öyküyayınlar

ölüm terapisi serisi / 1.bölüm – düğün hediyesi – alpay eglenen

Bu mektubu bulduysanız, yazıldığı zamandan bir hafta önce tamamlanmış olması gereken görevi nihayet geç de olsa yerine getirdiğimi kanıtlayan, soğumaya yüz tutmuş ılık manzarayı da görmüşsünüzdür. Bakmayın siz çekilmekte olan kanıma, giderek kemikleşen derime ve beyazlayan suratıma. Yaşayanlar için ne kadar dehşet verici olsa da benim için mutlak sessizliğin, huzurun resmidir bu. Evet, size göre mutluluğun zirvesindeki insanların kanatlarını söküp yere çakılmalarına neden olan bir caniyim. Birtakım acılara yol açtığımı inkâr edemem. Sağduyunuz inanmanıza mâni olsa da tüm eylemlerimin amacı bu yaşattıklarımdan daha büyük acıların potansiyelini yok etmeye yönelikti. Önce olaylardan mı yoksa sebeplerden mi başlamam gerektiğine karar vermeye çalışıyorum. Sanırım en doğrusu sebepleri sonlara saklamak; çünkü okumanız bittiğinde olayların yaratacağı nefretten çok sebeplerin geçerliliğinden gelen vicdani rahatlığın taze olmasını yeğlerim. Böylece daha rahat uyuyabilirsiniz.


Ayak parmaklarım sandalyenin oturma yerinin ön sınırından, uçurumdan aşağıya eğilip seyre dalmış bir topluluk gibi taşmıştı. İki kaldırım yüksekliğinden atlayıp yerden bir kaldırım boyu yukarıda sallanarak, ilk hâlime dönmeyi planlıyordum. Kırılan boynum önce nefes borumu, ardından bilincimi kapatacaktı. Gündelik hayatta saniyeden de kısa anlarda yokladığında, atacağım adımlar hep yere basacağından, bir türlü gereğini yapamadığım o yokluk güdüsünün gelmesini bu sefer hazır şekilde bekliyordum. Bu atılımı gerçekleştirme kararım her ne kadar rasyonel bir olguysa da hayata geçmesi için akıl dışı bir itki gerekiyordu. Çünkü her insanınki gibi benim bedenimi de temelde yöneten, bu hayatta kalma ihtiyacı olduğundan, ancak ondan daha güçlü bir ters gereksinim darbesiyle alt edilebilirdi; bir geniş zaman cümlesinin ifade edeceği yaşam karşıtı bir çıkarım ile değil.


Saatlerdir bir şey yemediğim halde ağzım açılmak istemiyordu, duvarları öyle kuruydu ki dilimle dokunduğumda kendi etimin pürüzlü tadını alabiliyordum. Tavandaki kancaya asılı ve ucu boynuma sarılı ip temel ihtiyaçlarımı gideremeyeceğine göre, organizmam fonksiyonların asgari düzeyde de olsa devamına odaklanmıştı. Önünde sonunda gücü azalacak, psikolojik olarak bu kaygıyı kaldıramayacak ve pes edecekti. Bağlıyken hareket etmeme karşı çıksa da benim de çözülmeye hiç niyetim yoktu. Kendimi saatlerce, hatta gerekirse günlerce bu inatlaşmaya, ölüm nöbetini beklemeye ayarlamıştım.


‘‘…Pazar günü düğünümüz var. Seni de aramızda görmek isteriz. Sonuçta birbirimizi senin sayende bulduk. Bunun için minnettarız. Umarım mesajı alır almaz olumlu dönüş sağlarsın. Görüşmek üzere.’’
Telesekreter sustuktan birkaç saniye sonra atlıyorum betona. O birkaç saniye içinde ayak parmaklarım geriye sürünerek taşımıştı beni, çember kafamın üzerinden geçip boşluğa bırakmıştı kendini ve serbest kalmıştım. Boynumu ortadan bükmek için beklerken, bomboş sallanıyordu şimdi.


‘‘Davet için teşekkür ederim. Mutlaka orada olacağım. Adresi mesaj atarsınız. Sizin adınıza gerçekten çok sevindim. Vesile olmak beni de ayrıca gururlandırdı. Şimdiden mutluluklar diliyorum.’’


Bu nasıl profesyonellikti? Bu ne amatörlüktü? Ne demekti çalışanınla evlenmek? Şimdi siz kıskançlık falan yaptığımı sanacaksınız. Şirkete güzel bir kadın işe alınır ve tüm erkekler âşık olur. Kim kaparsa diğerleri çekemeyip şanslı olanın kuyusunu kazmaya başlar ya da kaybetmenin verdiği acıyla işten güçten kesilip hayattan kopar. Hatta intihar bile edebilir. Ben de ilişkilerinden ister istemez haberdardım zaten ve aynı ofiste çalışan kişilerden birinin evlilik planları da gizli kalmazdı elbet. Sabahları erken kalkmayı bıraktım, günde bir öğün sadece atıştırdım ve bilincimi köküne kadar çürütene dek alkol oranı en yüksek şişeleri içselleştirdim, değil mi? Yanılıyorsunuz. Hayatımın hiçbir bölümünde bu kadar duygu güdümlü kararlar veremeyecek kadar çok çalıştı zihnim.


Çocukluğumuzu birlikte geçirdiğimiz ve şu an yazılımcı olan bir arkadaşım bir beyaz eşya firmasının internet sitesi yönetimini almış, beni de yanına çağırmıştı. O kodları yazarak bedeni oluşturacak, ben de içeriği doldurma gibi onunkine nazaran daha kaba kalan giydirme işlemlerini halledecektim. Sitenin yayın hayatına başlaması ile belirlenen hedef kitleye ulaşmak üzere reklam kampanyaları düzenledik. Birkaç ayın ardından hâlâ yeterli kalabalığa ulaşamadığımızdan bu kampanyalara video reklamı da ekledik. Günümüzde algının, içeriğin kendisinden daha önemli olduğu düşünülünce, satılan ürün ve kalitesinden bağımsız olarak herkesin gözünü kilitleyecek bir reklam yüzüne ihtiyacımız vardı ve bunun da güzel bir kadın olması kaçınılmazdı. Evin ihtiyaçlarını genellikle erkeklerin giderdiği bir toplumda beyaz eşya reklamında hiçbir koca bizi görmek istemezdi. Ya direkt ya da karıları vasıtasıyla bu dikdörtgen rüyayı deneyimleyecek ve ister istemez bize sempati besleyeceklerdi. Çünkü insan için en büyük haz seksten gelir ve bu hazzı sağlayamaya yönelik bir malzemenin itici gelmesi imkânsızdır. Kim çakardı bu bilinçdışı mesajları? Onlar bizim kaliteli ve güvenilir hizmet verdiğimizi hissedeceklerdi sadece.


İletişim fakültesi mezunu bir arkadaşımı arayıp kendisine firmamızda böyle bir sunucuya ihtiyacımız olduğunu söyledim. Görsel olarak çoğunluğun güzellik algısına hitap etmesi gerektiğini de ekledim ki, kendi üzerine alınmasın; kendisi çoğunluğun gözüne hitap edebilecek görünüme sahip değildi. Bir arkadaşıyla görüştü, sonra iş arkadaşım o arkadaşla görüştü ve takıma yeni biri eklendi. Evet, iletişim fakültesini sadece zihniyle değil, fiziğiyle de okumuş gibiydi. Hem esmer hem de sarışın sevenlere biraz isteklerini esnetmeye ikna edebilecek kumrallıkta, giydiği mini elbiselerden gördüğümüz kadarıyla vücudunda tek bir kusurlu santimetre kare bile bulunmayan, sanki doğuştan kılsızmışçasına pürüzsüz ve yumuşak teniyle, sıfır ışıkta bile kamera karşısında parlayabilirdi. Omuz ve kalça uçlarından çekilecek çizgiler yere doksan derece açıyla inerdi. Uzun bacakları ve ince beliyle yeni evlenecek ya da çoktan evlenmiş olması fark etmeksizin erkekler tarafından arzu edilecekti. Kendisi de tüm bu reklam-tanıtım politikasının farkında olduğundan vicdani olarak rahattık ayrıca. O, ışık, ses, kamera hazırdı artık ve motor!


Hem hayatımı devam ettirecek kadar gelir sağladığım hem de bolca kendime zaman ayırabildiğim çalışma şartlarım, reklamın başarısıyla doğru orantılı olarak yoğunlaşmaya başladı. Giderek bir parça daha kopuyordu benden, azalıyordum. Bu nedenle artık bu işin beni aştığını arkadaşıma söyleyip işlerin aksamaması için yeni birini bulana kadar kalabileceğimi ve ardından ayrılacağımı belirttim.


Henüz ayrılmadan iş aramaya başlamış olmama rağmen istifamın üzerinden bir ay geçmişken bile bir adım ilerleyememiştim. Mümkün değildi istediğim şartlarda iş bulmak. Bıraktım kendime zaman ayırmayı, üstüne bir de birden fazla insan gücü gerektirecek işleri tek başıma yapmam isteniyordu. Yani benden istenen tamamen başkası için yaşamaktı. Evet, karnım doyacaktı, kışın sıcak bir yatağım olacaktı ama bunların hepsi patron içindi. Bedenime iyi bakmalıydım, çünkü onun hizmetindeydim. Tatiller sayesinde haftanın yorgunluğunu az buçuk anca atabilecek ve yeni haftaya olabildiğince dinç başlayabilecektim onlar sayesinde. İçe dönük karakterde olmama rağmen asla gözlerimi yüz seksen derece çevirip beynimin kıvrımlarında dolaşamayacaktım. Dış emirlerle öyle özdeşleşecektim ki kendi kendime düşünsel, sanatsal hiçbir eyleme yönelemeyecektim.


Bu süreci son işimden önce de deneyimlemiş ve tamamen bir başkası için yaşayacağıma ölmemin daha iyi olacağına kanaat getirmiştim. Arkadaşımın sunduğu cazip fırsat ile tecil etmemin ardından tekrar aynı noktaya döndüm.


Annem ve babamdan nefret ettim, beni bu dünyaya getirecek kötülüğü yaptıkları için. Yoktum; ihtiyaç duymuyordum, düşünmüyordum, farkındalık sıfırdı. Ne diye böyle bir işe girişip huzurumu bozdunuz? Hadi diyelim ki bana çok iyi bir yaşam sunmuş olsunlar. Yine sıfırı bir yapmış olacaklardı ve bir sıfırdan büyüktü. Bir demek, minimum da olsa acı demekti. Sırf ilk ışıkla buluşmamda ağlamamı bile telafi edebilecek kadar iyi bir yaşam mümkün değildi. Bir, nasıl sıfıra eşitlenirdi? Ben ne tamamen başkası için yaşayacak ne de evlenip çocuk yapacaktım. Sıfırı bir yapmaya hiçbir şeyin değmeyeceğinden geçtim, bir de bunun suçluluk duygusuyla baş etmem gerekecekti. Yok olma seçeneği, yeni bir acı yaratmayacak ve birçok acıya da son verecek bir eylem olarak karşımda duruyordu ve planım telefon çalana kadar olması gerektiği gibi işlemişti. Şimdiyse ufak bir gecikme yaşatacak ek eylemler araya sıkıştırmalıyım.


Bana bir silah gerek. Nereden bulabilirim? Şehrimin arka sokaklarına gidip bir kurşun fırlatıcı istediğimi ilan edemem. Yolu ateşlemekten geçen hiç tanıdığım da yok. Geriye internetten başka bir kaynak kalmıyor. Araştırıyor ve internetin yasa dışı işler dönen alt katmanlarını keşfediyorum. Gerekli yazılımları ediniyor, adresleri giriyor ve korkusuzca dalıyorum. Herhangi yasal bir alışveriş sitesi kadar profesyonel görünen bir aracı e-ticaret sitesine ulaşıyorum. Teknik açıdan bizim beyaz eşyacıdan eksik yanı yok. Adam yaralama, öldürme, her tür kafa yapıcı madde temini hizmetleri önümde sıralanıyor. Bana gereken sadece en az üç kurşun atabilecek bir silah; tabii ıskalama ihtimalimi yok sayarsak. Asla en ucuzunu seçmemeliyim, ucuzluk eksikliktir, yarı yolda bırakır. Tüm birikimimi bu işe yatırabilirim, çünkü son alışverişim. En pahalısına talip oluyor, ödemeyi yapıyor ve satıcı ile teslimat yeri ve zamanını ayarlıyoruz. Ev adresini vermem yetiyor ve söylediği tarihte gelen kargoyu teslim almamı söylüyor. Elbette isim yok, sadece rumuzu görünüyor. Özel teslimatçıları da var demek ki.


Zorunlu askerlik sürecindeki bilgilerimi tazelemek üzere bir poligona gidip hafızamın derinlerindeki becerilerimi bedenime hatırlatıyorum. Kutuyu tam açmayı planladığım saatte teslim almış oluyorum. Bu kadar açık bir teslimat olduğuna göre kim bilir takip edilmeyecek kadar kaç elden geçmiştir? Son adam ne kadar para için polis olmam riskine rağmen bu işe attı kendini? Şu hayatta kalma güdüsü ne kadar gözünü karartabiliyor insanın? Düşünmeme gerek yok artık bunları. Eylem faslını devam ettirmek üzere ölmeden önce kullanacağım son alete avuç içimi alıştırıyorum. Boşuna en pahalısı olmasa gerek, çünkü ergonomik tasarımı anatomime tamamen uyduruyor makineyi.


İçerideyim. Henüz müzik başlamamış, konuklar yeni geliyorlar. Damat ve gelin ortalıkta yok. Boş bir masa bakınıyorum tek başıma takılmak üzere. Bu sırada bir masadan adım çağırılıyor ve kafamı sese çevirdiğimde benim görüşmediğim ama damadın hâlâ iletişimde olduğu çocukluk arkadaşlarımızla etrafı sarılmış bir yuvarlak görüyorum. Çevresinde sıklaşıp beni de aralarına almak istiyorlar. Görmezden gelmek ne mümkün? İşin yoksa şimdi bir sürü saçma sapan soruya cevap bul. ‘‘Sen niye hiç arayıp sormuyorsun? Neler yaptın görüşmeyeli? Ne okudun? Ne iş yapıyorsun?’’ Okumamak ya da bir iş yapmamak gibi bir seçenek yok kafalarında. O kadar kalıplaşmış ki zihinlerinde bu düzen; tanrı-kral yönetiyor sanırsınız dünyayı. Hepsi evlenmiş ya da evlenmek üzere. Birisi yanında çocuğunu bile getirmiş. Benden başka kimse görmüyor boynundaki çift deliği, vampirler tarafından sömürüldüğünü ve tüm bu evliliklerin de yeni yemler getirdiğini. Eski umudum olsa sonuna kadar kendimi savunabilirdim karşılarında, onları uyandırmaya çalışabilirdim, okumadığımı ve çalışmadığımı, ayak dirediğimi söyleyebilirdim; doğmamızın bile bir anlam ifade etmediğini, anne ve babalarımızın bizi acıya tâbi kılmalarından ötürü teoride birer sadist olduklarını da. Ardından toplu intihar bile edebilirdik. Kendimi susturdum, değişmeyeceklerini kabullendim çünkü çoktan. Söylediğim her şeyde haklılığımı kabul edeceklerdi, onlar da farklı düşünmüyordu ama bu değişmesi mümkün görünmeyen kurguda sunulan mutluluklardan da gayet hoşnut görünüyorlar.


En az açıklamayla yırtabileceğim bir yalan uydurdum. Bir ara damatla yaptığımız iş birliğinden, şimdi ise başka bir şirkette aynı görevi aldığımdan ve evimdeki karnı burnunda karımdan bahsettim. ‘‘Sizi niye mi düğünüme çağırmadım? Kendi aramızda küçük bir kutlamayla evlendik. Ne çok isterdi sizinle tanışmayı, ağrıları nedeniyle gelemedi. Yanında annesi kalıyor şu an, yoksa burada olamazdım.’’


Ne kadar popüler oyun havası varsa elektrosaz hepsini çaldı, hepsinde kalkıp hepsinde oynadım. En ufak bir aykırılık yapmadım. Kusursuz bir ortam olmalıydı. Küçük bir kıvılcımın koca bir yangını başlatmasına göz yumamazdım. Tamamen uyumlu davrandım. Benim dışımda gelişebilecek bir tartışmaya tanık olsaydım o bahsi bile ne yapar eder aceleyle barışa ulaştırırdım. Yedim, içtim, kalktım ve tekrar havaya kapıldım. Çevreyle uyum sağlamaya çalıştığım çocukluğumdan kalma birkaç figür ile sahneyi kotardım. Çok fazla hoplayıp zıplamamaya özen gösterdim elbette, üzerimdeki ağır metalin düşüp ifşa olmaması için, kontrollü hareketlerde ceketim gizliyordu. Evet, hayatımda ilk kez takım elbise giyiyorum, bugüne özel aldım.


Takı merasimi geldi çattı, tüm masalar altınlar, bilezikler yağdırdı. “Benim hediyem ne mi? Ben hediyemi herkesten sonra vereceğim.” Heyecanlandılar, müjdeyi önceden bilmek istediler, söylemedim, sürpriz.


Pasta kesildi, gelin ve damat birbirlerine son olduğunu bilmedikleri lokmalarını yedirdi. Dans müziği çalmaya başladı. Şarkı sözünde ‘‘Senden çocuğum olsun istiyorum’’ cümlesi geçiyordu. Sanki her şeyden haberleri vardı ve bana gizli mesaj yolluyorlardı. ‘‘Evet, çocuk yapmaya kararlıyız, lütfen bizi öldür.’’ Kimin kiminle çocuk yaptığı umurumda değil. Fakat ben dünyaya hiç olmayan bir şeyin gelip acı çekmesine vesile olamam. Benim tanıştırdığım kişiler evlenir ve çocuk yapma isteklerini ulu orta bildirirlerse bunu engellemek için her şeyi yaparım. Kendi yaşamım için ebeveynlerime yüklediğim öfke ve suçların bana yöneltilmesini kaldıramam. İşte bu yüzden hâlâ hayattayım, bu yüzden son bir görev belirledim kendime, bu yüzden elim biraz sonra ortaya salacağım silahta. Keşke kesin kanıtlanmış bir büyü yöntemi olsaydı ve çocukları olmadan evliliklerini sürdürmelerine niyet ettirseydim bir medyumu ya da özel etkili bir karışım hazırlatıp ikisini farkında olmadan kısırlaştıracak bir içecek sunabilseydim. Bu görece fantastik yöntemlerdense en temizi kafaya sıkılacak bir kurşun değil de nedir? Zaten birkaç dakikaya susmuş olacak bilinçler, hiçbir acı çekmeyecek, hiçbir şey hatırlamayacaklar.


Yuvarlak bir ışık tanrıdan gelen bir nur gibi sadece çifti aydınlatıyor. Onlar için yaşam, benim için ise ölüm dansı sürüyor. Karanlıkta kimseye fark ettirmeden çıkış kapısının olabildiğince yakınında, herkesin arkasında bir suikastçı gibi konumlanıyorum. Yüzüm gizli, zaten az önceki grup dışında tanınmıyorum. Dans müziği son ritmini vururken herkes alkışlamaya hazırlanıyor, gelin ve damat utancından tatlı tatlı kızarıyor ve son nota ile alkışlar arasında susturuculu ağızdan sadece iki tükürük sesi yankılanıyor. Tüm ışıkların açılmasıyla çiftimizin yüzlerine biriken kanlar, en tepe et parçalarından vurulmalarıyla fışkırıyor. Herkes şok içinde, sevinç çığlıkları dehşetin kükremesine dönüşüyor. Kimse nereden ateş edildiğini bilmiyor ve ben ambulans ve polis çığlıklarıyla mekândan çıkıyorum. Kiralık arabaya binip ikinci göreve gidiyorum.


Katliamdan sonraki yokluğum umarım beni yeterince çabuk ele verir ve mektubum bir an önce birileri tarafından sırf popüler olmak adına yeraltına sızıp oradan yukarıya yayılır. Böylece resmi haberler sadece caniliğimi konuşurken acının son bulmasına dair eylemler başka dillere de çevrilip tellerle yayılıp gider. Belki kıyamete bile gerek kalmadan tüm yaşam sona erer.


Tık tık. İşte geldiler. Artık susturucuya gerek yok. Dıkşın!

alpay eglenen

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu