öyküyayınlar

ben hep oradaydım – şehriban yaman

BEN HEP ORADAYDIM

Ben herkesten önce geldim, muavinden bile. Zaten hep öyleyimdir: En önce gelir, en son çıkarım. Gittiğim her yerde kendime bu adeti edindim. İzlemeliyim çünkü bir şeyin başlangıcıyla sonu arasında, o ince kıvrımda şekillenir kim olduğum. O kıvrım belirince, alır başımı başka bir yere giderim. Şimdi burası, benim yeni yerim.

Neden burası derseniz, yakın görünen en uzak köşe burasıydı. Uzaklaştıkça değil, onu yakın ettikçe yaklaşırım kendime.

Otobüs, kalkış saatinden yirmi dakika önce peronda duruyordu. Rengi tam beyaz değildi—beyazdan vazgeçmiş bir griydi. Ön camın sağ köşesindeki çatlak, gün ışığını kırıyordu. Üzerinde geceyi uykusuz geçirmiş kar tanecikleri vardı; bir kısmı erimiş, bir kısmı hâlâ inadına donmuştu. Etraf sessizdi. Hava pusluydu. Sabahın ilk ışığı ne sıcak ne soğuktu—yalnızca nötr. Kahvehanenin önünde boş iskemleler diziliydi. Bir kedi, çöp kutusunun gölgesinde büzülmüş uyuyordu. Her şey uyanıyor gibiydi ama kimse tam olarak uyanmamıştı.

Otobüs, bir taşıma aracı değildi artık. Durağan bir kararın, hareket etmek zorunda kalmış hâliydi. Ve ben, bu kararın en ince yerinde kendimi tanıtacaktım—kendini çoktan unutmuş olanlara.

Derken biri belirdi köşeden. Muavin. Üzerinde hâlâ ütü izi duran ceketi, uykusuz geçen gecenin ardından aceleyle giyilmiş gibiydi. Elindeki sigara neredeyse bitmişti ama henüz yakılmamıştı. İki parmağı arasında sıkışmış duruyor, karar vermesini bekliyordu. Yürüyüşü kararsız değildi ama hız da barındırmıyordu—ayakları bir yere değil, bir duruma gidiyordu. Sigarayı dudaklarına götürmedi. Önce onunla sonra otobüsle bakıştı. Henüz kimse binmeden, o yolculuğun yükünü taşıyordu. O an, ben onun yüzünde kısa bir gölge gibi geçtim.

Muavin usulca yaklaştı, eliyle kapı koluna uzandı. Otobüs, onun dokunuşuyla içini açtı. Bu yalnızca bir kapı açılışı değildi—bir dünyayı aralamaktı. Her sabah bu görev ona düşerdi: Sessiz yaşamları sırayla içeri buyur ederdi. Ve ben, o an içeri çağrıldığımı anladım. Çünkü her yaşamın tanığı olmam için, önce bir bekçi beni içeri almalıydı.

İçeri ilk adımı atmamla heyecanlandım. Hep böyle heyecanlanırım ben. Boş koltuklar düzenliydi; her biri camlara eşit uzaklıkta, aralarındaki mesafe ölçülüp biçilmişti. Koltuk döşemeleri aynıydı ama yıpranma yerleri farklıydı—kimi başından, kimi kenarından açılmış. Metal tutacaklar soğuktu; bazılarında parmak izleri hâlâ duruyor, bazılarında silinmenin izi kalmış. Perdelik kumaşlar cam kenarına toplanmış, kat izleri belirgindi. Henüz kimse oturmamıştı ama otobüs çoktan dolmuştu. Çünkü bu düzenin altında başka bir ses vardı.


Her koltukta bir bekleyiş duruyordu. Oturulmayı değil, dokunulmadan geçilmeyi bekliyorlardı belki de. Camlar buğulanmamıştı ama her birinde içeride değil, içeride tutulan şeylerin yansıması görünüyordu.

Ve ben o an, hangi köşeye gideceğimi değil, hangi boşluğa sığacağımı düşündüm. Çünkü ben, hep gözlerin kaydığı ama bakışların uğramadığı yerde dururum. İnsanlar başlarını çevirdiklerinde bile, bir anlığına olsun içlerinden geçeyim diye.

Adımlarımı ağırlaştırmadan geçtim aralardan. En arkadaki cam kenarına iliştim. Sağ taraf. Sessizliğin sağ koludur orası. Ne inenle göz göze gelirsin ne binenin seni fark etmesi gerekir. Yalnızlıkla kalabalığın sınırında bir yerdir.

Kapı yeniden aralandığında bastonun zemine hafifçe vuruşu geldi kulağıma. Ardından Halime Nene belirdi merdivenlerde. Üst üste giydiği kazaklar bol ama temizdi. Tülbentinin bir ucu omzuna sarkmış, yüzü açıkta kalmıştı. Bastonunu yere tam basamıyordu; ya dizleri çekiyordu yukarı ya da bastığı yer artık ona yabancıydı.

Otobüsün içine dikkatle adım attı. Duruşunda bir yorgunluk değil, temkin vardı. Yüzü değil, ayakları nereye gitmesi gerektiğini biliyor gibiydi. Adımlarını sayarak yürüyordu. Her adımda biraz daha kendi içine çekiliyordu.

Kaç çocuğu olduğunu bilmesem de kalabalık bir geçmiş taşıdığı belliydi. Bakışlarında alışılmış bir yalnızlık değil, uzun süredir kabul edilmiş bir eksiklikti okuduğum. Koltuklara bakmadı, yokladı sadece. Ellerinde yer arayan bir alışkanlık vardı. Orta sıralardan pencere kenarına oturdu. Bastonunu dizlerine paralel yerleştirdi, otururken tülbentini düzeltti.

Usulca bir türkü mırıldandı: “Hepimiz kardeşiz. Bu kavga ne diye? Dağlar oy oy… yollar oy oy…”
Bu ses birine değil, içinden geçen eski bir sohbete söylenmişti. Belki zamanında kurulamamış bir sofraya, şimdi yabancılarla kurulacak bir sessizliğe.

Kendine değil, bu yolculuğa bir şey vermeye gelmişti. Yanına biri oturursa bir parça sessizlik, belki bir türkü ya da bir bakışla paylaşmaya hazırdı. Türküsü bitmedi. Ne kendine sustu ne başkasına duyurmak istedi. Henüz başka kimse yoktu, ama ben oradaydım. O sesi içimde bir yer kaydetti.

O an bir çift küçük ayak, otobüs basamağında göründü.

Ayaklar temkinli değil, ürkekti. Halime Nene göz ucuyla baktı, çocuğun çoraplarına takıldı gözü. Biri kırmızıydı, diğeri yoktu. Çorapsız ayak, pencere kenarında açıkta kalmıştı. Çocuk başını kaldırmadan yürümeye başladı. Yanında biri vardı—belki akraba, belki tanımadığı bir refakatçi. Ama çocuk onunla yürümüyor, kendi yoluna çekiliyordu. Pencere kenarına, Halime Nene ’nin yanına oturdu. Ne bir selam verdi ne göz teması kurdu. Sadece ayısını karnına bastırdı ve başını cama yasladı.

Halime Nene ona bakmadı. Bastonunu biraz daha çekti kendine. Tülbentini düzeltmedi bu kez, sessiz kaldı. Sonra elini cebine götürdü, kırışmış bir şekere dokundu uzun uzun. Çocuğun avucuna bırakmak istedi ama bekledi. Ben de bekledim yukarı doğru yayıldı dudağımdaki kıvrım.

Sonra yeniden açıldı kapı. Bu kez topuk sesi geldi önce. Sert, belirgin ve kararlıydı. Ardından bir kadın çıktı merdivenlerde beliren. Uzun pardösüsü dizlerine kadar iniyor, bilekleri manikürlü elleriyle taşıdığı çantaya sıkı sıkı tutunuyordu. Saçları özenle toplanmıştı. Yüzünde hafif bir makyaj, bakışlarında tam tersi bir yorgunluk vardı.

Otobüse adımını attığında önce dengesini toparladı, sonra çevreye kısa ama dikkatli bakışlar attı. Gözleri bir şey aramıyor ama her şeyi tarıyordu. Belki yer değil, kendine uygun bir ‘çevre’ seçmeye çalışıyordu. Göz ucuyla Halime Nene ’ye baktı, sonra çocuğa. Başını çevirdi. İkisinden de başka bir dünyada yaşıyor gibiydi.

Boş olan arka sıralardan birine geçti, oturdu. Çantasını kucağına aldı, telefonu açtı. Bildirim gelmedi, ama ekranı birkaç kez kontrol etti. Sonra çantasından bir hediye paketi çıkardı. Üzerindeki yazıyı okudu fısıldayarak. O kimse duymadı sandı ama ben duydum. Daha güzel bir şey yazmak istedi ve kalemini çıkardı. İçi titredi bir an. Elindeki kalem yere düştü. Çocuk fark etti. Ayısını çekti, hafifçe öne eğildi ve kalemi yerden aldı. Kadına uzattı. Kadın önce fark etmedi. Sonra gözleri çocuğa değil, eline odaklandı. Kalemi aldı.

“Teşekkür ederim,” dedi. Ama bu cümle, çocuğa değil sanki kendi içine söylendi. Belki ilk kez biri, ondan bir şey almadan önce ona bir şey vermişti.

Ben o temasta değil, geri alınan kalemdeydim. Çünkü bazen bir şeyin yere düşmesi, iki yalnızın birbirine değmesinden tesirlidir.

Kapı bir kez daha açıldı. Bu defa birkaç kişi birden bindi otobüse. Aralarındaki tanışıklık muğlaktı; kimse kimseyle konuşmadı ama birbirlerine alan bırakmayı bildiler. Biri yol boyunca kulaklıkla müzik dinleyecek kadar içine dönüktü. Bir diğeri montunun fermuarını çekmeye çalışırken, sırt çantasını başkasının dizine sürttü ama özür dilemedi. Genç bir adam, boş bir koltuğa oturmadan önce camı kontrol etti, kirli olduğunu görünce yüzünü buruşturdu. Arka sıralardan bir kadının telefonuna bildirim geldi ama sesi kısmak aklına gelmedi. Kucağında poşet taşıyan yaşlı bir adam, eşyasını ayaklarının dibine yerleştirip gözlerini kapadı.

Hiçbiri birbirine bakmadı. Ama hepsi bir yere yerleşti. Otobüsün içinde artık bir uğultu yoktu, ama sessizlik de değildi bu. Sessizliğe karışmış gündelikliğin kendisiydi.

Ben, her biri içeri girdiğinde bir koltukla beraber azaldım. Çünkü herkes kendi yerine yerleştiğinde, ortak olan şey biraz eksilir.

Kapı bu kez ağır açıldı. Bir yolcu, tereddütle attı adımını basamağa. Elinde büyükçe, ağzı bağlanmış bir çuval vardı. Yavaş ilerliyordu; ne yaşlıydı ne genç, ama dizlerindeki yük, taşıdığı çuvalla karışmıştı.

Kimse onun gelişine bakmadı. O da kimseye bakmadı. Gözleri yerden kalkmadı yol boyunca. Sıraların arasında ilerledi, en arkaya kadar gitmedi. Halime Nene’nin birkaç sıra gerisine, koridor kenarına oturdu. Çuvalı dizlerinin önüne koydu, elleriyle iki yandan bastırdı. Sanki içindekiler dağılmasın diye değil, içindekiler hakkında konuşulmasın diye oradaydı elleri.

Bastonun hafif bir hareketi duyuldu. Halime Nene, çuvalın devrilmeye meyilli tarafına bastonunu uzattı, dokunmadı. Adam hafifçe başını kaldırdı, göz göze gelmediler ama ikisi de birbirini sezdi.

Ne selam verildi ne söz edildi. Ama ben, onların arasından geçtim. Bir çuvalın sessizliğiyle, bir bastonun temkinliği arasında. Yükü öyle büyük görünüyordu ki kendisinden Karınca Hüseyin dedim ona. Taşıdığı, yalnız çuvalla sınırlı değildi. Ve ben, çuvalın ipinde değil, çözülmeyen niyetindeydim.

Kapı son kez aralandı. Bir adam belirdi basamakta. Yaşı otuz ile kırk arasında bir yerde asılı kalmış gibiydi. Üzerinde kahverengi bir mont, elinde gazeteye sarılı bir simit paketi vardı. Saçları dağınık değildi ama taranmış da sayılmazdı. Yorgun değil, kararsızdı.

Adımını attığında otobüsün içi bir anlık nefes tuttu. Kimse başını çevirmedi ama adamın kendine bakışı yeterince gürültülüydü. Koltukların çoğu doluydu artık. O da orta sıralardan bir yere oturdu; çocuğun çaprazına, Halime Nene’nin görüş alanına değil ama varlığını hissedebileceği bir yere.

Bir kitap çıkardı cebinden. Açtı, ama sayfaya bakmadı. Dışarıyı izlemeye başladı. Düşüncesi camdan dışarı kayarken, gözleri içeride bir şeye tutuldu. Belki ayısını kucaklamış o çocuğa. Belki türkü söyleyen kadına. Belki bastonla çuval arasındaki sessiz anlaşmaya.

Simit paketini yavaşça açtı. İçinden bir parça kopardı. Yutkunmadan önce çocuğa baktı. Uzatmadı. Ama sonra ikinci parçayı kopardığında, parmakları bir an havada durdu. Gözleri çocukla buluşmadı ama diz hizasında bir davet bıraktı.

Çocuk başını kaldırmadı. Ama ayısını çekti, dizlerini topladı. Adam simiti uzatmak istedi ama sadece bekledi. Sonra kendi kopardığı parçayı yavaşça ağzına götürdü.

Ben, o yutkunmada değil, bekleyişteydim. Ben uzatılacaktım o el yerine.

Motor çalıştı. Hafif bir titreşimle camlar sarsıldı, perdeler kıpırdadı. Otobüs yerinden ağır ağır hareket etti. Henüz kimse konuşmadı. Ayaklarını tam yere basamayan çocuk, pencereye biraz daha yaklaştı. Adam bacak bacak üstüne atarken ayakkabısının ucu çocuğun ayısına değdi. Çocuk bir an toparlandı, gözlerini kaldırdı. Kaçmadı. Adam fark etti. Ayakkabısını çekti ama özür dilemedi. Birkaç saniye göz göze geldiler. Gözlerde ne mahcubiyet vardı ne açıklama. Ama ben, o anda çocuğun başını tekrar cama çevirmeyişinde kaldım. Halime Nene, başını cama yasladı. Cam buğulanmaya başladı.

Dışarısı, içerinin uzantısıydı artık. Caddelerde geceyi yeni bırakmış sabah, gri bir tonda ilerliyordu. Işıkları sönmüş dükkânlar, kahvehanenin önünde duran boş iskemleler, camlara yaslanmış birkaç kedi… İçerideki sessizlikle dışarıdaki ıssızlık aynı ritimdeydi.

Camdan dışarı bakanların gözünde ne varsa, içeride ona denk düşen bir bakış yerleşti. Bir koltukta simidin suskunluğu, bir diğerinde ayının kucağa düşen sıcaklığı. Halime Nene’nin türküden geriye kalan sesi, otobüsün titreşimine karıştı. Herkesin kendi hikâyesine gömülü olduğu bir anda, araya yalnızca ben girebildim. Konuşmadan. Bekleyerek.

Otobüs bir çukura girince herkesin omzu bir yana kaydı. Manikürlü Abla’nın telefonu kucağından yuvarlandı. Halime Nene, bastonunu koltuğa yaslayarak eğildi. Telefona dokundu, hafifçe kaldırdı. Kadına uzattı. Kadın şaşırmadı. Ama gözleri bu kez onun gözlerine değdi. Bir şey söylenmedi. Ama sanki bu sessizlikte, iki farklı dünyanın kırışıklıkları birbirine denk düştü.

Otobüs viraj alırken Karınca Hüseyin’in çuvalı yana kaydı. İçinden küçük bir kavanoz yuvarlandı. Ön koltukta oturan Manikürlü Abla, çığlık atmadan eğildi, kavanozu tuttu. O an, ilk defa elleri başka bir yük taşıdı. Hüseyin başıyla selam verdi. Kadın başını eğdi. Konuşmadılar. Ama aralarında bir şey yer değiştirdi.

Ben her camda başka bir iz aradım.  Bazen insan sadece birini bekliyordur, o bekleyen olsun ya da olmasın. Yeter ki orada bir yer olsun. Buğunun içine gizlenmiş bir düşünce, yükünü dökmeyen bir gözyaşı ya da sadece hiç açılmamış bir perde. Hareket başladığında herkes biraz daha kendine döndü. Ama ben, aralarında kalmayı seçtim. Çünkü dışarısı değiştikçe içeride bir şey sabit kaldı: Henüz varılmamış bir yerin, çoktan hissedilen ağırlığı.

Durak tabelaları geçmeye başladı, ama kimse başını kaldırmadı. Kimse birbirine nereye gittiğini sormadı. Yolun kendisi, herkesin yönünü içine çizmişti zaten.

Perdeler aralandıkça başka yüzler kaydı camlara ama içerdekiler birbirinin gölgesini bile kıpırdatmadı. Yine de ben, hepsinin arasında hareket eden bir şeydim. Dalgın bir bakışın ucunda, sehven dokunulan bir parmakta, paylaşılmadan bölünen bir lokmada.

Bir gün biri “bu yolculuk nereye gidiyor” diye soracak olursa, cevap kimsenin dilinde değil. Ama ben orada olacağım. Çünkü bu yol, bir yere değil—birine varmaktır.

Ve her otobüs, bazen sadece içinde unutulmuş bir duyguyu taşır. Adı unutulmuş ama izi kalmış bir duyguyu… Ben o izdeydim.
Bir gün biri dudağınızın kıvrımını yukarı kaldırdığında, sebepsizce içinizi ısıttığında… işte o zaman anlayacaksınız.
Ben hep oradaydım.
Çünkü umut, bazen yalnızca bir yolculukta oturur ve bekler.

şehriban yaman

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu