deneme/poetikadosya/soruşturmayayınlar

sami babacan ile anılarım – baha senar

Sami Babacan ile Anılarım

Sami Babacan, Sami Baba, Sami Abi… Nereden başlanır ki anlatmaya? Kadıköy’ün en güzel insanlarındandı. Kadıköy halkının sevgilisiydi. Kadıköy’dü. Halktı. İnsandı.

2016’nın sonları, 2017’nin başları olması lazım. Lise 3, yani 11. sınıf. Metalcilik zamanlarım. Saçlarım uzun. Tarih hocam hiçbir derdi yokmuş gibi, kıç kadar lisede başka problem yokmuş gibi, belli başlı öğrenciler okulun içinde çeteleşip sessiz sakin, efendi, kendi hâlinde öğrencilerin üzerinde büyük bir zorbalık fırtınası estirmiyormuş gibi benim saçlarıma takmıştı kafayı. Ben ise okulun ve okulun bünyesindeki mikro iktidarın otoritesine her seferinde boyun eğmiş, saçlarımı kestirmiştim. Bu sefer kestirmeyecektim. Gezi’yi görmüştüm, bir şeylere karşı çıkmanın, itaatsizliğin ne olduğunu çok genç yaşta öğrenmiştim. Ancak itaatsizliği pratiğe dökebilmek adına kaçamak yollar bulup, aradan dereden sıvışmanın yollarını da öğrenmiştim. Perşembe günleri ilk iki dersimiz tarihti. Anneme okula gittiğimi söyleyip, evden okula gidiyorum diye çıkıyor, ancak Üsküdar-Kadıköy hattındaki otobüsten indikten sonra Koşuyolu tarafına doğru giden caddeye sapmak yerine, Kadıköy sokaklarına dalıyor, Moda tarafına doğru taban eskitiyordum. Annem o dönem sık sık söylediğim bu yalan için affetsin beni.

Sabah sabah biraz ferahlama düşüncesiyle Akmar’dan Moda’ya doğru giden sokağın köşesindeki tekelden bir şişe kola alırdım. Bunu ilk yapışımda, Moda Sahil’e inen merdivenlerin yanında oturan ve benden yaşça büyük bir grup gördüm. Tehlikeli veya beni dışlayacak bir ruh hâlleri yok gibiydi. Bende bıraktıkları izlenime güvenerek yanlarına gidip selam verdim ve oturdum. Hiç de yabancıymışım gibi hissettirmediler, tanımadıkları bir liselinin yanlarına gelip oturmasından rahatsız olmadılar. Bu adamlar, Kadıköy’ün her sokağında tanınan, akşamları Kadıköylüler tarafından Havuz diye bilinen Mehmet Ayvalıtaş Parkı’nda bir araya gelip hem kendi aralarında hem de diğer Kadıköylülerle sohbet eden, tabiri caizse şarapçılardı. Hepsi ayakta sohbet edip, birbirleriyle şakalaşırken, ara sıra da bana yaşımla, okulumla, görünüşümden de belli olduğu için dinlediğim müzikle ilgili sorular soruyor, cevaplarımı can kulağıyla dinliyorlardı. Beni ciddiye alıyorlardı. O da oradaydı. Sami abi. Genellikle fazla konuşmaz, şarabını yudumlar, yüzünde çok içten ve sıcak bir gülümsemeyle bizi izlerdi. Böyleydi işte Sami abiyle tanışmamız, tabii daha sonradan pek çok kez karşılaşıp sohbet edeceğim diğer arkadaşlarıyla da.

Sami abi korumacıydı. Şu anlamda korumacıydı: Etrafındaki insanların arasında tehlike teşkil eden, hırsızlık ve dolandırıcılık potansiyeli olan veya en basitinden sadece güvenilmez ve çıkarcı kişiler olduğunu bilir, bu sebeple sizi uyarır veya koruyup, kollardı. Yine aynı dönem, yani lise 3 öğrencisiyken bir sevgilim vardı. Üstelik çok da seviyordum onu. Saçlarımı kesmemekte diretmemin bir sebebi de oydu, çünkü saçlarımı seviyordu. En önemlisi, bana ilham veriyordu. Bugün de seve seve, ibadet eder gibi dinlediğim Camel ve King Crimson gruplarını keşfedip dinlememe o vesile olmuştu. 9 sene oldu, hâlâ yılda bir kez de olsa rüyalarıma girmeye devam eder. İlişkimiz inişli çıkışlı, yaşımız gereği duygusal açıdan çalkantılıydı. Çok tartışırdık. Alkol kullanmaya 13-14 yaşlarında başlamıştım, şaraba başlamam ise biraz daha sürdü. Tam olarak bu dönemlerde başlamıştım, Sami abiyle tanıştığımız dönemlerde. Yine sevgilimle tartışmıştım. Bir şişe şarap alıp, Moda Sahil’deki kayalıklara oturup, deniz kenarında kafayı çekip, kafam güzelken defterime bir şeyler yazmayı planlıyordum. Öyle de oldu, o gün o şarabı tek başıma içmedim. Elimde siyah poşetimle yürürken karşı kaldırımdan Sami abinin bana seslendiğini, el salladığını gördüm. Bayağı da sevindim tabii onu görünce. El sallayıp, karşı kaldırıma geçtim, yanına gittim. “Okumazsan onun gibi olursun!” mentalitesinden nasibini yeterince almış, sınıflı toplumda yaşıyor olmaktan hiç rahatsız olmayan çinko-karbon vatandaşlar, Sami abinin bana seslenmesini, elimde siyah poşet görüp, poşette muhtemelen alkol olduğunu tahmin ederek, alkolümü onunla paylaşmam için çağırdığı gibi art niyetli bir yorumda bulunacaklardır. Bu, onları ilgilendirir. Ben hiçbir zaman böyle düşünmedim, düşünmeyeceğim. Gerçeklikten bağımsız olarak, kişiliğimizi ve dünyaya, insanlara bakışımızı biraz da düşünme şeklimiz, zihnimizin içinde nasıl düşüncelere yer verdiğimiz belirler. Ha, Sami abi beni gerçekten de alkol için yanına çağırdıysa bile, helal-i hoş olsun. Yine olsa, yine yanına gider, yine şarap ikram ederdim. Hayatta olsaydı da bir şişe şarap alıp götürseydim ona, en azından tekrar gözlerine bakabilirdim. Her neyse, ne diyorduk? Kendi yaşlarında bir arkadaşıyla birlikte oturuyorlardı. Ne yaptığımı, ne tarafa doğru gittiğimi sordu. Sorularını cevapladım. Kız meselesi olduğunu anlayınca, yanındaki arkadaşı, “Takma kardeşim, takma kafana, bende bir tane çirkef karı vardı, burnumdan getirdi, yüzüne bakmıyorum şimdi” minvalinde bir şey söyledi. Sami abi ise arkadaşına dönüp “Hadi lan oradan, aklını zehirleme çocuğun” minvalinde bir cevapla onu azarladı. Her nereye gidiyorsam, her ne yapıyorsam, günün sonunda onunla aramı düzeltmemi ve ona onu sevdiğimi söylememi öğütledi. Kendisinin de bir eşi ve çocuğu vardı, ve insanın sevdiklerinden uzak olmasının nasıl bir şey olduğunu gayet iyi biliyordu. Aynı şeyi yaşamamı istemedi. Teşekkür ettim ve “Şarap ikram edeyim?” dedim. Sami abi gülümseyerek “Ben hayır demem.” dedi. Demezdi tabii, hâlinden anlayan başka biri mi vardı? Plastik bardaklara şarap doldurup ikisine de uzattım. Yanındaki arkadaşı bir dikişte bitirip bardağını uzattı, “Yahu çok bir şey anlamadım tadından, bir bardak daha koysana!” ya da ona benzer bir şey dedi. Sami abi “Bırak lan, çocuğun şarabına mı göz diktin?” diyerek arkadaşını bir kez daha azarladı. “Abi, sorun değil” dedim ve bardağını tazeledim. Şarap ülkesinde daha yeni bir yurttaş olduğum için bünyem şaraba alışık değildi, şişenin doluluk oranının azalması, birkaç saat sonrasında eve dönerken işimi kolaylaştırabilirdi. İkisi de teşekkür ettiler, ben de yoluma gittim. Kızla arayı düzelttik, ancak birkaç hafta sonra onunla da bağlarımız ebediyete kadar koptu. Muhtemelen yılda bir kez rüyalarıma girdiğinden, onu hâlâ tam olarak unutamamış olduğumdan ve Camel’dan Rajaz veya King Crimson’dan Epitaph dinlerken aklıma geldiğinden haberi yoktur. Olmasına da gerek yok, iyi olsun yeter.

Sonraları Sami abiyle Kadıköy sokaklarında çok kez karşılaştık. Sami abi yavaş yürürdü, herhangi bir yere gitmek için acelesi yoktu. Hareketleri de aceleci değildi. Karşılaşmalarımız genellikle ben okuldan veya müzik çevresinden arkadaşlarımla dolaşırken olurdu. Arkadaşlarıma beklemelerini söyler, hiçbir yere acelesi olmadığı için yavaş yürüyen bu güzel adamın yanına birkaç saniye içinde varır, hâlini hatrını sorardım. Genelde alkollü olduğu ve yaşlandığı için beni tanımaz, hatırlamazdı; ama kırk yıllık dostunu görmüşçesine içten bir şekilde gülümser, elini uzatırdı. Selamımı verdikten sonra yanına döndüğüm arkadaşlarım, zaman zaman bazı hadsiz söylemlerde bulunurlardı. “Şarapçılarla mı takılıyorsun?”, “Yarın bir gün seni soyarsa görürsün!”, “Oğlum adam pislik içinde, mikrop kapacaksın, git ellerini yıka, yıkamadan da dokunma bana!”, “Bizim Baha arkadaş bulmuş!” gibi şeyler söyleyip dururlardı. Sonuncusu kısmen doğruydu, Sami abi hepimizin arkadaşıydı. Sessiz bir arkadaş. Yanımda gezdirdiğim cahil hıyarlardan daha “esaslı” bir arkadaş. Bir keresinde yine Sami abiye selam verdikten sonra benzer bir şey zırvalayan arkadaşlarımdan birine patladığımı hatırlıyorum. “Ulan o beğenmediğin adam senin yaşadığın gün kadar iyilik yapmıştır, salak!” demiştim. Doğruydu. Kalacak bir evi, ekonomik durumu fena olmayan bir ailesi, sıcak bir yatağı ve çok sayıda imkânı bulunmasına rağmen bir halta yaramayan, bir sokak hayvanının karnını doyurmamış, bir evsizin gözlerinin içine bakıp sırtını sıvazlamamış, bir dertlinin derdini dinlememiş serserilerin cirit attığı yerde, Sami abinin varlığı bile parlayan bir pırlanta gibiydi, insanlığa bir lütuftu.

Derken takvimler 16 Ocak 2021’i gösterdi. Kadıköy, sessizdi. Renksizdi. Soğuktu, ve o soğuk, Sami abimizi almıştı bizden. Ölüm haberinin ana akım medyaya düşmesi bile iki gün sürmüştü. Çok sarsıldık. Sami abi, her şeyden önce insandı. Hep başkalarının iyiliğini düşünür, hâli, tavrı, duruşu hep bu doğrultuda nüksederdi. Bağlama çalar, türkü söylerdi. İnternete adını yazdığınızda kameraya çiçek uzatan bir fotoğrafını görebilirsiniz. Böyle bir adamdı işte Sami abi. Çok okumuş, solcu bir ruhtu. Doksanlarda Boğa’nın orada bir bar açmış, iflas etmiş, sonrasında hiçbir işe elini sürmemişti. Üstelik bir de mimardı, fakat mesleğini yapmıyordu. Kapitalin ve sistemin dışındaydı. Belediye ve valilik onu sürekli otele veya benzer yerlere yerleştiriyor, temel ihtiyaçlarını karşılıyor, ama o hep sokaklara dönüyordu. Sokaklara aitti. Yukarıdan gelen bir yardım eli değil, herkes için eşit ve özgür bir dünya istiyordu. Kadıköy Dayanışma Ağı, pandemi döneminde yürüttüğü birçok çalışmanın yanı sıra, evsizlere soğuk havalarda üşümemeleri için çorba dağıtıyordu. Ancak bu, o dönem valilik tarafından yasaklandı. Muhtemelen bu tarz pratiklerin “devleti aciz göstereceğini” düşündüler. Sami abinin kurumsal bir desteği kabul etmeyeceğini biliyorlardı. Hiçbir zaman kabul etmemişti. Her seferinde sokaklara dönmüştü. Evsizlere çorba dağıtılması yasaklanmasaydı, belki de Sami abi o gece sokakta ayakkabılarını yastık yapıp uyuduğunda, uykusunda donarak ölmeyecekti.

Sami Babacan, birçok Kadıköylünün hayatına dokunmuş, birçok Kadıköylüde güzel anılar bırakmıştır. Bende bıraktığı anılar, bunlardı. Onu her hatırladığımda biraz huzurlanır, biraz hüzünlenirim. O sakin, alçakgönüllü, kalender ruhu unutmak ne mümkün! Vefatının bende bıraktığı yara oldukça derindir, çünkü Sami abinin vefatından bir ay önce, doğup büyüdüğüm ve 2021’in sonlarına kadar yaşadığım Üsküdar’ın Selimiye mahallesinde, Harem İskele Caddesi’ndeki evimin önünde yıllarca baktığım, yavrularını büyütüp sahiplendirdiğim kızımı, dişi bir sokak kedisi olan Irma’yı, kısa bir sonrasında da en büyük öğretmenimi, anneannemi kaybetmiştim. Birilerini kaybetmenin acısını çok yoğun ve derin bir şekilde hissettiğim bir dönemde gitti Sami abi. Mimardı, ama tasarladığı evlerden birinde oturamıyordu. Ve Sami abi, ceketsiz bir Orhan Veli gibi öldü. Güzel uyusun. Bizler de tıpkı İskender’in dediği gibi, öldüğü için üzülmektense, böyle güzel bir adam yaşadığı, bu gezegende var olduğu için sevinelim ve bizlerde bıraktığı güzel anılarla onu analım.

baha senar

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu