deneme/poetika

tanrı’nın gözüne kestirmediği bir kul olmalıyım. -feyza menteş

Yaşadıklarımı nasıl özetleyebilirim, hangi birinize anlatabilirim hayatta nelerin daha sakıncalı olduğunu, bilmiyorum. Ama burnumun boktan bir türlü ayrılmadığı bir hikâyede daha ne kadar boka batabildiğimi gözlerime saplanan radarlı öfkelerle seyrediyorum. Kalemi ilk kim alıyor eline, kim mürekkebi biten mührünü bastırıyor göğüs kafesime sürekli, kim cümlenin sonundaki noktada alıyor infaz kararlarını, yine hangi hâkim yırtıyor karaladığı sayfaları, hiç bilmiyorum. Uzun uzun konuşmayacağım, niyetsizim çünkü oturup saatlerce anlatmaya.

Çektiğim kahırların çıktısını alamam mesaili bir masa başında, memur değilim çünkü.
Durduğum yerde fazla bekleyemiyorum bu yüzden. Gerçi, artık hiçbir şeyi beklemiyorum. Hiçbir şeyi beklememeyi öğrendim ben, ilk kim azmettirdi beni bu kayıtsız ve sabırsızlık suçuna hatırlamıyorum ama iyi ve başarılı bir katil olduğum kesin, hiç değilse ben öyle düşünüyorum.
Ama bilmiyorum neredeyim, bu yüzden özetliyorum ya, özetleyerek kurtarmak ve uzaklaştırmak istiyorum zamanı kendimden. Hani, oturup detaylarıyla bir meseleye kafa yorma öneminin yetkisini de arzusunu da kaybettim. Lütfen, bana izlediğiniz filmleri anlatmayın. Okuduğunuz kitapları, sike sürülmez akılsız dertlerinizi, yarın neler yapacağınızı mesela, kiminle dövüşüp, kimlerle savaşacağınızı, kiminle sevişip kimlere sarılacağınızı. Hani, her şeyin susmasını ister ya başı kalabalıktan çatlayan biri, bir anlık, diye özetlenir cinneti. Öyle işte. Yani, umarım vardır öyle biri, ne de olsa tek başınalığın asaleti de tokadı da ağırdır. Kaskatı kesilince yerinde öyle ağır durmaz, taş. Yerinde tek başına duran kemiktir çünkü, artık ağrımaz. Ne bileyim, hep böyle öğrendim ben. Neyi, bilmiyorum. Ama her şeyi. Gerçi öğrendiklerimle bilime bir katkı, yarar sağladım mı, yoksa hastane koridorlarında koluma iki serum yiyip taburcu mu oldum, bir paket sigarayla yeni başlangıçlara yeniden refakat mı ettim, bilmiyorum.
Tek bildiğim, sırat köprüsünün acil servise çıktığı, en sancılı gecenin de bir kaldırımda uyukladığıydı, hep öyle olur zaten. Hayalleri paramparça olmuş kişilerle, yeryüzü biraz daha pollyanna, daha da çekici. Hani, o yerde gördüğünüz berduşlar, romanlardan istifa edenlerdir, diyorum. Baş ucunuzda var olmasını hayal ettiğiniz kişilerdi, yerlerde uyuyanlar. Sadece gözlerini kapattıkları zamana kadar onları görebildiniz. Bu dünyanın çilesi, sadece benim gibi kriz anında gizleneceği yeri arayanlara mı toslar, bunu da bilmiyorum. Merak etmiyorum. Sanki, biraz gözlerim kayıyor, o kadar. Sonra hemen geri çeviriyorum bakışlarımı. Benimkisi, sürekli ama arada yoklamak bir şeyleri. Bir şeyler, hala yerinde midir diye ara sıra, arada kalmak. Hani bir sonraki seferi yeniden görme isteği ve hemen ardından gelen mide bulantıları, anlarsınız ya, zamansız paranoya. Ya da bilmemek en iyisi. Zaten başıma ne geldiyse hep bundan geldi ya, bilmekten. Bu sayfaya kısa bir özet geçiyorum, hiç uzun uzun anlatamam size hayatın gerçekten ne olduğunu, romanlardan istifa etmedim çünkü. Belki ayarsızlığımla biraz israf ettim o kadar. Artık hayatta yaşamasını umduğum hiçbir şey kalmadı, bir şeylerin nasıl yaşanmasına karar verecek yücelikte de değilim. Hem, tanıdığım her şey, devamının bok püsürü. Kurgularda öyle, gerçeklerde. Dostoyevski gibi bakmıyor gözlerim, paralel ve de detaylı. Gerçeğin anası da babası da dadası da yavşakların en büyük yalanı çünkü. O değil de şey diyeceğim, hani kestirmeden, bir an önce bir yola sapmak, bir yol değiştirmek için değil. Hele yol göstermek, asla. Ama Tanrı’nın gözüne kestirmediği bir kul olmalıyım ki, o da özet geçiyor isyanını ettiğim acıları, fazla kayıtlanmadan, üstünde durmadan, öylece. Sıkıntıya sokmuyor bu beni, yirmi üç yılın özetini karalamasına da içerlenmiyorum. Bir şeyleri sadece yirmi üç yılda hızlandırmasına, dönüp tekrar izlemesine, sonra da sıkılıp kapatmasına hiç kızmıyorum. Böyle olması gereken hiçbir şeye biat etmediğim gibi, umursamıyorum da. Baş kaldırmıyorum kadere, o kadar da üstün görmüyorum alın yazılarını. Sadece, başını kaldırıp sonra da eğenlerin dünyasına dişlerimi geçirmiyor, yiyip bitirdiklerimi tükürmüyorum. Her şeyin acımasızca ve de sebepsizce durduğu yerde, balkona çıkmış, geçmişinden mahcubiyet duyan asılsız ve de pişman bir suçlu gibi, gelecek için önce sabah kahvaltısını düşünüyorum. Sonra bırakıyorum her şeyi, emek ve çaba sarf etmeden yaşadığım yılı toplayıp odama giriyorum. Ardından, ellerimde kalanlarla göğsüme dokunup, iç organlarımdan başlayarak ruhuma kadar sıçrayan ısırık izlerini, darpları, oradan da kopup çok uzaklara gitmenin getirdiği leş düşünceleri özetleyerek geçiştiriyorum.

Çünkü, sadece özetleyerek geçiyor uykusuzluk sorunu ve de karanlık.

“Biraz hissetmek gibi bir alışkanlığım olmasaydı, böyle yarım bırakmazdım bir şeyleri.”

feyza menteş

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu