eleştiri/incelemeyayınlar

ne yapalım, her gün yenilik mi yapalım baki ayhan t.? – muammer soyer

Ne Yapalım, Her Gün Yenilik mi Yapalım Baki Ayhan T. ?

Durmadan aynı soruyu sormaları üzerine doğruldu ve, “İçinizde kim günahsızsa, ilk taşı o atsın!” dedi.
YUHANNA 8:7
Neden zamanınızı şiirinizi düşünerek değil de bildiri yazarak geçiriyorsunuz Baki Bey? Neden şiirinizi yaşatmaya, ona can vermeye, onu sokaklara taşımaya çalışmıyorsunuz?
Bakın mesela ben, Dünyanın En İyi Şiiri’ni yazdım. Buyurun siz de yazın. Sonra sokağa çıkalım hangimizin şiiri daha çok sevilecek onu soralım. Benimki çıkacak. Ben biliyorum. Nereden mi? Kitabım askerdeyken çıktı. Ben de evden kargoyla gönderttim. Geldi okudum. Memnun oldum. Vay be değildi ama söylediği bir şey vardı. Sonra bir asker arkadaşım da okudu, sevdi. Sonra bölükten duyanlar da kitabımı istediler elden ele dolaştırdılar. Göt deliğinin içinde şiir aramanın bir esprisi vardı onlar için. Ama başka bir şey de vardı. Bir tür enerji. İlk başta sarakaya alırlar diye düşünüyordum ama bir iki göt deliği muhabbeti dışında hiçbir şey olmadı. Ki onlar da şiirime referans verdiler. Yani şiirimde olmayan bir şeyi söylemediler bana.
Kısacası Baki Bey, benim şiirim harika olduğu için değil sadece bazı önemli gerçeklerden bahsettiği için okunuyor. Bir şeyi değiştirmiyor. Önemli bir adım atmıyor. Sadece var oluyor o kadar. Sizin şiiriniz peki? Yüksek sanat değil mi? Herkes için yazmıyorsunuz çünkü. Akademi için yazıyorsunuz. Kuşağınızın birbirinin aynı imgeleri, söylemleri, konularıyla yazan şairleri için yazıyorsunuz. Oturup birbirinizi eğliyorsunuz.
Şimdi bu yazıyı okuyanların bir kısmı bana hak verecek bir kısmı da kan kusacak. Ama meseleyi hala anlamamış olacaklar. Mesele kimin yenilik yaptığı, daha iyi şiir yazdığı, ne kadar şey bildiği değil. Eminim kütüphanenizi yakarak bir kış ısınsam hiç üşümem. Ancak bunun hiçbir faydası yok. Mesele temelde şu; yazarsınız, atarsınız. Okunursa okunur okunmazsa da şansınıza küsersiniz.
Yok, şiirinin tarihini derinlemesine okumalısın. Mallerme, Valery, Rimbaud yutmalı Rilke, Pound, Baudelaire sıçmalısın. Geçelim bu lafları. Okumamayı yüceltmiyorum. Sadece sizlerin salık verdiği gibi iyi şiir için insanın götüne bir kitaplık sokması gerekmediğini söylüyorum. Elbette damarınıza basmak için.
Tarihimiz yeniliklerle dolu. Tarih kitapları da… Tüm dünya bir birikim ve ilerleme(!) anıtı. Bu sebeple sizler sürekli yenilik arıyor ancak zihinleriniz yeni bir şey üretemediği için bazı kelimeleri kullanmayıp bazı dize gruplamaları yaparak şiirde bir şeyleri değiştirebileceğinize inanıyorsunuz. Oysaki değiştirdiğiniz hiçbir şey yok. Kuşağınızın şiirlerini taradığımda önüme çıkan kelimeler, tamlamalar ve imgeler birbirinin aynı. Bukağı var. Dirim var. Telkâri, teyellemek, at (Bu ne at sevdasıdır? Başka bir hayvan bulamamışsınız o kadar insan)… Bir ormandan mutlaka bahsediyorsunuz. Ancak bu orman daha ruhsal daha içkin (seversiniz böyle kelimeleri) bir şey. Keşke o kadar içinizdeki ormana bakacağınıza Türkiye’de kontrolsüz şehirleşmenin ne kadar arttığıyla ilgili gerçekçi bir iki şiir yazsaydınız zamanında. Şiiri değiştirmeye kafa patlatacağınıza biraz dünyamızla ilgilenseydiniz. Belki yazmışsınızdır da ama önüme düşmedi. Kitabınıza ayırdığım 15 dakikada da göremedim öyle bir şiir.
Sizlerin anlamadığı şey tarihe buradan bakmanın değil oradan buraya bakmanın mühim olduğu. Ne demek istiyorum? Dünya sizin ve benim içinde bulunduğumuz süreçte (ki siz benden epey büyüksünüz, daha iyi anlarsınız) inanılmaz bir hızla değişti. Buradan tarihe baktığımızda gördüğümüz şey bir şekilde bağ kurabildiğimiz yaşam tarzları oluyor. Ovaları, kabileleri, evleri, çadırları, toprak kapları, silahları ve ilişkileri kendi dünyamızdaki karşılıklarıyla görüyoruz. Tarihi günümüzle örtüştürerek algılıyoruz. Oysa onlar için bizlerin dünyası kendilerine benzer hiçbir şey taşımıyor. Oldukça farklı, ürkünç ve büyülü… Kızılderililerin Amerika’nın büyük şehirlerine yaptıkları ziyaretleri düşünün. İşte bizler de bir geleceğin tarihi olarak bu konumda olacağız. Hiçbir şeyi anlayamayacak, kaybolacağız. Dolayısıyla şiir de diğer her şey gibi tahmin edemediğimiz ve beklemediğimiz düzeyde farklılaşacak, dönüşecek. Belki de silinecek. Onlar, bizleri aptalca bulacak. Şiir neymiş, diyecek. Hatta bir zamanlar şiir yazıldığını bile unutacak. Geleceğe nasıl buradan bakıyorsak tarihi düşünürken de oradan buraya bakmak işte bu sebeple önemli.
Asimov’un Vakıf serisinde (okumadıysanız tavsiye ederim) hangi kitapta hatırlamıyorum. Bir arkeolog ve ana karakter arasında kısa bir sohbet geçer. Arkeolog (ki mesleğin yapılış şekli değişmiş, bir çeşit arşiv tarihçiliğine dönüşmüştür) yaşamın Samanyolu galaksisinde bir gezegende başlamış olabileceğini belirtir. Dikkat ederseniz olabileceğini diyorum. Yani bizler için çok temel olan bu bilgi onlar için önemsiz ve laf arasında geçen bir bilgiye dönüşmüştür. İnsanoğlu antik dünyada tuvalet kullanırken Ortaçağ Avrupa’sında bu bilgi unutulmuş ve insanlar sokağa sıçmaya nasıl başlamışsa işte öyle. Kısacası sizin ya da benim ya da o yüce Mallarme, Valery, Pound’unuzun bir önemi kalmayacak demektir bu. Ölecek ve unutulacağız. Soyluluğunuz da yenilikçiliğiniz de Asiltürk’lüğünüz de kalmayacak. Benim de şiiri nasıl düşündüğümün bir önemi.
Sizler beşeri ve pozitif bilimlerin sıçrama yaptığı bir çağda doğduğunuz için kendinizi de o tarihin bir parçası yapmaya çalışıyorsunuz. Post ekini hemen siz getirin istiyorsunuz ya da ona engel olun ve dünya sizin istediğiniz gibi değişsin. Her şeyin ismini hemencecik koyup bir kahraman olun. Ancak sizler, bizler değil; tarih denilen şey bunun kararını verecek.
O halde ne yapmalı? Bilmem. Galiba nasıl mutlu oluyorsanız öyle takılmalı. Ancak millete bok atarak, kahraman olmaya çalışarak, soyluluk adı altında kendinizi yüce bir yere konumlandırarak değil. Öylece zamanın ve uzayın içinde akıp giderek. Sizler, yani sizin gibi kafa ütüleyen, klasik edebiyat tarihi öğrenmiş, akademide ya da reklam ajanslarında çalışan şairler, Tanzimat’la birlikte başlayan ve sizin kuşakta bittiğini sandığınız yeniliklerin hızını şimdi de yaşamak istiyorsunuz. Ancak unuttuğunuz şey şu: Bu yenilikler, iyi şiirler ve şairler ve sanatçılar ve insanlar her zaman ne kadar varsa o kadar var. Sizin dönemden de harika şairler var. Yenilikse mesele kralı sizin kuşakta mevcut… (Sizi dışarıda bırakıyorum) Elbette benim dönemimde de. Hemen birkaç örnek vereyim. Emre Varışlı döktürüyor mesela. Tabii siz okusanız dilini sevmezsiniz ama o iyidir. Ha keza Umut Yalım… Bambaşka bir şiir yazıyor. Hatta yapıyor demek daha doğru olur onun için. Sonra Mehmet Davut Özdal var. Uçan tekme gibi şiirleri… Lirizm de boşlanmış değil. Onu da layıkıyla yapanlar mevcut.
Siz ne kadar şiir ayaklar altında, yok dalı kırıldı, ayağı incindi, götü sikildi deseniz de bu insanlar bambaşka şiirler yazıyorlar. Üstelik yaptıkları bir yanıyla (sizin deyiminizle) soylu… Mesela Emre Varışlı’nın Mona Lisa’sı öyle bir örnek. Dünyada benzerleri mevcut… Ancak bizim şiirimiz için bir yenilik teşkil ediyor. Umut Yalım’ın yaptığı mesela… Yoko Ono da resimleri çizmiyordu da tasvir ediyordu. Bir değişiği, şiirsel hali… küçük İskender de diyordu, aruzla şiir yazdım diye. Deniyordu. Herkes deniyor. Ama neden yapıyor bunu? Size kalsa şiir bunu şairden talep ediyor. Bok ediyor. Şair denilen kişi bir ifade biçimi arıyor. Başka bir şekilde anlatıyor. Testiyi tarif etmek için onu kırıyor. (İnan Mayıs Aru’nun hazırladığı Zen şiiri seçkisine bakabilirsiniz.) Yani bir ihtiyaç var ortada. Kusura bakmayın ama sizin şiirinizde bir tek ihtiyaç yok. Gayet imgeci, lirik, romantik… Geldiği ve gideceği yer belli olan bir şiir yazıyorsunuz. Kendi içlerinde iyiler de bazı şiirleriniz. E o zaman bu kadar niye tatava yapıyorsun diyeceksiniz. Ben yapmıyorum. Siz yapıyorsunuz.
O şiir günü bildirisi neydi öyle. Neymiş şiiri saflaştıracak, kurtaracakmışsınız. Ya, şiirin herhangi birimize ihtiyacı olduğu sanısından kurtulun artık. Oturun, yazın, yayınlayın sonra da bu dünyayı terk edin. Herkes gibi. Ölüm düşüncesiyle barışamadığınız için hayatı da olduğu gibi kabullenemiyor ölümsüzlük arayışınızı sanata, şiire boca ediyor, popülariteyi arzuluyor, herkesin gittiği yoldan gitmediğiniz fikrini sizi yaşatacak matah bir şey sanıyorsunuz. Başka yolla popüler olmaya çalışıyorsunuz.
Siz şiiri saflaştırmak mı istiyorsunuz? Kolay. Oturun ilkel kabile şarkılarını, şiirlerini taklit eden şiirler yazın. Ancak sizin gündelik hayatınız nasılsa öyle yazın. Bizon anırmasın da Iphone bildirimi gelsin. Kuş uçmasın da drone havalansın. Doğayı dinlemeyin de ana haber bültenine kulak verin. Kabile reisi gibi olmayın da üniversitede hoca gibi olun. Bıkana kadar böyle şiirler yazın. Emin olun sonra başka bir şiir yazacaksınız. Ve bu şiir kendinize has olacak. Sizi anlatacak. Yani insan olan sizin şiiri olacak o şiir. Böylelikle evrenselleşeceksiniz.
Bir de nasır, kıç, patlıcan, kelimelerini şiirden atıyorsunuz. Siz kimsiniz de şiirden yani bir yanıyla dilden yani tüm yanlarıyla hayattan kelime atıyorsunuz.

Siz bu ayakkabıdan giydiniz mi? Ben giydim. Giyiyorum da hala. Markası bile Çarık. İş ayakkabısı. Üzerine bir şey düşerse parmaklarınız kırılmasın kopmasın diye önü demirli. Bu sebeple ağır. Üstelik bir ay giyin, tabanı ezilip söndüğü için ayağınızın altı acımaya başlar, çoraplarınız yıpranıp yırtılır. Bir yerden sonra da nasır sahibi olursunuz. Şimdi siz bana ve benim gibi şairlere yaşadığımız bir şeyi anlatacak kelimeyi kullanmayın diyorsunuz. Sizin bu kafa şaka mı?
Hahahhahaha
Hiç nasırınız oldu mu? O acıyı biliyor musunuz? Tatlı tatlı insanın içi gider. Ezdikçe ezmek istersiniz. Oyup durursunuz. Orhan Veli’nin şiire nasırı sokması mesele değil. Mesele onun yaşadığını yazması. Ayaktakımı, sıradan vatandaş, halkın söyleyişi diye kafa ütüleyip durmayın. Mehmet Davut’un dediği gibi: “Halk, halk… Halk kim? Anan baban değil mi?” Ekliyorum. Orhan Veli değil mi? Siz değil misiniz? Adanalı değil misiniz siz? Adana halk değil mi?
Yazınızda söz şiiri boğmaya çalıştı diyorsunuz, öteki konuşmanızda şiir sözdür diyorsunuz. Şiir giderek saflaşır diyorsunuz aynı yazıda post serilmeden onu kurtarmamız gerek diyorsunuz. Hani giderek saflaşıyordu bu meret? Kafanız oldukça karışık görünüyor. Siz benim verdiğim ödevi yapın. Altı ay sonra bir iyileşme var mı kontrol edelim. Eğer hala Bilet Geçmez Gemisi, Karton Şaire gibi şiirler yazmaya devam ediyorsanız ve yazılarınızdaki kafa karışıklığınız sürüyorsa yapılacak tek şey elinizdekilerle yetinmek olur. Bizleri okursunuz artık. Ne yapalım!
Bir noktada size hak veriyorum da. Bir takım gençler, sürekli sizin gibi şiirler yazmaya çalışıyor, orada burada Hafız mı Yunus mu diye millete sorup duruyorlar. Charmander geri zekalı demek istiyorum onlara, Elmas Kafa ya da Wonder Woman. Bu tip salaklar yok değil, haklısınız. Ancak sizin döneminiz de akıl küpü sayılmaz. Hatta hiçbir dönem sayılmaz. Dediğim gibi, eskiden ne kadar dallama varsa şimdi de o kadar var. Bunu en iyi sizin bilmeniz lazım. Çünkü edebiyat tarihi bu dangalaklardan bolca barındırıyor. E siz de edebiyat hocası olduğunuza göre… O sebeple sizin de bu tarihsel hataya düşmeniz çok komik. Komik olmayın Baki Ayhan T. Şiir yazın. Bi salın milleti ya.

muammer soyer

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu