eleştiri/incelemedosya/soruşturmayayınlar

anarşist edebiyatın ikircikli ütopyası: mülksüzler – baha senar


ANARŞİST EDEBİYATIN İKİRCİKLİ ÜTOPYASI: MÜLKSÜZLER

Ursula Kroeber Le Guin, bir yazar olmasının yanı sıra iyi ve düşünen bir anarşist, feminist ve Taocuydu. Gezegenin havasını solumaya 21 Ekim 1929’da başladı ve 22 Ocak 2018’e kadar buralarda 88 yıl geçirdi. 1960’ların ve 70’lerin karşı-kültüründen etkilendi, birçok önemli eserini bu dönemlerde kaleme aldı. Kendisine çok yakışan bir yeleği vardı. Saçları kısaydı. Pasifistti. Şiddetin karşısına şiddetle çıkmanın bir şeyi değiştirmeyeceğini savunuyordu.

“Daha büyük silahı olan kişi her zaman kazanacaktır. Peki bu neyi çözer? Pasifist anarşizmden bahsediyorum ben, ve onu sağa sola bomba atan anarşizmden ayrı tutuyorum. Ki bu anarşizm türüne katılmıyorum çünkü şiddetin sorunlarımızı çözeceğini sanıyor. Şimdiye dek şiddetin çözdüğü herhangi bir problem bilmiyorum. İkinci Dünya Savaşı’nı kazandığımızı söyleyebilirsiniz. Evet, Hitler’i yendik, ama daha en baştan neden o noktadaydık? Hitler nasıl var olmuştu? Hitlerizm sorununu çözen İkinci Dünya Savaşı değildi. Sorunun ne olduğunu düşünmelisiniz. Elbette ki bir canavar size doğru geliyorsa onunla savaşmaya çalışacaksınızdır. Ama bizim bahsettiğimiz şey bu değil. Biz, sorunları çözmekten bahsediyoruz.”

Le Guin’in pasifizm anlayışı, Tao felsefesine olan ilgisinden ve birikiminden gelir. Taoculuk; otoritesiz, mülkiyetsiz, şiddetsiz bir yaşam gibi ideallere sahip olmasıyla, anarşizmin 2600 yıllık felsefi temellerini oluşturur. Anarşizm okumalarını da bu bilinçle yapmıştır. Bu okumalar esnasında tanıştığı fikirler Le Guin tarafından bir hayli özümsenmiş olsa gerek, zira kendisi Mülksüzler’de Vea ve Shevek karakterlerinin arasında geçen bir tartışma aracılığıyla yarım sayfada bütün bir Kropotkin külliyatını özetler:

“Bir yasaya uyuyoruz, yalnız bir tek yasaya, insanın evrimi yasasına.”

“Evrim yasası en güçlünün kazanacağını söyler!”

“Evet, herhangi bir toplumsal türün varlığında da en güçlü olan, en toplumsal olandır. İnsan kavramlarına göre, en ahlaki olan. Bak, Anarres’te ne avımız, ne de düşmanımız var. Yalnızca birbirimiz varız. Birbirine zarar vermekle güç kazanılamaz. Yalnızca zayıflık kazanılabilir.”

Le Guin, araştırma ve okumalarını yaparken etrafını gözlemlemeyi de ihmal etmemiş olsa gerek. Çünkü Urras gezegenindeki A-İo ve Thu adlı iki devletin birbirine düşman olması Soğuk Savaş’la, A-İo’nun “sosyalizmin yayılmaması” adına Thu’ya savaş açması ise Vietnam Savaşı’yla rahatlıkla bağdaştırılabilir. Tarihsel olarak ikisi de Mülksüzler’in yazıldığı dönemle bağdaşıyor.

Mülksüzler’in orijinal isminin “The Dispossessed” olması, çeviri konusunda bazı soru işaretlerini beraberinde getirir. Çünkü -dis olumsuzluk eki almış olan “possessed” kelimesi, “ele geçirilmiş”, tam ifadesiyle aktarmak gerekirse, “ruhu şeytani güçler tarafından ele geçirilmiş” anlamına gelir. Bunu birden fazla şekilde yorumlamak mümkündür. Dostoyevski, sürgünden sonra muhafazakârlaştığı dönemlerde yazdığı Ecinniler (The Possessed) adlı romanında devrimci örgütlere yönelik eleştiriler yöneltir. Dostoyevski, bu romanı başta Rus Nihilizmi (yani Anarşizm) olmak üzere ilerici, devrimci hareketlere yönelik bir eleştiri ve saldırı olarak yazmıştır. Anarşizm, sosyalizm, komünizm, idealizm, nihilizm gibi “Batılı” fikirleri şeytanlaştırır ve bu fikirleri savunup uğrunda mücadele edenleri “ele geçirilmiş” olarak tanımlar. Bu bilgi göz önüne alınarak, kimi okurlar tarafından Ursula Le Guin’in, ideolojisi ve kişiliğinden bağımsız olarak Dostoyevski’nin kalemine saygı duyan biri olmasına karşın, onun nitelendirmelerine bir karşılık olarak “The Dispossessed” ismini kullandığı ve anarşistlerin ruhu şeytani güçler tarafından ele geçirilmiş sapkınlar olmadıklarına dikkat çektiği öne sürülür. Ancak “dispossessed” gerçekten de mülksüz, mülksüzleştirilmiş gibi anlamlara gelmektedir, yani ortada politik bir kelime oyunu yoktur. Belki bu iki düşünce, romandaki bazı diyaloglar göz önünde bulundurularak, şu şekilde birleştirilebilir: Mülkiyet, Engels’in de dediği gibi, “tuzlu su içmek misali, içtikçe susatan, susadıkça içirten, sonu gelmez bir kanserdir” ve Anarres, bünyesindeki kanserli hücrelerden kurtulmuştur. Böylesi tehlikeli bir şeytan tarafından “ele geçirilmemiştir”.

Mülksüzler’in Türkçe baskısına ait kapak tasarımı, 1999 yılında 44 yaşındayken Ankara’da yaşamına son veren ressam Deniz Bilgin’e aittir. Deniz Bilgin’in fırça darbeleri, yaşamı boyunca ortaya otantik ve bohem bir hava taşıyan birçok eser çıkardı. Tıpkı onun kendi yüzü gibi, doğanın zarafetini ve nezaketini taşıyorlardı. Bir güvercin gibi zararsızdı Deniz Bilgin, ve bir güvercin gibi, kimseye ses etmeden, kendi kendine ayrıldı aramızdan. Mülksüzler’in kapağı için çizdiği kapakla tanıdık çoğumuz onu. Diğer dillerdeki kapak tasarımları Le Guin’in bile romanda yer vermediği abartılı ve fütüristik bilim-kurgu görselleriyle doluyken, o, Mülksüzler’in ikircikli ruhunu tamamen yansıtan harika bir tasarımla romanı gerçek potansiyeline kavuşturdu. Güzel uyusun.

“Bütün olmak parça olmaktır; gerçek yolculuk geri dönüştür.”

Böyle diyordu Laia Asieo Odo. Eşit ve özgür bir toplumun ancak eşit ve özgür bireylerden oluşabileceğine, bireylerin ise ancak eşit ve özgür bir toplumda yaşayarak eşit ve özgür olabileceğine inanıyordu. Hiçbir şeyin kalıcı olmadığını, her şeyin geçici olduğunu, dolayısıyla hiçbir şeye sahip olunamayacağını, mülkiyetin olanaksız bir yalan ve zehir olduğunu savunuyordu, bir şeyin güzelliği onun geçici olmasındaydı. İşte Anarres, bu fikirler üzerine kuruluydu.

Her ne kadar Le Guin Mülksüzler’i yazmaya başlarken bir “anarşist bir ütopya” fikriyle yola çıkmamışsa da, romanın alt başlığı, “İkircikli Bir Ütopya”dır. Bu ikircikli olma hâli, romanın özünü oluşturur. Anlatılan hikâyeden, karakterlerin felsefi düşüncelerine kadar. Yaşamın ölüm tarafından kutsanacağı için güzel ve değerli olduğu, güneşin her gün battığı için parıldadığı gibi düşünceler sık sık okuyucunun karşısına çıkar. İkircikli bir ütopya, çünkü romanda birbirinin zıttı, birbirinin Ay’ı olan iki gezegen anlatılır. Sınıfsız, sınırsız, sürgünsüz, ulussuz, devletsiz, cinsiyet ayrımının ne olduğunun bile anlaşılmadığı, kuraklığına rağmen dayanışmacı, anarşist Anarres ve sınıflara ayrılmış, sınırları çizilmiş, devletçi, mülkiyetçi, kadınların cinsel obje olarak görüldüğü, barbarlığın kahramanlık olarak algılanıp yüceltildiği, devletlerin birbirleriyle savaştığı, grevcilerin makineli tüfeklerle vurulduğu, içinde yaşadığımız dünyanın bir alegorisi olan Urras. Evet, en nihayetinde bu bir roman olduğundan işin içinde bir olay örgüsü ve hikâye vardır, karakterler de doğal olarak kendi gezegen ve ideolojilerini savunurlar, ancak Le Guin, bir ütopya yazmış olmasına rağmen, ütopyanın Anarres mi yoksa Urras mı olduğuna dair bir yönlendirmede bulunmaz. İki gezegen ve sistemi de bütün kusurlarıyla, tüm çıplaklığıyla ortaya koyar ve işin yorumlama kısmını okura bırakır. Sınıfların, sınırların, iktidarın bulunmadığı, fakat bereketsiz ve kurak olan Anarres mi, yoksa bütün zenginliği, bolluğu ve bereketiyle sınıf ve cinsiyet ayrımının, gösterişin, otoritelerin ve savaşların olduğu Urras mı? Le Guin, bu soruları kendisi sormaz, ancak hikâyeleştirme yoluyla okuyucuya sordurtur. Peki, ben Anarres’te mi yaşamak isterdim, yoksa Urras’ta mı? Bir anarşist olarak benim cevabım, tabii ki de Anarres olurdu. Çünkü toprak ne kadar bereketli, kaynaklar ne kadar bol olursa olsun, bunları eşit bir şekilde paylaşmasını bilmedikten sonra hiçbir anlamı olmayacak. Bir kişi bile diğerleri doyabilsin diye bu kaynaklardan mahrum olup aç kalacaksa, hepsini yakalım gitsin.

“Kendi halkına kısmen ayak uyduramayan bir fizikçi ile başladı bu düşünceler. Bilmiyorum. Bu hikâye ile başladım ve bir noktada tıkandı. Bir anlamda felaketti. Bu yüzden olduğu gibi bıraktım, ama karakter içime işledi. Sonrasında tamamen farklı bir açıdan, bir şeyler kendimi pasif direniş veya Gandizm hakkında bilgilendirmem için harekete geçirdi beni. Ve bu da pasifist anarşizm dahil her türden okuma yapmaya götürdü beni. Kropotkin ve Goodman gibi yazarları zihnen oldukça uyarıcı ve heyecan verici buldum. Sonrasında anarşizm hakkında okumalar yaptım. Portland şehir merkezinde eskiden küçük bir kitapçı vardı, anarşist yazım üzerine müthiş bir koleksiyonu vardı. Ancak arka odaya saklamıştı, okumak için onu tanımanız lazımdı. Çünkü hükümet bazı şeyleri hâlâ doğal olarak tehlikeli buluyordu, fakat ben arka odaya girmiştim ve sadece iyi şeyler okumalıydım, sağa sola bomba fırlatan anarşistlerden değilim. Ama çoğu insan bunun ayrımını yapamıyor. Her neyse, sonra fark ettim ki birçok ütopya vardı, pek çok siyasi ütopya vardı, ama hiç anarşist bir ütopya yoktu. Eğlenceli olabilir diye düşündüm, anarşist bir dünya düşleyebilirim. Nasıl olduysa fizikçim o noktada geri döndü ve işe dahil oldu. Yani bu fizikçi ile ilgili olmalıydı bu. Ve işte bu şekilde kitap bir araya gelmiş oldu. Bu süreç iki yıl aldı ve sonrasında çok daha fazla okumalar yapıldı.”

Bu fizikçinin adı, Shevek’tir. Kendisi bir bilim insanı olmasına karşın, herkes ona Shevek der, Doktor Shevek veya Profesör Shevek değil. Çünkü unvanlar statü belirtisidir ve Anarres’te statü gibi ayrımlar yoktur. Birinin bilim insanı olduğunun anlaşılması için ona bir statü veya unvan atfedilmesi gerekmez. Shevek, dönem dönem Anarres toplumundan herkesin toplumun ihtiyaçlarının karşılanması adına gönüllü olarak yaptığı işlerle uğraşırken, bir yandan da bilimsel bir çalışma üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu çalışmanın adı, Eşzamanlılık İlkesi’dir. Basitçe açıklamak gerekirse, Shevek, zamanın geçip giden, gözlerimizin önünden akan bir dalga olmadığı, kapsayıcı bir süreklilik hâli olduğu düşüncesi üzerinde durarak “zaman” kavramını yeniden tanımlamaya çalışır. Shevek’in çalışması, zamanla yarışmayı değil, onun bir parçası olmayı, beklentilere dair bir hırs yerine kabullenmeyi, eylem ve davranışların geçmişe ve geleceğe dair doğurduğu sonuçların sorumluluğunu almayı, varış noktasından ziyade yolun kendisine odaklanmayı öngörür. Bu, bilimsel bir çalışmanın yanı sıra, aynı zamanda bir çeşit “anda kalma” felsefesidir. Ursula Le Guin, anarşizmin 2600 yıl önceki ilk felsefi kökenlerini de içinde barındıran Taoculuk felsefesine olan ilgisini burada gözler önüne serer.

“Zamanın ‘geçtiğini’, önümüzden akıp geçtiğini düşünürüz; ama ya biz öne doğru, geçmişten geleceğe, sürekli yeniyi keşfederek gidiyorsak? Böyle bir zaman akışı, biraz kitap okumaya benzerdi, anlıyor musunuz? Kitap orada, tümüyle, kapağının içinde. Ama öyküyü okumak ve anlamak istiyorsanız, ilk sayfadan başlamalı, sonra ilerlemeli, hep sırayla gitmelisiniz. Böylece evren çok büyük bir kitap, biz de onun çok büyük okuyucuları olurduk.”

Zamanın geçici bir olgu olduğu düşüncesi, insanı salt tüketici konumuna indirger. Shevek, iyi bir Odocu ve anarşist olarak, insanlığı bu algıdan kurtarmak ister ve bu çalışmasına epeyce yoğunlaşır. Ancak bu çalışmasını Anarres halkıyla paylaştığında, halk, Shevek’in çalışmasıyla pek ilgilenmez. Çünkü Odocular Urras’tan Anarres’e göçtükten sonra inşa edilen anarşist toplum, zaman içerisinde Shevek’in çalışmasının önayak olacağı dönüşümü kendi kendine yaşamıştır. Anarres’te kimsenin bir yere acelesi yoktur. Shevek veya Anarres halkı bunun farkında değildir, ancak zaman içerisinde doğal bir akışta zaten gerçekleşmiş olan bir dönüşümü formüle edip, yeni baştan gerçekleştirmeye ihtiyaç duyulmaz. Halk, daha çok temel ihtiyaçları karşılamaya yönelik işleri devam ettirip topluluğu ayakta tutmaya daha çok odaklanır. Shevek’in istediği “ilerlemeye değil, sürece odaklanıp zamanla bir bütün olma” düşüncesi, organik bir şekilde hayata geçmiştir ve bu doğal ilerleme, kendi kendini gerçekleştirerek Shevek’in teorisini kendi içinde bir “ilerleme” fikrine dönüştürür ve gereksiz kılar.

Shevek bunu anlayamadığından, Urras’lı bilim insanlarıyla iletişime geçer ve bir süre sonra Anarres halkının da tepkisini çekerek çalışmalarını sürdürmek adına Urras’a gider. Anarres halkının tepkisini çeker, çünkü Anarres dışa kapalı bir topluluktur. Bir duvarla kendisini dış dünyadan soyutlamış, mülkiyetçilerin ziyaretlerine kapalı hâle gelmiş, dolayısıyla giriş-çıkışlar konusunda katılaşmıştır. Öte yandan Urras, bereketli toprağıyla, kaynak bolluğuyla, renkli atmosferi ve dışarıya kapalı olmayışıyla çok daha güçlü bir imaj çizer. Shevek burada üniversitede, bilim insanlarının yanında kalır, bolca saygı görür, hatta içkili bir partiye bile katılır. Shevek, başlarda Urras’ın Anarres’ten daha iyi bir yer olup olmadığı konusunda arada kalır. Bir Anarres’li ve Odocu olarak, Urras’ın yaşamak için daha iyi bir yer olduğunu düşünmeye meyilli hâle gelir. Ancak Shevek, Urras’ta vakit geçirdikçe; sınıf ayrımının, çıkara dayalı insan ilişkilerinin, kadınların cinsel obje olarak görülmesinin, geçmişteki savaş suçlarının müzelerde bir övünç kaynağı olarak sergilenmesinin, savaş ve işgallerin insanlar tarafından ne kadar sıradan karşılandığını gördükten sonra bütün bunlara anlam veremediğini, bir türlü Urras’a uyum sağlayamadığını, oraya ait olmadığını fark eder. Başlarda propaganda yapıyor olmak istemediği için Urras’ı pek eleştirmez ve Anarres’ten bahsetmez, ancak bir noktada sabrı taşar ve dili çözülür.

“Siz Urras’lıların her şeyi yeterince var. Yeterince hava, yeterince yağmur, çimen, okyanuslar, yiyecek, müzik, yapılar, fabrikalar, makineler, kitaplar, giysiler, tarih. Siz zenginsiniz, siz sahipsiniz. Biz yoksuluz, biz yoksunuz. Sizde var, bizde yok. Burada her şey çok güzel. Güzel olmayan yalnızca yüzler. Anarres’te hiçbir şey güzel değildir, yalnız yüzler güzeldir. Diğer yüzler, erkek ve kadın yüzleri. Bizim onlardan başka bir şeyimiz yok, birbirimizden başka bir şeyimiz yok. Burada siz mücevherleri görüyorsunuz, orada gözleri görürsünüz. Gözlerde de görkemi, insan ruhunun görkemini görürsünüz. Çünkü bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız özgürdür, hiçbir şeye sahip olmadıkları için özgürdürler. Siz sahipler ise sahiplisiniz. Hepiniz hapistesiniz. Herkes yalnız, tek başına, sahip olduğu yığınla birlikte. Hapiste yaşıyor, hapiste ölüyorsunuz.”

Tam da bu yabancılığın ortasında, Shevek bir mektup alır. “Bize, kardeşlerine katıl.” Başta anlamlandıramasa da Urras’ta hâlâ devrimci birilerinin olduğunu anladığında neye uğradığını şaşırır. Bir şekilde Eşzamanlılık İlkesi üzerine yaptığı çalışmaların kendisinden gizli bir şekilde işgal planları için kullanıldığını öğrenmesiyle Shevek, artık isyan bayrağını çeker ve kendisine gelen mektubun izini sürerek diğer devrimcilerin yanına gider. Sendikalistler ve sosyalist işçiler tarafından büyük bir grev örgütlenmiştir. Yürüyüşte Odoculuğun sembolü olan yeşil yaşam çemberinin de bulunduğu birçok pankart taşınmaktadır. Bu kitlesel hareket, helikopterlerden makineli tüfeklerle açılan yaylım ateşleri tarafından kanlı bir şekilde dağıtılmadan hemen önce, Shevek, Mülksüzler’i okuyan herkesin hafızasına kazınmış olan o tarihi konuşmasını yapar:

“Bizi bir araya getiren şey, acı çekmemiz. Sevgi değil. Sevgi akla boyun eğmez, zorlandığında da nefrete dönüşür. Bizi birleştiren bağ seçilebilir bir şey değil. Biz kardeşiz. Paylaştığımız şeylerde kardeşiz. Hepimizin tek başına çekmek zorunda olduğu acıda, açlıkta, yoksullukta, umutta biliyoruz kardeşliğimizi. Biliyoruz, çünkü onu öğrenmek zorunda kaldık. Bize birbirimizden başka kimsenin yardım etmeyeceğini, eğer elimizi uzatmazsak hiçbir elin bizi kurtaramayacağını biliyoruz. Uzattığınız el de boş, tıpkı benimki gibi. Hiçbir şeyiniz yok. Hiçbir şeye sahip değilsiniz. Hiçbir şey sizin malınız değil. Özgürsünüz. Sahip olduğunuz tek şey ne olduğunuz ve ne verdiğinizdir.

Buradayım, çünkü bende vaadi, iki yüz yıl önce bu kentte ettiğimiz vaadi – yerine getirilen vaadi görüyorsunuz. Vaadi yerine getirdik biz, Anarres’te. Özgürlüğümüz dışında bir şeyimiz yok. Size kendi özgürlüğünüzden başka verecek bir şeyimiz yok. Bireyler arasında karşılıklı yardımlaşma dışında hiçbir yasamız yok. Hükümetimiz yok, yalnızca özgür birlik ilkemiz var. Devletlerimiz, uluslarımız, başkanlarımız, başbakanlarımız, şeflerimiz, generallerimiz, patronlarımız, bankerlerimiz, mülk sahiplerimiz, ücretlerimiz, sadakalarımız, polislerimiz, askerlerimiz, savaşlarımız yok. Başka da pek fazla şeyimiz var sayılmaz. Biz paylaşırız, sahip olmayız. Varlıklı değiliz. Hiçbirimiz zengin değiliz. Hiçbirimiz iktidar sahibi değiliz. Eğer istediğiniz Anarres’se, aradığınız gelecek oysa, o zaman ona eli boş gelmeniz gerektiğini söylüyorum. Ona yalnız ve çıplak gelmeniz gerekiyor, tıpkı bir çocuğun dünyaya, geleceğine, hiçbir geçmişi olmadan, hiçbir malı mülkü olmadan, yaşamak için tümüyle başka insanlara dayanarak gelmesi gibi. Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim’i satın alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır, ya da hiçbir yerde değildir.”

baha senar

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu