deneme/poetika

otogarlarda sosyoloji – mehmet özkaya

Otogarlar nedense hep canımı sıkmıştır. Otogarların kendine has bir yalnızlığı vardır. Elbette burada kavuşan insanların sayısı göz ardı edilmeyecek kadar çoktur fakat nedense zihnim her zaman ayrılanları görmek istemiştir. Siz evinize dönmek için bıraktığınız sevgiliniz için üzülürken, bıraktığınız evinizmiş, gittiğiniz yer bir toplama kampıymış gibi hissederseniz. Müzik listenizde çoktan hüzün iktidar kurmuştur, otogar büfesinin fahiş fiyatlarını dert bile etmezsiniz. Saatler geçer; otobüse binip inen hayatları izler, onlar hakkında teoriler peydahlarsınız. Bir ailenin üniversiteye yolladığı kızı, askerden dönen delik deşik genç, sevgilisine “Gidince haber ver, tamam mı?!” diye haykıran telaşlı aşık…Hepsi otogarın kaldırımlarından peronlara dökülür.

Sosyolojinin incelemesi gereken en kesin yerlerden biri otogarlardır. Peronların dile gelip konuştuğunu hayal etmek hayatı dansa kaldırmak kadar keyiflidir. Kışın otogar rüzgarında sigara içmeye çıkan insanlar çetin cevizdir, nikotine vurgun olmaları geleneksel olarak, “Bırakamıyoruz işte; parasını el, dumanını yel alıyor,” dense de sigarayı içmek için daha güçlü benzetmelere ihtiyacı vardır insanın. Ben, otogarda içtiğim her sigaradan çıkan dumanın gökyüzüne ulaştığında bir melek yarattığını düşünürüm. Bu melekler bizim otogar anı depolarımız, yeniden otogara her gelişimizde, son gelişimiz ile arada geçen yaşanmışlıklarımızı görürler günü geldiğinde bize otobüs olabilmek için. Ruhu bedenden almak için 40 otobüse ihtiyacı vardır insanın. Kahramanlar biletini gidiş için alır ve ardına bakmaz, korkaklar ise her zaman biletlerini gidiş-dönüş olarak alır. Bir parçasını konfor alanında bırakarak boşlukta savrulmak istemez fakat bu seferde gittiği yolda tam manasıyla kendi olamaz. Yazıhanede bilet satan kişinin uzattığı bilet; Çinlilerden, ağaçlardan, preslenmiş bir karışımdan ziyade, insanın kaderi üzerine kurulu bir hikâyenin aracısıdır. O bilet ki kavuşturur, ayırır, hasreti tanımlar, özlemi yoğurur, acının perdesini kaldırır aradan. Tarihi gün yüzüne çıkarır. Belki iniş yerin Efes’se, antik kentin şahidi heykeller rehberiniz olur. Süper kahramanların kıskandıran kızıl pelerinlerinin dalgalanması, süzülmesi gökte, kimi zaman göç etmesi kuşun yüreğince, kıskandırır insanoğlunu. Kuşkusuz, çoğu insanın özel güç seçeneği uçmaktır. İniş yeriniz Fethiye ise ölü denizin üzerinde hayallerinize taktığınız kanatlar yamaç paraşütü olur. Biniş yerinin hiçbir zaman önemi yoktur, asıl mevzu indiğiniz yerde başlar. Tabii yolculuk boyunca cama yasladığınız kafanız, ki kafanız çoğu zaman futbolcuların sektirdiği topa dönüşür, ama bizim yollarımız iyi yapılmıştır bu yüzden kaygıya yer vermez. Geçtiğiniz her ovanın, her sokağın, her denizin kıyısından kendinize müstakil bir hayal kiralarsınız, kiracılık durumunuz yol bitene kadar devam eder. Yolculuk bittiğinde ise ruhunuzu yollardan çekmeniz gerekir ki asfaltın yürek yakan sıcağında bir kamyon tekerine meze olmasınlar. Oysa çakıl taşları yolculuk etmek için kamyon tekerlerinin boşluklarını kullanırlar; kamyonun dorsesine saklanmış çakıl taşı kaçakçısı kertenkele, çakıl taşlarını ünlü heykeltıraşlar tarafından yontulma vadiyle şehre götürerek valizlerini çalar.

Valizler yolcunun cephanesidir; yaralarını, berelerini, çocukluk fotoğraflarını, çocukluk aşklarını, çocukluklarını, masumiyet hisselerinin zirveyi oynadığı anları saklıdır, bu yüzden kayıptırlar ve asla bulunamazlar. Otogarda terk edilen bir delikanlı banko kaybeder valizini. Terk edilmeyi idrak edemeden, etmek istemezken, bu gidişi ona defalarca düşündürecek, saatler süren otobüs yolculuğunun orta koltuk kodesinde gidiş yolu vardır. Yanındaki herifin mesanesi minimalist bir yaşam şeklini benimsemişse işte o zaman gerçekten sıçar. En azından göbeği dünyanın yuvarlak olduğunun kanıtı niteliğinden duran (Macellan görse dünyayı gezmesine gerek kalmazdı) koltuk arkadaşının vücut ısısını dengelemek için ısıya verdiği fizyolojik tepkime sayesinde(terleme), gözyaşlarını saklayabileceği bir sıvı yatağı bulur. Hıçkırıklarını gizli bir harekâta dönüştürmeye çalışsa da, ağlamanın sesini bir tık açarak fark edilmeyi bekler ve pişman olup yapmaması gereken o hatayı yaparak parmağını göbek deliğinden sadece burnunu karıştırmak için çıkaran adama içini döker fakat adam hayatını stabil yaşamak için Hipokrat yemini etmiş gizli bir komandodur. Bu yüzden gencin içini döktüğü söylemler silsilesini bir türlü toparlayıp yeni bir element keşfedemez ve gence kültürel tavsiyeler vererek “Aman canım, gencecik çocuksun, yakışıklısında, sana kız mı yok,” demesinin üzerine delikanlı gözyaşlarının konulduğu zihnin şeklini almadığı fark ederek muavine seslenir. Muavin ön koltukta yolcu görmekten, kek ve meşrubat dağıtmaktan çamurumsu bir kıvama gelmiştir. Dağıttığı keklerin içindeki üzümlerin ölen muavinlerin etinden bir parça olduğunu kimseye ikna edemez. Ağlamaktan gözleri şişen gencin sabrı tükenmiştir. Muhabbeti kestiği yol arkadaşı küçük televizyonunda hormonlar ile şişirilip kesilmeye hazır hale getirilen tavukların belgeselini izlemektedir. Hâlbuki tavukla şişko adam arasındaki tek fark gıdaklamak yerine belli bir alfabeye sadık kalarak konuşuyor olmasıdır. Muavin gencin hüzün duvarından artakalan son kulenin de yıkılmasıyla sis bulutuna dönüşen döllenmenin boğucu havasını dağıtarak,

—Buyurun efendim, bir bilet farkla ekstra büyük boy bir muavin almak istermisiniz?

—Aşk acısı kapitalden muaf tutulması efendim, bu kadar da olmaz, bak eski İstanbul beyefendilerine evrilttin beni!

—Seçim şansınız maalesef yok efendim, nasılsa “e bu fiyata bunu alacağıma bunu alırım” tuzağına düşemeyecek kimse yoktur. Bu bir soru bile değildir aslında, emirdir.

Gencin etrafı sarılmıştır, huzur içinde acı çekmek bile yasaktır bazı coğrafyalarda. Genç, şişko adamın göbeğinden gözyaşlarını toplayarak iki dağın arasında giden otobüsün kapısını tekmelemeye başlar. Gencin hiddetine uyanan şoför, otobüsü durdurarak ona delirmenin kapısını açar. İki dağın arasındaki karanlıkta kaybolan genç, cinlerin sofrasına meze, ateşine eğlence olacak, artık kirli olmayı dert etmeyecektir. Otogarlar aldığı yaşamı geri vermez.

Otogarın 40. peronunun altında dikiliyorum, bu benim otobüsüm. Otobüsün perona yanaşmasıyla kapı parıldayan sisler eşliğinde açılıyor. Bu kadın, yüzünü seçemiyorum bir türlü, karanlıktaki yıldızdan daha çok parlıyor. Yanına koşturarak dizlerimin üzerine çöküyorum. Haykırmam ve hıçkırmam belirsizlik içinde yarışırken beni omuzlarımdan tutup “Sakin ol,”diyor,“artık bitti, savaşmana gerek yok, kurtuldun artık. Artık dinlenebilirsin.’’ Onu dizlerimin üzerine kabul ediyorum. O da beni kanatlarının ortasında huzura kavuşturuyor.

mehmet özkaya

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu