
Haydi arkadaşlar, herkes aşağı! Öğle yemekleri yendi, ikindi ezanı okundu, güneş dönüş yolunda, hava serinliyor, annelerimiz izin verir artık! Bizim için dışarı, aşağı demek. Çünkü apartman katlarında yaşıyoruz ve oyunları bahçedeki toprağın üzerinde oynuyoruz. Yaz tatilindeyiz, okul yok. Yine de erken uyanıyoruz çizgi filmleri kaçırmamak için. İzledikten sonra geri uyuyabiliriz. Canımız ne zaman isterse, güneş tepede olmadığı ama bir yerlerde hâlâ göründüğü sürece dışarı çıkabiliriz. Güneş tepedeyken çıkarsak hastalanır ve üstüne ondan beter olan anne dırdırı çekeriz. Akşamları da yasak. O zaman da karanlıkta ne olur ne olmaz diye endişelenirler.
Kimsenin oyuncağı yok, o nedenle elimize ne geçerse onu hayal gücümüzle yoğururuz; bir kilim serip evcilik, doktorculuk yapar ya da ağaç dallarını silah gibi tutup savaşırız. Hiçbir şey bulamasak bile gülmemece var. Birbirimize ağzımız kapalı hâlde bakar ve birinin dişleri görünüp de kaybedene kadar öylece kalırız. Vücuduyla şebeklik yapabilen olursa genelde o kişi kazanır, çünkü kahkahayı basmak galibiyetten daha zevklidir.
Şimdi üzerimizde bir şort, bir atlet var; dizlerimize taş batsa da üstlerinde durmaktan geri kalmıyoruz. Kabuk bağlamış yaralarımız tam iyileşecekken geri kırılacak olsa da başlamalı inşaat. Atletin askısı kaydıkça omzumuzun güneş değmeyen beyazlığı parlıyor, en beyaz tenlimizin bile kararmış kollarının içinde. Tırnak aralarımız kahverengi zerrelerle dolu. Alnımızdaki ter derimize yapışanları çamur yapmış, yanağımızdan akıtıyor. Her şey minyatür bir vadi inşa etmek için. Toprağı dağ şeklinde biriktiriyoruz, üstüne su serpiştiriyoruz, tekrar toprakla kapatıp biraz kuruyana kadar bekliyoruz ve üzerini temizliyoruz. Sert bir dağ meydana geliyor. Karşısına bir tane daha yapıyoruz. Sonra yüzeylerini delerek mağara açıyor, dağın içini boşaltıyor ve bir akarsu yatağı inşa ediyoruz. Pet şişedeki suyu dağın arkasından döküyoruz ve toprak diğer uçtan çıkana kadar tüm suyu emince hayal kırıklığına uğruyoruz. Emmeden diğer dağa ulaşsın diye daha çok su döküyoruz; yataktan taşıyor, iki dağı da süpürüp gidiyor ama biz yine de mutlu oluyoruz. Hiç üzülmüyoruz vadinin yıkılmasına; toprak bedava, deneriz bir daha. Bir gün başaracağız bu dağlardan su geçirmeyi. Tüm vücudumuzu kaplamış toz içinde, Tanrı’nın topraktan yeni yarattığı insanlar gibi mutlu mutlu evlere dağılıyoruz güneş batarken.
Bu sırada apartmandaki boş daireye eşya taşındığını görüyoruz. Koca bir sepet dolusu oyuncağı bizden çok daha küçük bir çocuk, kucaklayamadığı için apartmana doğru sürüklemeye çalışıyor. İçindeki trenler, arabalar, ayıcıklar ve televizyonda izlediğimiz çizgi filmlerdeki karakterlerden bazıları sepetin deliklerinin arasından seçilebiliyor. Sepet hareket eden bir televizyon gibi, hepimiz onu seyre dalmışız. En pimpirikli anneden başlayarak sırasıyla hepsi balkondan bağırmaya başlayınca kendimize gelip köşelerimize çekiliyoruz.
Ertesi gün canım çok sıkılıyor. Sanki artık televizyon zevk vermiyor, gerçeklerini istiyorum. Görmüşüm bir kere o oyuncakları ama alamayız ki! Kim bilir ne kadar pahalıdır. Annesi falan da güzel giyimliydi, sosyetiklerdi, zenginlerdi muhtemelen. Onlar alabilir. Neyse, ben de arkadaşlarımı çağırayım bari dışarı. Ama dışarısı hâlâ çok sıcak, isteseler de çıkamazlar. Apartmanın içine kilim sersem ve orada otursak ya serin serin. Neden olmasın ki?
Kimsenin annesi dışarı izin vermese de apartman fikrim karşılık buluyor. Önceki gün üzerine konuşmaya zaman bulamadığımız sepetten konu açılıyor ve hepimiz en çok dikkatimizi çeken oyuncağın detaylarından bahsediyoruz. Gözü kalmış, belli. Bundan mıdır bilinmez; evcilik oynamaya çalıştığımızda herkes evde kalıyor, doktorculuğu deniyoruz ve herkes hastalanıyor, son çare güldürmecede de hepimiz ağlamak üzereyiz sanki. Hepimizin aklında o sepet ve içindekiler var. Hepimiz istiyoruz onlardan.
Sesimiz duyulmuş olmalı apartmanda. Yeni taşınanların kapısı açılıyor. Kadın şöyle hepimizi bir güzel süzüyor ve en küçük ben göründüğümden olsa gerek, gözüne beni kestiriyor. Adımı soruyor, söylüyorum. İçeri davet ediyor çocuğunu oynatmam için. Canı çok sıkılmış. O kadar oyuncağı olan birinin canının sıkılmasına hepimiz şaşırıyoruz içten içe. Şimdi hepsiyle benim de oynayabilme şansım var, hepsine dokunabilirim ama arkadaşlarımı dışarı ben çağırmıştım. Eğlenemiyor olsak da iyi kötü sohbet ediyor ve vakit geçiriyoruz. Onları bırakıp gidemem. Teklifi reddedince kadının suratı asılıp kapıyı sertçe yüzümüze kapatıyor. Tek çocuk muhtemelen, kardeş falan çarpmadı gözümüze. Huysuzlanması normal. O gelseydi yanımıza, annesi güvenmedi belli ki bu pasaklı çocuklara. Hepimizi evine de çağıramaz, her yeri talan edeceğimizden korkar. Ama çocuğu bayağı bunaltıyor olmalı ki bir süre sonra yeni bir fikir sonucu tekrar çıkıyor karşımıza. Haftalık banyosunu yapalı belki üç dört gün olmuş bir avuç çocuğun yepyeni evini kirletmesini göze alarak, kapısını sonuna kadar açıyor. Herkesi içeri davet ediyor çocuğunu eğlendirmeleri için, ben hariç. En arkadan tam ben girecekken imalı bir bakış atıp kapıyı yüzüme kapatıyor. Az önceki reddime karşılık vermiş olduğunu sanıyor muhtemelen. Bekliyorum ki benim yokluğumu fark edip hepsi geri çıksın. Maalesef içeriden patır patır koşturmalar, gülüşmeler ve oyuncak takırtıları gelmeye başlıyor. Arkadaşlarımın beni bırakmayacağını düşünürken bir anda koca apartmanda yapayalnız kalıyorum. Sırf o oyuncaklara dokunabilmek için hepsi dünden razıymış içeri girmeye.
Dairemizin önüne geldiğimde zile basıyorum ve apartman bomboş olduğu için zil sesi daha bir yankılanıyor, sanki içim de boşalmış gibi ve vücudumu organik bir zil gibi titretiyor. Eve girsem ne yapacağım ki? Televizyon izlemek istemiyorum. Aşağı inip dolaşayım bari. Anneme su içmeye geldiğimi söylüyorum. Apartmandan dışarı çıkmamamı öğütlüyor su boğazımdan akarken. Böyle sessiz sessiz oynarsak kimse de rahatsız olmazmış. Güvenini alıp açılıyorum havaya. Görmesin diye pencere ve balkonumuzun bakmadığı cephede dolaşıyorum. Öğle ezanı o kadar net yankılanıyor ki sokaklarda, yalnızlığımı daha bir koyulaştırıyor. Tek tük ağaçlardaki kuşların ötüşünü, arıların vızıldamasını duyabiliyorum; ayakkabımın zemine tutunuşunu ve sonra kalkışını, topuğumdan dökülen taş parçalarını… En son gidip tek başıma toprağı kazmaya başlıyorum ellerimle. Elbet dışarı çıkacaklar çünkü ve gelecekler bahçeye. Evlatlık alınacak değiller ya! Eminim ona da itiraz etmezler. Bir günde unuturlar anneleriyle babalarını.
Güneş nasıl da yakıyor saç diplerimi. Direkt maruz kalmak gerçekten ayrı bir hararet yaratıyormuş. Hiç olmadığı kadar terlesem de devam ediyorum. Geldiklerinde dağları hazır bulunca nasıl da sevinecekler, kim bilir? Annem de beni bu hâlde güneşin altında görürse pencereden ya da balkondan, işi yarıda bırakır giderim eve, ne yapayım?
Toprağın üzerine uzanmışım onları beklerken. Kıyafetlerim sırılsıklam olmuş terden. Kalktığımda toprakta çamurdan bir izimi göreceğim sandım. Uyuyakalmışım. Karnım da acıkmış. Rüya mı görüyorum? Etrafımdaki bu hareketlilik ne? Oyuncak kazmalarla toprak kazılıyor, kepçelerle alınıyor, kamyonlara yükleniyor ve bir yere taşınıyor. Orada suyla karıştırılıp çamur yapılıyor, kale şeklinde kovaya sıkıştıracak kadar dolduruluyor ve sonunda ters çevrilip surları dimdik bir yapı ortaya çıkarılıyor. Hepsi nasıl da mutlu ellerindeki oyuncaklarla. Kalkıp yaklaşıyorum yanlarına heyecanla, nereden bulduklarını soruyorum bu oyuncakları. Bana da vermelerini istiyorum aralarına katılmak için. Yeni, minik çocuk atılıyor ortaya ve beni istemediğini, oynatmayacağını iletiyor. Diğerleri oyuncakların sahibinin o olduğunu ve o istemeden veremeyeceklerini söylüyorlar. Anlaşılan kadının güvenini, çocuğu ve oyuncaklarını onlara emanet edecek kadar kazanmışlar.
Ağzım artık o kadar kurumuş ki, bir cevap verecek olsam bile konuşamayacağımı sanıyorum. Arkamı dönüp apartmana yöneliyorum. İçeri girdiğimde soğuk hava tarafından kucaklanıyorum. Böylece merdivenleri çıkaracak kadar yenileniyor enerjim. Annem toz toprak içinde tenime yapışmış saçlarımı ve kıyafetlerimi görür görmez telaşa kapılıyor. O beni ılık suya sokmak için su ısıtırken ben gizlice buz gibi suyu tepeme dikiyorum. Nasıl da rahatlıyorum. Banyodan sonra yemeğimi yiyor ve enerjimi kazanıyorum. Balkona çıkıyorum ve aşağı bakıyorum. Akşam olmak üzere ama hâlâ oynuyorlar. Aileleri eve çağırsa da dinlemiyorlar. Yıkıyorlar, baştan yapıyorlar, yıkıyorlar ve tekrar… Ta ki anneleri tarafından yaka paça eve götürülünceye kadar.
Apartmanda müthiş bir gürültü kopuyor. Etrafımızı saran tüm dairelerden patır kütür sesler geliyor. Muhtemelen kovalanıyorlar dayak yememek için. Sonra bağırışlar duymaya başlıyorum ama bu bağırışlar tek bir noktadan geliyor. Sanki hepsi bir yerde birikiyor ve oradan bana ulaşıyor, duvarları aşarak değil. Bunun gizemini çözmek için sesi takip ediyorum ve salondaki boş prize ulaşıyorum. Her dairede çıkışı olan, telefon tesisatı direkt apartmandan verildiği için boş kalan telefon hattının bizdeki ucu bu. Şimdiye kadar bu kadar büyük bir kargaşa olmadığı için fark etmemiş olsam gerek. Onlar ağlarken ben bu keşfimden ötürü bayağı sevinçliyim. Hemen hepsine bu keşfimi haber vermek için ağzımı prize dayayıp bağırıyorum. Duymuyorlar, çünkü evlerindeki gürültü benim sesimi bastırıyor. Daha yüksek sesle tekrar bağıracakken onlara bu keşfimden bahsetmemin yanlış olacağını akıl ediyorum. Elimde bu kadar güzel bir oyuncak varken onların da bundan hemen yararlanmasını istemiyorum. Bugün beni buldukları oyuncaklar yüzünden dışladılar. Şimdi hepsininkinden daha güçlü bir oyuncağım var. Evlerinde ne konuşulursa hepsini duyacağım artık ve evlerinin içini uzaktan görebildiğim yalanını atacağım. Sunacağım kanıtlarla ağızları açık kalacak ve sırrım için peşimden koşup duracaklar. Ben o küçük velet gibi hemen paylaşmayacağım oyuncağımı. Hak ettiler bunu.
Güneş tam tepede. Dikine deliyor kafamın içini sıcaklığı. Batıya doğru gideceğine bana doğru yaklaşıyor, gözümde giderek büyüyor, gözüm kamaşıyor, bakamıyorum bir süre, düzeldiğinde daha da büyümüş oluyor, sonunda tam göz bebeklerime değecek kadar yakın ve sıcağı ayak parmaklarıma kadar inmişken uyanıyorum. Terlemiş ve sırılsıklam olmuşum, alnıma dokunduğumda ısıtılmış bir kayaya çarpıyor parmaklarım, ayağa kalkacağım zaman zorlanıyorum, doğrulup birkaç adım atabildikten sonra gücüm tükeniyor ve düşüyorum. Gece yanlarına gidemediğim ailem sabah beni yerde görünce telaşla hastaneye götürüyor. İlaçlar veriliyor, reçeteler yazılıyor ve eve yollanıyorum. Terli terli soğuk su içmenin sonucu bu olanlar.
Müthiş keşfimin tadını çıkaracağım gün bu hastalık da nereden çıktı şimdi? Aşağı inecektim, hepsi ellerinde oyuncaklarla gelecekti -tabii cezalı değillerse aileleri tarafından-, beni dışlayacaklardı yine, sonra ben birer birer hepsinin ettikleri küfürleri kelimesi kelimesine söylemeye başlayacaktım. Önce inanmayacaklardı, duvardan falan duyduğumu sanacaklardı. Araya birkaç katın girdiği kişileri nasıl duyduğumu sorar sormaz artık şaşkınlıktan başka hissedecek bir şey kalmayacaktı onlar için. Nasıl yaptığımı öğrenmeye çalışacaklardı ama ben bunun bir sihir olduğunu söyleyecektim. Oyuncakları herkes parasını verip alabilirdi ama sihirbaz olmak öyle isteyerek elde edilecek bir beceri değildi. En özel kılınan kişinin ben olduğumu anlayacaklar ve peşimden ayrılmayacaklardı. Benden ıvır zıvır kaybetmemi sonra başka bir yerde geri bulmamı, şapkadan güvercin çıkarmamı, görünmez olmamı ve hatta duvarların içinden geçmemi falan isteyeceklerdi. Onlara bir sihirbazın bir anda tüm yeteneklere sahip olmadığını, güçlerin zamanı geldikçe teker teker verildiğini ve şimdilik sadece apartmanda olup bitenleri görebildiğimi açıklayacaktım. Elbette inanacaklardı çünkü gerçekten evlerinde neler olup bitiyorsa seslerden hepsini tahmin edebiliyordum. Sadece önemli olaylar akılda kalıcı olduğundan ve önemli olaylar da sevinçli ya da acılı gürültüye sebep olacağından bunlardan bahsetmem inanmaları için yeterdi. Güneş öyle bir çarpmış ki beni, planım maalesef suya düştü. İlaçlar etkisini ne zaman gösterir bilmiyorum, ama yataktan kalkacak hâlim yok. Olsa bile annemin beni hasta hasta dışarı salmayacağı kesin.
Geriye tek bir çözüm kalıyor, arkadaşlarımı buraya çağırmak. Annem komşularla çoktan dünün dedikodusunu yapıp hastalandığım haberini vermiş. Yeni komşudan hepsi şikayetçiymiş, getirdiği oyuncaklar yüzünden kimse laftan anlamaz olmuş. Oyunu bir türlü bırakamıyorlarmış. Onlar bilmiyor muymuş oyuncak almayı, bu şımarıklarla oyuncakları olsa nasıl baş edebilirlermiş? Yeni çocuğun bana gıcıklık olsun diye tüm sermayesini bahçeye indirmesiyle hepsinin haklılığı onaylanmış. Belki de önceden oyuncakları olsa sıkılıp bu kadar üstüne düşmezlerdi. Hayatlarında hiç görmedikleri, onlara hiç alınmadığı için bu kadar bağımlı davranıyor olamazlar mıydı? Ne olursa olsun arkadaşlığımız her şeyin üstündeydi. Benim de hiç oyuncağım yoktu ama yine de onları bırakıp gitmemiştim. Belki de aileleri haklıdır, gerçekten iflah olmaz birer şımarıklardır. Bunu, hasta olduğumu bildikleri hâlde beni ziyarete gelmemelerinden de anlayabiliyorum. Güç bela kalkıp duvara yaslanıyor ve prizden hepsini dinliyorum. Anneleri tarafından sürekli hasta olduğum ve geçmiş olsun demek için yanıma gelmeleri gerektiği hatırlatılıyor ve hiçbiri bunu umursamıyor. Aşağı inmek ve oyuncaklarla oynamak istediklerini sayıklayıp duruyorlar.
Onlara ders vermek için bir plan yapıyor ve uygulamaya geçiriyorum. Hasta olduğumdan değişen sesimle deliğe bağırmaya başlıyorum. “Heeey, kötü çocuuuk, sen kötü bir çocuksuuun, arkadaşını yalnız bıraktııın, hastalanmasına sebep olduuun, onu ziyaret eeet, özür dileee!” Sesimin bir canavarınki gibi, tüm dairelerde yankılandığına eminim. Normalde kahkaha atacağım bu olaya hastalığımdan ötürü ufak bir tebessüm edip yatağıma geçiyorum. Aradan beş dakika geçince zil çalıyor. Ardından bir daha, bir daha… On beş dakikaya hepsi karşımda inci gibi dizilip oturmuş oluyor. Hiçbiri diğerlerinin de aynı sesi duyup duymadığını bilmiyor, korkudan konusu bile açılmıyor; öyle hastayım diye gelmişler. Geçmiş olsun dileklerinden sonra biri sonunda özür dilemesi gerektiğini hatırlıyor. Onun ardından hepsi teker teker pişmanlıklarını dile getiriyorlar. Gerçekten hatalı olduklarını düşünüp düşünmediklerini bilmiyorum. Bu davranışlarının tamamı korkuyla alakalı olabilir. Bunu anlamamın tek yolu var, o da gerçeği söylemek ve ardından özürlerinin geçerli olup olmadığını öğrenmek.
Her şeyi anlatmamın ardından hepsi bu keşfin çok eğlenceli olduğunu ve bundan sonra duvarlardan haberleşebileceklerini haykırıyorlar. Bu oyunumdan ötürü hiçbiri kızmıyor, aksine aramızdaki bağ daha da güçleniyor. Başka korkudan ziyarete gelseler de sonunda hepsi yaptıklarının gerçekten bir hata olduğunu ve sonucunda ceza olmayacak olsa bile bir daha böyle davranmayacaklarını anlıyorlar. Ertesi gün yine geleceklerini, bunun dışında sıkıldığım her zaman da duvardan onları çağırabileceğimi tembihleyip gidiyorlar.
Akşam herkes evindeyken apartmana, her şeyin yoluna girmiş olmasından ötürü derin bir sessizlik ve sakinlik hâkim oluyor. Herkes uyumaya yüz tuttuğunda ağrılarım yakama yapışıyor. Hareket edemiyorum, sanki üzerimde giderek büyüyen bir yangın başlamış gibi. “Bizimle oynar mısın?” O ses nereden geldi? Akıllarınca beni korkutup intikam mı almaya çalışıyorlar yoksa? Rol mü yapıyorlardı yani bana tepki göstermiyorken? Kalkıp cevap da veremiyorum. “Yukarı gel.” Ha ha! Çok komik. Aşağı yerine yukarı çağırmak sizce de çok anlamsız bir espri değil mi? Terim öyle soğuyor ki ateşim bile ısıtmıyor artık, buz kütlesinin üzerinde gibiyim yatakta. “Seni bekliyoruz, bize katıl, sensiz oynayamayız.” Artık ne sıcak ne de soğuk. Sanki buharlaşıyorum. Yükseliyor muyum? Aşağıya yüzümü çevirdiğimde erimeye yüz tutmuş bedenimi görüyorum. Hayır, şaka falan yok ortada. Konuşanlar kimdi? Kimler çağırıyor beni? Havada yüzüyorum. İstemsizce bir rotada gidiyor, duvardaki delik tarafından çekiliyorum. İçine giriyorum, üst katlara çıkıyorum, çatıyı aşıyorum. Göğe mi yükseliyorum? Ölüyor muyum? Var mı geri dönüşü yoksa çoktan öldüm mü? Bulut; yavaş yavaş giriyorum içine, giderek yoğunlaşıyor ve görünmez oluyor mavilik. Her yer bembeyaz ve ağırlığım yok.
Zaman geçiyor mu? Öyleyse ne kadar oldu buraya geleli? Acıkmıyor, susamıyor ya da herhangi bir şey istemiyorum. Kendimi göremiyorum ama bir bedenim olduğunu da sanmıyorum. Bakışımı nereye çevirirsem çevireyim sadece bulanık bir parlaklık var. İyi miyim peki? Kötü değilim. Sadece biraz sıkıldım. Acaba birileri var mı buralarda? Bağırıyorum ama sesim çıkmıyor. Yine de kelimelerin dağıldığından eminim. “Heeey! Sesimi duyan var mııı?” Yok mu benimle oynayacak kimse burada? “Duyun beni. Duyun beni. Duyun beni. Var mı benimle oynamak isteyen?” Etraf grileşmeye başlıyor. Çağrıma kulak mı verildi? Sesimi mi duydu biri? Bir oyun mu başlıyor? Her ne şekildeyim bilmiyorum ama ağırlaşıyor ve çekildiğimi hissediyorum. Sünüyor, sünüyor ve kopuveriyorum. Benimle aynı anda bir sürü su damlası da kopmuş, birlikte düşüyoruz aşağı. Ellerimiz olsa ve tutuşsak, arkadaşlarımla yan yana salıncaklarda tutuştuğumuz gibi.
Şehir altımda. Aralarına yol girmemiş binalar tek bir bina gibi görünüyor. Yollarda arabalar uzaktan kumandalarla kontrol ediliyorlar sanki. Birini seçip kendimce yönlendiriyormuş gibi yapıyorum. Arkadaşlarımla da oyuncaklarımız yokken varmış gibi yapar ve mutlu olurduk ama şu an iyi hissedemiyorum. Ne kadar oyuncağımız olursa olsun, birlikte oynayacak arkadaşımız yoksa can sıkıntısından kurtuluş yok demek ki. Mahallem kaplıyor gözümü. Kahverengi bir dikdörtgen, oynadığımız bahçenin silüeti olarak gösteriyor kendini. Bizim apartmanı seçebiliyorum artık. Tam da oraya mı düşüyorum? Yaklaştıkça insanlar seçilmeye başlıyorlar. Bahçede mi çocuklar? Oyun mu oynuyorlar? Hem de bizim projemiz üzerinde mi çalışıyorlar? Durun, durun. Uğraşmayın dağın üzerini sulamakla. Ben geliyorum!
Dağa düşüyorum, üstüm toprakla kaplanıyor, kuruyorum. Geri yağıyor ve akarsu oluyorum. Toprağa direniyor ve iki dağın içinden de yuvarlanıp gidiyorum. Sonunda projeyi tamamlayabiliyoruz. Yazdığımız senaryo başından sonuna kadar canlandırılmış oluyor. Hepsi nasıl da mutlu görünüyorlar. O oyuncaklar için beni bırakıp giden kişiler değiller artık. Sevinçleri üç boyutlu cisimlerden değil, aralarındaki sevgiden güç alıyor. Bunu gözüme yansıyan ipten anlayabiliyorum. Onları birbirlerine bağlamış ve kahkahalar yükseldikçe daha da belirginleşiyor. İpin ucu nereye gidiyor acaba? Takip ediyorum, ediyorum, ediyorum gözümle ve kendi konumumla bakışım denk düşüyor. Beni unutmamışlar, beni seviyorlar, özlüyorlar. Buradayım! Birlikte başardık!
Bir ağlama sesi duyuyorum. Yeni çocuk bu. Bir köşeden olanları izliyor, oynamak istiyor ama aralarına almıyorlar. Suçluyorlar onu. Onun yüzünden öldüğümü düşünüyorlar. O gelmeseymiş, annesi oyuncaklarla arkadaşlarımı kandırmasaymış, ben de tek başıma güneşin altında kalmazmışım. Hastalanmazmış ve hâlâ yaşıyor olurmuşum. Hayır, konuşmam gerek onlarla. Bir işaret vermem gerek. Bir şekilde çocuğu aralarına almayı kabul ettirmeliyim çünkü hiçbir çocuk yalnız olmamalı! İstediği kadar oyuncağı olsun, arkadaşı olmazsa mutsuz hisseder. Hiçbir çocuk mutsuz olmamalı. Hem onun suçu da değil olanlar. İlla bir suçlu varsa o da annesi; çocuğunu sepet dolusu oyuncak alarak mutlu edebileceğini sanan, işe yaramayınca onu yanımıza göndermek varken bizi parça parça yanına çağıran annesi.
Artık kendimi yönlendirmeyi öğrendim oyun oynarken. Su olmayı, buharlaşmayı, sonra tekrar akmayı ve tekrar uçmayı; hem de istediğim yöne. Ağlayan çocuğa doğru yöneliyorum. Sevgi bağı da ben ilerledikçe sünüyor ona doğru. Çocuk nefes alırken kaçıveriyorum içine ve son damla göz yaşıyla geri çıkıp buharlaşıyorum. Artık o da bu bağın bir parçası, ipin uğradığı bir durak da o. Bir anda arkadaşlarımdan biri içgüdüsel olarak çocuğa bakıveriyor, onu yeni ağlamış görünce daha fazla üzerine gitmemeleri gerektiğini anlıyor ve yanlarına çağırıyor. Çocuk sanki bunu bekliyormuş gibi hemen gülüveriyor ve aralarına koşuyor. Koşarken yanlışlıkla dağın birine takılıyor ve ayağıyla onu yıkarken arkadaşlarımdan birisi havada yakalıyor. Çocuk kızacaklarını sanıp korkarken hepsi sorun olmadığını söylüyorlar. Önemli olan dağ değil, o illaki yıkılacak. Yine yapılır. Arkadaşlarımızla birlikteyiz ve tekrar tekrar inşa edebiliriz. Yeter ki oyun bitmesin. Hepsinin gözünden bu cümleler okunuyor ve sanki hepimiz birbirimizi hissediyoruz. Uzakta olsam bile içlerindeyim.
Hava açılıyor, güneş meydana çıkıyor tekrar ve etkisini gösteriyor, gitme vakti geldi şimdilik. İçten içe hep birlikteyiz arkadaşlarım. Görüşmek üzere. Mahalle, şehir ve sonunda zirvedeyim. Her yer bembeyaz, parlıyor yine. Uyku var mı acaba bu hâlimde de? Kapatabiliyor muyum gözlerimi ya da görmemi sağlayan şey her neyse onu? Yıldızları izlemekle mi geçecek yoksa geceler, sonsuza dek?
“Seni duyduk.” Bu ses de ne? Arkadaşlarımın sesi. Konuşabiliyor muyuz yani? Duyuyorlar mıydı beni? “Hepimiz aynı anda duvardan sesini duymuşuz, bizi oyuna davet ettiğini. Ama korkudan hiçbirimiz cevap verememişiz. Bugün projemizin hayata geçirilmesinde senin payın olduğunu biliyoruz. Çünkü normalde asla o suyun toprak emmeden o kadar mesafe gitmesi mümkün değil. Buna şahit olunca anladık ki korkmamıza gerek yok. Senin bizi oyuna davet etmen ve biz oynarken şaşırtıcı katkılar yapmandan daha güzel ne olabilir? Seni çok özlemiştik. Umarım sen de bizi duyuyorsundur. En kısa zamanda yeni oyunlarda görüşürüz. Hatta kim bilir, belki senin yeni formunla oynayabileceğimiz başka oyunlar icat ederiz. Eminiz, çok zevkli olur. İyi geceler.”
Sözcü seçilen arkadaşımın cümleleri bitince, hepsinin kulaklarının duvardaki deliklere dayalı olduğunu biliyorum. Benden gelecek bir cevapla tüm bu olanlara dair açıklamalarının doğruluğunun sabitlenmesini bekliyorlar ve cevabımla bunu sağlıyorum: “İlk fırsatta annemle babama da uğrayacağımı söyleyin. Onlara da keşfimden bahsedin ki onlarla da konuşabileyim. İyi geceler.”
alpay eglenen



