deneme/poetika

geride kalmışlık ve acil eylem planı – hüseyin r. altun

“İslam ülkeleri neden geride kaldı?” sorusunun da cevabını yanlış yerlerde ararız. Halkın eğilimleri ve kapasitesi suçlanır genellikle. Bizim başlangıçta kendimize şart koşmamız gereken şey sebep-sonuç ilişkisini yani klasik mantığı iyi kavramamızdır. “Halk neden böyle oldu?” sorusunun gerçek cevabı, Doğu halklarında uzun süredir tabu olarak kabul edilir. Bu sadece halk arasında böyle değil, kalem sahipleri de bu sorunun gerçek cevabını vermeye çekinirler. En gözükara, en çekinmeyeni bile bu soruyu sormak yerine daha kolay olana yönelir: Halkı suçlamak.
Ben açıkça söyleyeyim. Coğrafyadan, hadi ırkçıların da gönlü olsun- ve kalıtsal özelliklerden meydana gelen antropolojik farklılıkları bir kenara bıraktığımızda tarım toplumlarının özellikleri üç aşağı beş yukarı aynıdır. Van’da da aynıdır, York’ta da. Tespit edilemeyen bir sebepten ötürü York’taki, Paris’teki, Bavarya’daki tarım toplumu doğudaki kuzenlerinin önüne geçip emperyal, endüstriyel güçlere dönüştüler. Burada tüm gücümle bunun göze parmak derecede belirgin sebebini sizlere de görünür kılacağım.
Okuduğum felsefe kitapları on beşi anca geçer. Neyden bahsettiğini yüzde yüz anladığım felsefe kitabı sayısını ise Taht Oyunları karakteri Ser Davos Seaworth’ün parmaklarıyla gösterebilirim ancak. Okuduğum bir felsefe tarihi kitabı, o kitaplardan sonra felsefenin bir bütün olduğunu görmeme(bu kadar geç farkına vardığım için Türkiye Felsefe Camia’sına bir özrü borç bilirim) ciddi yardımda bulundu. Macit Gökberk’in Felsefe Tarihi kitabıdır bu kitap. İnanılmaz güzel bir Türkçeyle Türklere felsefeyi anlatmayı görev edindiğini insan okurken anlıyor. Ben bile anlayabiliyorum, kimin derdinin az çok ne olduğunu. Kendisinin bana yaptığı büyük yardımlar sayesinde bu kör göze parmak sebebi/sebepleri görmüş bulundum. Şu an bu yazıyı yazdığımda henüz 17. Yüzyıl felsefesinin sonuna yaklaştığımı belirtmek isterim ve hayır kitabı bitirdiğimde bu yazıyı tekrar gözden geçirmeyeceğim.
Bu felsefe tarihi dediğimiz şey birbiriyle bağlantılı birçok sorunun inşa edilmiş bir YÖNTEM üzere farklı farklı zamanlarda cevaplanmasıdır. Başlangıcı lüks sahibi Antik Yunanlara dayanan felsefe, tamamiyle batının ürünüdür. Her ne kadar Ortadoğu’dan mensupları olsa da, Müslüman mensupları olsa da felsefenenin aidiyeti bütün yönleriyle Avrupa’ya aittir. Böyle olmaması bir süreliğine mümkündü. Antik Yunan düşüncesine en geniş kapsamında Batı dünyasından önce biz ulaştık. Üzerine biz de düşünüp, kafa patlattık. Skolastik dönemde mevcut olan Antik Çağ felsefesinin kalıntıları, bizim eriştiklerimizin yanında yıpranmış ve yamalanmış bir replikadan ibaretti. Bilgi tezcanlıdır, yayılır. Antik Çağ felsefesinin en kapsamlı halini bir sandığa kapatamazdık. Kapatsaydık biz de üzerine düşünüp az sayıda da olsa eser üretemezdik. Bu bilgi yayıldı ve Avrupa’ya ulaştı. Avrupa’ya ulaştığındaysa benzeri görülmemiş bir hızda bir şeyleri değiştirdi. Bizim için de değiştirmişti ama bir noktaya kadar. Bizi durduran neydi? Onları hızlandıran neydi? Kan çekmiş mi diyeceğiz yani buna!
Bizim tarih derslerimizde kusmamı getiren bir rönesans övgüsü vardı. “Onlarda rönesans oldu da bizde olmadı. Onlarda rönesansın tetiklediği bir reform oldu sonra. Ohoo, tutamayıverdik Avrupa’yı! Matbaa falan yürüdü, gitti.” İğrenç ve mide bulandırıcı. Resmen kendi tarih anlatımımızla kendi önümüzü kapatıyoruz. Tarihe bakıp geleceğimizi bu yüzden belirleyemiyoruz. Gözümüz dururken bakmamamız gereken yerden tarihe bakıyoruz. Ülkedeki genel kanı maalesef bu. “Ağabey, adamların şapellerinin tavanına çizdiklerine bak. Biz üç boyutlu çizemiyormuşuz. Bu yüzden geride kaldık işte.” Cinnet geçirmemek için kendimi zor tutuyorum bu minvalde yargılar duydukça. Bir de matbaa meselesi. “Adamlar matbaayı yapmış. Biz hattatlar işsiz kalır diye izin vermemişiz.” Bu aptalca cümlelerin hepsi yanlış. Yanlıştan da daha kötü. Doğruluk tarafı var ama yanlış. Zalimlik karşısında susup dilsiz şeytan olmaya benzer bir yanlışlığı var bu lafların. Verilen eğitimde bunlar anlatılıyor. Elbette halk ve aydınlar sebep-sonuç ilişkisi kurmakta aciz olacak. Surlardan kafası atılan kızcağızların cinayetinden sonra surlara çıkıp “Bu surlara bu kadar kolay çıkılmamalı ya hu!” diyecek. Asıl sebebi bulmak için çabalamayacak. Ukalaca sonuçlar çıkartacak. Kendisinden asırlar önce yaşayan adam Allah’ın varlığının ontolojik kanıtını sunarken 21. yüzyılda “İnterneti görüyor musun? Görmüyorsun ama var.” diyip sinir bozucu mimikler yapacak. Yüz yıl önce kurduğumuz rejimin ve iki yüz elli yıl önce kurduğumuz sistemin de kafası böyle çalışıyor. Asıl sebebi bulmak yerine ukala sonuçlara varılıyor. Bunların nedeni de benim anlatacaklarıma dayanıyor aslında.
Şimdi bize anlatılan bir İslamın Altın Çağı var. Astronomide, matematikte, tıpta çok ilerideyiz. Filozoflarımız var. Platon konuşuluyor, Aristoteles konuşuluyor. Sonra Avrupalılar bizim filozofların yazdıklarını alıyor. Bizimkilerin Antik Yunanca’dan çevirdiklerini kendi dillerine çeviriyorlar. Sonra çüklü çüklü heykeller yapıp bizim önümüze geçiyorlar. Biz bunlar günahtır dediğimiz için geride kalıyoruz. Buna inanana boğaz köprüsü kampanyam var. İki alana bir bedava. Galata Kulesi de yanında %50 indirimli.
İnsan hiç mi sormaz Altın Çağ’ın neden yaşandığını? Nasıl yaşandığını?
Bu Felsefe Tarihi kitabını okurken fark ettiğim şeylerden biri, Macit Gökberk bir filozofun ya da düşünce akımının mistisizme kaydığını bahsederken sanki olumsuz bir şeymiş gibi bahsediyor. Sanki bir mistisizm çizgisi var. O çizgiden daha mistik olursan elenip siliniyormuşsun gibi hissettiriyor. Burada bir arıza olduğunu hissettim.
Türkiye Diyanet Vakfı Ansiklopedisinde mistisizm için “İnsanın görünen nesnelerin ardındaki gerçeklik, sonsuzluk ve birliğe ulaşma yönündeki ruhî tecrübesi ve bu tecrübeyi ifade eden doktrin” tanımı kullanılıyor. Tübitak Ansiklopedisinde ise “deneysel olmayan bilişsel ve duygusal süreçler yoluyla kutsalın deneyimlenmesi” anlamına geldiği söylenmekte. Diyanet Vakfı Ansiklopedisindeki tanımlamayı daha çok beğendim. TÜBİTAK’ınki de bize bir şeyler söylemekte elbette.
Moğol İstilası, Altın Çağ’ın bitişi için çok doğal bir sebep. Ancak İslam’ın yükselişini tam olarak durdurabilmiştir diyemeyiz. Çünkü Moğol İstilasından çok sonra İslam Dünyasında yine çeşit çeşit bilginler ve filozoflar var olmuş. Siyasi ve askeri üstünlüğünü sağlamıştı. Bir arıza olmuş, bir sıkıntı çıkmış. Mevzu sadece görsel sanatta üç boyuta izin vermemek olamaz. İzin vermeyenler kim? İzin kimden alınır böyle mevzularda? Kaç farklı makam vardır izin almak için? İzin vermedikleri sadece görsel sanatta üçüncü boyut mu? Birkaç soru daha sorulur böyle. Asıl mesele arızayı tespit etmekte.
Bu tip konularda izin makamı, dinin ta kendisidir. İslam dini, kendisini kutsal kitabında açıklar. Kuran-ı Kerim adrestir. Halifelik makamının düzgün inşa edilmemesiyle, fetvaların değişkenliğiyle beraber yüzlerce yıldır kalem ehli şirk koşmaktadır. Beni selefi olarak görmeyin. İmanım bile şüphelidir. Beni kafir olarak da görmeyin. Zira bir kafir, İslamiyet’in geride kalmışlığına kafa yormaz. İlerletebilmek için fikirler üretmezdi.
Bu bahsettiğim mistisizm, bir kabus gibi Müslüman halkların tepesine çöktüğünde geride kalmışlık başladı. İslam mistisizmi, İslam’ın Hristiyanlar gibi bir skolastik çağ yaşamasını engelledi. Çünkü inşa edilmemiş, farklı yerlerden bakıldığında ayrı şeylermiş gibi gözüken bir din anlayışı gelişti. Uyduruk şeyler sokuldu dinin içine. İnsanlar, namazın insan suratına nur getiren bir şey olduğuna, buğday tenli soydaşlarını secdesizlikle suçlama cüretini göstermeye başladılar. Tüm gerçekleri kendi içlerinde bulma çabasına girişseydi her Müslüman, daha farklı bir gerçeklikle karşı karşıya olabilirdik elbette. Fakat bu zeki beyinlerin, tabiri caizse kırık/sıyırmış insanların maharetli olabildiği bir eylem. Bu zeki beyinler de mistisizmden aldıkları güçle farklı farklı güç noktaları oluşturmuş; Kuran-ı Kerim dışında farklı farklı kaynaklara başvurup yöntemsiz(metotsuz) okumalar yapmış ve bulundukları bölgelerde belli bir ölçekte inanç birliği sağlamışlardı. Bir yazımda politik olarak mikro-tiranların nasıl ortaya çıktığından bahsetmiştim. Burada tekrarını yapmayacağım. Kısaca otorite boşluğunda halkın içinden sıyrılan parlak zihinler, yargısına başvurulan kişilere dönüşürler. Kendi çıkarlarını halkın çıkarlarının önüne koyduklarında ise mikro mikro tiranlara dönüşürler.
Bir yerde devlet otoritesi olmaz ise mikrotiranlar ortaya çıkar ve küçük ölçekte bir toplum mühendisliği performansı sergilerler. İlim otoritesi için durum daha farklıdır. İlim otoritesinin ölçeği daha geniş kapsamlıdır. Bağdat’tan Endülüs’ü, Roma’dan New York’u etkileyebilir. İlim otoritesinin yokluğu, devlet otoritesinin yokluğundan farklı olarak daha fazla mikro-tiran için yaşam alanı sağlayabilir. İslamiyet’in yokluğunu çektiği şey, ulus kaynaklı siyasi tartışmaların üzerinde bir ilahiyatçı otoritesidir. Bu otoritenin yokluğunda Müslüman halkların bireyleri, katı ve doğru olmayan inançlarla bir davranış sistemi geliştirmiştir. Bu inancın tatmin edici bir sistemi olmadığından davranışlarını da bir sisteme oturtmak zordur. Pratik zeka ürünü metaforlarla beyni yıkanan bireylere dönüşmüşlerdir. Bir okul fikri, Ortadoğu’ya hakim olmadığı için yöntemli düşünce geliştirmek mesleği sahipsiz kalmıştır. Halbuki bizden Antik Yunan’ı kapsamlı bir şekilde öğrenen Batı, çok kısa bir süre içerisinde, iki-üç yüzyıl içerisinde bizi geride bırakmıştır. Çünkü yöntemli düşünce geliştirmek, geride kalmış Batı’daki kalem ehlinin takıntı derecesinde bin yıla yakın bir süredir yaptığı bir meslektir.
Coğrafyamızda bu eksikliği gidermenin tek bir yolu vardır: Bir din reformu yapmak. Bunun için mürted ilan edileceğimi ve tekfir edileceğimi hiç zannetmiyorum. Olan dini tahrif etmek için değil bu reform. Tahrifatı ortadan kaldırmak içindir. Varlığını sorgulayan bireyin yüzünü ilk döndüğü ve varoluşu için cevap aradığı dini bu darmadağınıklık halden kurtarmak boynumuzun borcudur.
Tahrifat o kadar büyük bir boyuttadır ki Mekke’nin bugünkü Mekke olmadığını ileri sürenlerin güçlü kanıtlar vardır. Bu, Müslümanların yıllardır yanlış yeri kıble olarak tayin ettiği anlamına gelir. Burada günahına girilmiş milyonlardan bahsetmekteyiz. Aksine eğer bu iddialar yanlışsa bunun ivedilikle çürütülmesi gerekir.
Hadisler üzerinden dönen bin yıllık tartışmalar var. Ortalıkta hadis demenin günah olduğunu hissettiren, kimsenin bana peygamberin ağzından çıktığına milyonları inandıramayacağı cümleler var. Düşünce yönteminden yoksun pratik zekalılar, mevzubahis bu hadisler olunca Skolastik dönemin Hristiyan filozoflarının argümanlarını kullanıp haklı çıkmaya çalışmaktan geri durmazlar gerçi.
Tartışmamız gereken meseleler bunlardır. Bu meseleleri de ben tartışacak değilim. Gerek iyi niyetle sorarak, gerek silah zoruyla İslam alimleri, ilahiyatçıların uluslararası bir meclis toplayıp bu tartışmalar sonucunda birkaç sonuca varmaları gerekmektedir. Tartışmalarda bulunacak kadar yetkin olmayacağımı bilmekle beraber çıkması gereken sonuçları belirleyebilme cüretini kendimde görmekteyim.
1- Tüm Kuran-ı Kerim tefsirleri ortadan kaldırılacak. Her dile çevrilme süreci tek bir heyet tarafından özenle takip edilecek.
2- Ayetlerin dünyaya teşrifini kronolojik olarak takip edecek bir baskısı hazırlanacak. Bu kitabın hitap edileceği isim Kuran-ı Kerim olamaz.
3- Hadis meselesi gerekirse mola vermeden gece gündüz tartışılacak. Sahih olduğuna kanaat getirilen hadisler “bu meclisin önderliğinde ve gözetiminde” tek bir kitapta toplanacak.
4- Burada alınan sonuçlar dışında herhangi bir öğretiyi İslamiyet dinine sızdırmaya çalışan kişiler, kurumlar ve tarikatlar tekfir edilecek.
5- Bu meclis bir tedrisat geliştirip İslam Okulu’nu kuracaklar. Kendilerini tüm politik emellerin üstünde görüp ilahiyatçı/imamlar yetiştirecek bir kuruma dönüştürecekler.
Bu eylem planı, uygulanması en az sekiz asırdır geç kalınan bir plandır. Pratiğe dökülmesi İslam coğrafyası ve tüm dünya mazlumları nezdinde aciliyet taşımaktadır.

hüseyin r. altun
02/05/2025

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu