Aylar geçiyor böyle. Heves yoğun. Yoğun da, Adam Sanat’tan ses seda yok! Varlık desen, anlaşılan, tek şiirle başlayıp biten bir hikâye oluvermişim dergi için. Yok, olmuyor. Demek ki daha çok çalışmam lazım. Şairliğin kolay olmadığını biliyorum sonuçta.


Yaz, yaz, yaz… Şiirler yazılıyor, iyi güzel; ama belli ki dergilerden yana bahtım açık değil. Olsun, başka dergi mi yok bana? (yokmuş.)
*
İki yıl sonra.
“Mesleğin ne?” diyor çavuş askerliğin ilk günü. Herkes bir şey söylüyor: marangoz, garson, çiftçi… Benim bir mesleğim yok ki, ne söyleyeceğim, diye düşünüyorum o sırada. E şairsin ya oğlum!
-Mesleğin?
-Şair!
-Şair?
-Hı hı.
Ne yaptım ben? Bu ilginç (komik?) haber rütbelilerin kulağına gidiyor tabii. 1940 Türkiye’sinde yaşayan bir Orhan Veli’yim sanki, aymazlığa bak. Yanlarına çağırıyorlar, hangi şairleri sevdiğimi falan soruyorlar. Ve şiir okumam isteniyor muhakkak. Konuşmalara eşlik eden bir alay var daima. Önemsememeye çalışıyorum ben. Hem önemsesem ne yazar. Koca komutana posta koyacak göt var mı sende!?


Hadi bunlar tamam, eğleniyorlar diyelim. Bir tanesi vardı, işi iyice utanmazlığa vardırmıştı. Askerlerin içinde, “sikimin şairi!” diye sesleniyordu gülerek, öyle çağırıyordu beni yanına. 


-Ne diyorsun lan amına koduğumun çocuğu!
diyemedim tabii. Deseydim ne olurdu? Bilmem… Bilirim bilirim… Saygı duyardım kendime, bugüne kadar sürecek bir saygı olurdu bu hem de. Her şeyi değiştirirdi belki de. (belki de değiştirmezdi.)
*
Artık yazmıyorum. Yazsam da bir şeyler, şiir değil onlar. Biri okuyup şiir dese de değil. Dünya yıkılsa değil. Yok, beni küstürdüler havasında falan değilim. Çok büyük bir şair olacaktım da olamadım? Yok, o hiç değil. Yeteneksiz miydim? Kişi bunu kendinde fark eder, vardı yeteneğim.
Peki neydi?
İhanet! Şiire ihanet ettim ben. Hayat o zamanlar şiir olduğuna (gibi değil) göre, hayata. Hem de binbir şekliyle ihanetin. 
Neyse, boş ver şimdi bunu.
Öyle bir şeydi şairliğim (öylesine değil). Güzel, heyecanlı, geçmeyecek gibi yaşanılan günlerden bir hatıra.

Tanrım Size Bir Salıncak

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu