hakaret ve küfrün varoluşu – bağımsız filozof

HAKARET VE KÜFRÜN VAROLUŞU
Giriş
Birçok toplumda ahlaki yönden genel olarak sakıncalı olarak nitelendirilen hakaret, daha genel anlamıyla küfür, her toplumda, her dilde yer bulan bir olgudur. Bu nedenle varlığı kabul edilmeli, onu var eden etkenlerle birlikte neden, nasıl ve neye/kime karşı kullanıldığı da irdelenmelidir. Bu deneme, bireysel ve toplumsal gözlemlerden hareketle küfür üzerine düşünsel bir çalışmadır; küfür dilinin varoluşsal bir sorgulamasıdır.
1.Dilin Doğuşu
İnsan, dünyadaki en gelişmiş canlı türüdür. İnsanların yaşadığı dünya, evrendeki sayısız gezegenden biri olup, keşfedilen ve keşfedilmeyi bekleyen yine sayısız evrensel yasalar doğrultusunda kendi değişkenleri içerisinde sürekli dönüşüm halindedir.
İnsanlar, acıkma, susama, barınma gibi maddi ihtiyaçları olan biyolojik canlılar olmakla birlikte; sevgi, saygı, toplumsallaşma, kendini gerçekleştirme gibi manevi ihtiyaçları da olan zihinsel canlılardır. İçgüdüsel olarak bu ihtiyaçları karşılama eğilimindedirler ve karşılayabilecekleri yer kendi yaşam alanlarıdır. Bu yaşam alanlarının düzeni insanlara gereksinimlerini karşılıksız sağlama üzerine kurulu değildir. Evrensel yasaları oyunun kuralları, şimdilik dünya ile sınırlı yaşam alanını da oyun sahası olarak düşünürsek, insanlar belirli kurallar çerçevesinde gerekli fiziksel ve zihinsel eylemleri gerçekleştirerek kendilerini maddi ve manevi yönden doyuracak olgulara ulaşabilecek oyunculardır. Her oyunda olduğu gibi bu oyunda da oyuncuların güçleri ve kontrol alanları kurallarla sınırlandırılmıştır. Kuralların tamamını bilememe, bilip uygulayamama, her şeyi ön görememe, hesapsız tehlikelerle karşı karşıya kalma gibi sorunlu durumlar insanları aciz bırakabilir. Bu acizlik insanları kendisi dışında bir güç arayışına iter.
Kendi başına herhangi bir durumun üstesinden gelemeyen insan, ilk adım olarak başka insanlardan yardım almak, onlarla güç birleşimi yapmak adına toplumsallaşma yolunda ilk adımı atma noktasına gelir. Bu adım, iletişim kurmaktır. İki insanın herhangi bir amaçla iletişim kurması, ancak bir dilin aracılığı ile mümkündür. İşte dil böyle doğmuştur. Dil, ihtiyaçları ifade etme yolunda iletişim kurma ihtiyacının bir sonucudur.
Yaşamın belirli kurallar çerçevesinde hayatta kalma amacı güden bir oyun olduğu varsayımı doğrultusunda dil de, insanların bu oyun içerisinde toplumsallaşma ihtiyacı sonucu icat ettikleri oyun içi oyunlardan birisidir. Ludwig Wittgenstein’in listelediği, dil oyunlarının hamleleri diyebileceğimiz çeşitlere bakarak, ‘’dil oyunları’’nın işlevleri görülebilir ve insanları hangi yönlerden doyurduğuna dair ipuçları yakalanabilir. Wittgenstein’e göre bu çeşitlere emretmek ve emri yerine getirmek, bir nesneyi betimlemek, betim doğrultusunda bir nesne üretmek, bir olayı bildirmek, bir olay hakkında tahminler yürütmek, bir hipotez ortaya atmak ve bunu sınamak, bir deneyin sonuçlarını sembollerle sergilemek, bir öykü uydurmak ve bunu okumak, tiyatro oynamak, tekerleme söylemek, bilmece yanıtlamak, şaka yapmak, fıkra anlatmak, uygulamalı aritmetik problemi çözmek, bir dilden diğerine çeviri yapmak, rica etmek, teşekkür etmek, selamlamak, dua etmek ve asıl konumuz olan küfür ve hakaret etmek örnek olarak gösterilebilir. (Wittgenstein, 2014, s. 32)
Wittgenstein’in dilin işlevleri üzerine sunduğu bu çeşitlilik, dile ne kadar ihtiyacımız olduğunu gerekçelendirir niteliktedir. Dil, insan türünün pragmatist yönünün tetiklediği yaratıcılığıyla ortaya çıkmış, araçsal bir icattır.
2.Hakaretin Doğuşu
Hakaret, herhangi bir şeye veya kişiye karşı onu küçültücü, aşağılayıcı ve onurunu kırıcı söylem ve davranışta bulunmak demektir. Hakaret, Wittgenstein’in dil oyunlarının çeşitlerinden birisi olarak gösterilebilir. Ahmet Cevizci ‘’Wittgenstein, dili bir alet kutusuna, sözcükleri de kutunun içindeki aletlere benzetir’’ der. Bu noktada konumuzla ilgili sormamız gereken soru şudur: İnsan dilinin hamlelerinden olan hakaret etme, özelde hangi ihtiyacı karşılamaya yöneliktir?
Dili icat edip toplumsallaşmayı sağlayan insan, ihtiyaçlarını karşılama yolunda büyük adımlar atmış olsa da hala baş edemeyeceği durumlar vardır. İnsanüstü güçlerle karşı karşıya kalan insan çaresizlikle tekrar karşılaşır. Bu çaresizliğe neden olan güç, doğanın çeşitli koşullarında meydana gelen imkansızlıklardır. Örnek vermek gerekirse, bir deprem ile ulaşabileceği her noktadaki tüm yaşamsal ihtiyaçları yok olan insanlar, bu durumda kimden yardım isteyebilirler? Bu sorunun o an bilinenler üzerinden cevaplanamamasından doğan çaresizlik sonucu iki seçenek oluşur. Psikolojideki savunma mekanizmalarından olan hayal kurmaya dayanan bu seçeneklerden birincisi geçmiş başarılarından dolayı umut edebilenlerin seçeceği, zihinde bu sorunu çözecek kendisi üstünde ve henüz bilmediği yeni bir güce inanmak; diğeri de geçmiş başarısızlıklarından dolayı umut edemeyenlerin seçeceği, bu acizliği kabullenmektir.
İlk seçenek, insanları karşılaştıkları bu güçlerden daha güçlü bir varlık arayışına götürür. Gördükleri en büyük güçle baş edebilecek daha büyük bir güç, ancak onu yaratan ve yönetebilecek bir güç olabilir; bu da genel olarak kabul edilen ifadeyle Tanrı’dır. Tanrı fikri, umudun ulaştığı en yüksek noktadır.
İkinci seçenek olan kabullenme durumu, insan psikolojisinin kaldıramayacağı bir yükü beraberinde getirir. Yenileceğine kesin gözüyle baktığı çatışmanın ortasında kalan bu aciz canlı, bir türlü umut edemediği için karşılaştığı gücün kötülüğüne odaklanır. Tüm varlığıyla, ona onun kötü olduğunu haykırmaya başlar. Haykırışının o güç tarafından algılandığını ve bu algının o güçte olumsuz hislere yol açtığını hayal ederek rahatlama yolu bulur.
Bu varsayımlardan hareketle kötü sıfatının ilk hakaret olduğu, bunun insan türünün çaresiz hissettiği anda ortaya çıktığı ve insanların sorumlu olarak gördükleri varlığa karşı bu tür söylemler geliştirdikleri söylenebilir.
3.Hakaretin Özellikleri
Hakaret herhangi bir durumda çaresizliği kabullenen insanın, bu durumdan sorumlu tuttuğu şeye zarar verebilmek adına, onun en çok değer verdiğini düşündüğü olgulara karşı küçük düşürücü sözsel veya davranışsal sembollerle saldırıda bulunmasıdır.
Hakarete başvuran için önemli olan, karşı tarafın değerlerine zarar vermektir. Kişi düştüğü acizlikten kurtulmak adına fiziksel ve rasyonel düzeyde herhangi bir çözüm bulamadığı için, duygusal yönden psikolojisini rahatlatmak adına bu fantastik savunma mekanizmasına başvurur. Acısından sorumlu tutacağı bir hedef bulup onun önemsediklerine elinde kalan son silahıyla, yani diliyle saldırır. Hakaret eylemini gerçekleştiren kişi, bu yönde kullandığı dilsel sembollerin hakikati temsil edip etmediğini, karşı tarafın bu saldırıyı algılayıp algılamadığını ve zarar görüp görmediğini umursamaz. Psikolojideki savunma mekanizmalarından ‘’hayal etme’’yi kullanarak hayalinde ifadelerini hakikatleştirir, hedefine algılattırır ve umursattırır.
Hakaret, rasyonel temelli değil, duygusal temelli bir psikolojik rahatlama eylemidir. Bu nedenle hakaret ederken kullanılan dilsel ifadelerin rasyonel çıkarımlar olarak kullanıldığı durumlarda ikisi arasındaki ayrımı gözetmek gerekir.
4.İnsan Nelere/Kimlere Hakaret Eder?
Hakaretin hangi şartlarda ortaya çıktığı ve özelliklerinin neler olduğu konularındaki çıkarımlardan sonra, küfür halini alacak kadar yaygınlaşmadan önce temel olarak insanların hakareti kimlere ve nelere yönlendirdiklerine bakılmalıdır.
4.1.Tanrı’ya Hakaret
Tanrı, insanların doğa karşısındaki acizliklerinden dolayı hayal dünyalarında ürettikleri bir varlıktır. O, her şeye gücü yeten ve insanlara çaresizlik anlarında umut olan yaratıcıdır.
İnsan Tanrı’ya, karşılaştığı ve gücünün yetmediği durumların yaratıcısının o olduğunu düşündüğü ve kendisine yardım edeceğine inancı olmadığı durumlarda yapabileceği başka bir şey kalmadığı için hakaret eder. Tanrı’nın bir şeylerden sorumlu tutulması ve bu doğrultuda ona hakaret edilmesi, onun varlığına inanmayı gerektirir.
Tanrı’nın en öne çıkan ve en değerli yönü onun Tanrı olmasıdır. İlk ve en yüce varlık, var olan her şeyi yaratan varlık için en küçük düşürücü ifade, onun olmadığını ifade etmektir. Tanrı’nın varlığını inkâr etmek, onun en değerli yönünü yok sayma anlamını taşıdığı için Tanrı açısından en aşağılayıcı hakarettir. Daha sonra hakaretin genel hali olan sövgü anlamında kullanacağımız küfür kelimesi, teolojide Tanrı’yı inkâr etme olarak anlamlandırılır.
Tanrı’yı inkâr ederek insan, onu sorumlu tuttuğu ve baş edemediği durumların kendisine yaşattıklarını ödettiği fantezisini kurar. Tanrı’yı yok sayarak onda bir takım olumsuz etkiler oluşturduğuna inanır.
4.2.Topluma ve Devlete Hakaret
Toplum, insanların tek başlarına üstesinden gelemedikleri durumlarla baş edebilmeleri adına oluşturdukları bir kurumdur. Günümüzde toplumun geldiği son evre, devlettir.
Toplum ve devlet insanların birtakım ihtiyaçları için gerekli görünse de tarihte olduğu gibi günümüzde de amacından saptığı ve bireylere zarar vermeye başladığı noktalar vardır. Toplumlar en başta ihtiyaçları gidermeye karşı örgütlenmişken; son evre olan devletlerde yönetimler sadece insanların toplumsal değil, doğada tek başlarına karşılayabilecekleri ihtiyaçları da tekeline geçirmiş ve bunları karşılamanın tek yolu olarak kendi sistemlerini dayatmıştır. Bunlara ek olarak Herbert Marcuse’nin deyimiyle ‘yaratılmış ihtiyaçlar’ sunup, insanların çaresizlik alanlarını genişletmiştir. Kurduğu toplumun çoğunluğuna kabul ettirdiği algı dünyasıyla ancak ayakta durabilecek olan bu yapı, ideolojik azınlıklara da çıkış yolu bırakmamaya çalışmış ve geniş bir umutsuzluğa zemin hazırlamıştır.
Amacından sapmış toplum ve devletlerde ezilen, dışlanan, temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan bireyler ve gruplar yaşadıkları çaresizliklerden ötürü rahatlamayı, kendilerini dışlayan kesimlere ve yöneticilere hakarette bulurlar. Toplumdaki argo kullanımının en yaygın olduğu kesimlerin sosyo-ekonomik seviyesinin düşük olması da bu yargıyı gerekçelendirmektedir.
4.3.İnsana Hakaret
Karmaşık insan ilişkilerinin bir sonucu olan insana küfür, çaresizliğin herhangi bir kişi tarafından kaynaklandığı durumlarda oluşur.
Devletlerin insanları doğal sistemden koparıp kendi sistemlerine dahil etmesinin ve bu sistemlerin de giderek çarpıklaşmasının ardından kaynaklar herkese yetmemeye, eşit dağıtılmamaya başlanmıştır. Eşitliğe dayanan iş bölümünün yerini, insanın insana üstünlük kurmasına neden olan hiyerarşi almıştır. Rekabet ve kıskançlığa neden olan bu etkenler, insanları yalnızlaştırmış, kendi iç dünyalarında derinleşmeye itmiş ve bireysel ilişkileri daha önemli hale getirmiştir.
Aile, arkadaşlık ve aşk bağları toplumun ortasında kalan yalnız insan için daha da önemli hale gelmiştir. Fakat bu boyutta da fikir ayrılıkları ve duygusal çatışmalar gibi nedenlerden ötürü her zaman her şey yolunda gitmez. İnsanlar, ilişkilerinde karşıdaki kişileri kendi istedikleri gibi davranmaya ikna edemediklerinden ötürü çaresiz kalırlar ve iyi duygu ve düşünceler tam tersine dönebilir.
Yakın ilişkilerimiz dışında da herhangi bir insan, başka bir kişiyi çaresiz bırakacak bir eylemde bulunabilir. Birisi yolda giderken bir şoför tarafından sakatlanabilir, çalıştığı işten çıkarılabilir, okulunda sınıfta kalabilir. Çoğaltılabilecek bu tarz insanı çaresiz bırakabilecek olaylarda sorumlu olarak bir kişi gösterilebilir.
Kısaca, Tanrı ve toplum gibi, tek tek insanlar da birilerinin çaresizliğine neden olup hakarete zemin hazırlayabilirler.
5.Hakaretin Alışkanlık Halini Alması: Küfür
İnsanlar günümüzde, kendilerine sunulan seçeneklere ellerindeki kılavuzlara bakıp cevap vererek yaşamlarını şekillendirdikleri sınırlı bir düzen içinde, giderek edilgenleştirilmişlerdir. Bu edilgenlik, onların kontrol alanını da daraltmıştır. Kontrol alanının darlığı, acizlik alanının genişliği anlamını taşır.
Yanlış yapılandırılmış, insanın özgürlüğünü kısıtlayan ve onları kendine mahkûm bırakan aile, okul, iş hayatı gibi yaşam alanlarının kurallarıyla etrafı sarılan bu özgürlük tutkulu varlık, ihtiyaçlarını karşılamak için mecbur bırakıldığı sorunları aşamadığı için hakarete başvurur. Bunlara göre bir toplumda refah düzeyi yüksek olan insanlardan refah düzeyi düşük olan insanlara indikçe hakaret söylemlerinin arttığının görülmesi gerekir. Bu sosyolojik boyut, hakaret ve küfrün bir kültürel olgu haline gelmesine sebep olur.
Bir şeyin çok fazla tekrarlanması, onu alışkanlık haline getirir. Hakaretin alışkanlık halini alması, yöneldiği şeylerin de çeşitliliğini arttırmıştır. İnsanlar artık kendilerini uyandıran saat alarmına, çatallarını batıramadıkları bir zeytine, ayaklarına takılan bir taşa, mürekkebi biten bir kaleme, tadı kötü olan bir yemeğe, ağrıyan dişe, zamana, mekâna hakaret edebilir hale gelmişlerdir. Bu genişleme, bir şeye yönelen kötü söylem anlamını taşıyan hakaretin herhangi bir şeye yönelmemiş olarak da dile getirilecek kadar alışılmasıyla, onu kendi başına bir olgu yapmış ve ‘’küfür’’ kelimesiyle ifade edilmeye başlanmasına neden olmuştur.
Küfrün, kutsalı olmayan cansız nesnelere ve olgulara dahi ediliyor olması, onun fantastik yönünün göstergesidir. Önemli olan karşı tarafın algılayıp zarar görmesi değil, kişinin kendi içinde buna inanmasıdır.
Genel bir sövme eylemi anlamı taşıyan küfür, tüm dünya dillerinde vücut bulan bir olgudur. Çünkü tüm toplumların ve tek tek insanların değerleri ve bunlar içinde en değerlileri vardır ve birilerini çaresiz bıraktıklarında onlara saldırılmasına neden olabilirler.
Sonuç
Hakaret, yani daha geniş anlamdaki söylemiyle küfür, Tanrı ile aynı annenin, acizliğin çocuğudur. İnsanın ilk umutsuzluğuyla başlayan bir dilsel serüvendir. Tüm kültür ve dillerde bir şekilde kendini açığa çıkarmıştır. Çünkü tüm insanlar, hayatlarında aciz kaldıkları anlar yaşarlar. Küfür, insanların umutsuzluk ve inançsızlığıyla baş edebilmesinin bir yoludur. Ayıplamak, sansürlemek, yasaklamak onu yok etmeyecektir. Bu psikolojik savunma mekanizmasının çalışmasına neden olan çaresizlik durumları tamamen bittiğinde, yani insanlar tüm ihtiyaçlarını giderebiliyor olduğunda ve buna inandıklarında bu tür dilsel saldırılar son bulabilir.
bağımsız filozof



