akraba evliliği denemeler – mehmet özkaya

—Sessizlik, oyun başlamak üzere. Arkadakiler, bacaklarınızdan kıvılcım çıkarmayı bırakın, salonu tenceresiz ocağa çevireceksiniz. Ayriyeten, insan eti yemek, zorunda kalmadıkça haramdır, zorundalıkların ayetlerden çıkarılıp irade seviyesine göre belirlenmesi ve iradenin çıplak elle kızgın demiri avuçlamak gibi görüldüğünü düşünürsek bedeninizi paketinden çıkarmamaya dikkat etmeniz önemle rica olunur.
Genç kız, anonsunu yapıp kulise dönüyor. Sanat, sergilenmeden önce sergilenenin oyun olduğu üzerine uyarısını yapar ki, kişi gördüklerini evde denemeye kalkmasın. Örnek alınarak yaşama dahil edilecek birçok fikir olsa da mesaj sınırlı bir zihinde yanlış posta kutusuna giderse ortaya büyük sorunlar çıkabilir. Bu yüzden işin içine hayal ürünüdür belirtmesini katmak izleyiciyi tiyatro çıkışında katliam yapmaktan alıkoyacaktır. Kral Oedipus tragedyası MÖ 428 yılında sergilenen bir oyun olsa da etkileri devam etmektedir. Kral Oedipus, Apollo tarafından lanetlenen bir kraldır, aynı zamanda Apollo’nun oğludur. Oedipus’un kaderi ise babasını öldürerek annesi ile evlenmektir, bu tragedya sonucu kişinin ensest birleşmelerden uzak durması için izleyene bunun bir lanet olduğu ikazı yapılır. Günümüzde Batı Akdeniz ile daha çok Kürtler arasında yapılan bu evlilikler ortaya kötü sonuçlar doğurabilir; kötü sonucun kendisi doğumdur. Buradaki örnek tragedyanın ana teması “kaderinden sıyrılamazsın” olmasına rağmen, sınırlı zihin, metnin özünü “aile içi seks doğaldır” olarak algılayacaktır. Tarihi gereği bu tarz evliliklerden çekinmeyen kültürlerin yanında, akraba evliliği dışarıdan aile içine gelenin aile servetine konmaması içinde çokça yapılır. Bu yüzden aile içindeki evliliklerin etik anlayışında bile zengin olmanın ayrıcalıkları vardır. Engelli çocuğa uşaklar bakarken aile şirketi servetine servet katmaya devam eder. “Sessizlik, oyun başlamak üzere” ikazının yapılması gereken yerlerden birkaçını sıralayacak olursak: Meclisler, bir alana bir bedava kampanyaları, seçim konuşmaları, mirası yedi düvele yetebilecek ölüm döşeğindeki babanın başına toplanan evlatları, “yaptım ama neden yaptım, bir sor,” diye başlayan konuşmalar… Gibi gibi durumların listesi uzayıp gider, uzaya bile gider. Sanatı taklit eden bunun bir oyun olduğunu söylemez; taklit sahtekardır, taklit yaparken bizde olmayan bir yetiyi başkasında olduğu için kıskanırız. Tebrik etmek olgunluk gerektirir, tebrik etmek yenilgiyi kabul etmek olarak görülür. Ruhuna mazot koymayan insanlar yol almayı bekler; öylece bekler. Yanından hıncahınç bir trafik akmaktadır fakat trafik ışıkları yoktur ve kırmızı ışık yanmaz. Hayat trafik halindeki yola sürmektir arabayı, seyirci yinede bekler kırmızı ışığı. Aylarca, yıllarca, bir ömür göreceği tek kırmızı; kana bulanmış göz çanaklarıyla, görebildiği en uzak noktada onu bekleyen toplu iğne büyüklüğündeki bir çift melek olacaktır. Sanat, insanı harikulade bir keyif ile Everest’e çıkarsa da elbet insan, zemine geri dönecektir. Zengin alfabelerin sanat ile iç içe geçmiş düşlerinde, Noeller ile sönmeyen yıldız yürekleri yaratsa da zemine döndüğünüzde 8 harfli bir alfabeye geçilmiş, bu harflerle yazılacak tek şey ise “yoruldum” olacaktır. Sanata daha ayak basamamış 1492 yılı öncesi Kolomblar yoracaktır sanatın dalgalarında sörf yapan asil ruhları, dalgaları kaçırmaları için dikkatlerine taş atacaklardır. Ufak yaşlarda sanatçı ruhunu giyme hastalığına yakalananlar (çünkü gençlerin, erdemi erken hissedenlerinin sözleri ciddiye alınmaz ve bu bir hastalık sayılır) onlara yöneltilen soruların basitliğinden dolayı cevaplayamadıkları sorular, genç dehayı akrep kıskacına alarak şu kelimeleri birbirine kördüğüm attırarak söyletecektir: “Yaşamıma kanıt bulamadığım için yoruldum,’’ diyecektir en yakın yoldaşına, kendine, “kanıtların açgözlülerce saklanmasından yoruldum,’’, “Madeni para hangi elimde, bilirsen kazanırsın,” diyenlerin iki elinin de boş olduğunu bildiğim için yoruldum. Onay verirseniz yaşamak istiyorum, şuraya bir imza atarsanız nefes almak istiyorum. Boş bir kâğıda imza attığınızın farkındayım ama endişelenmeyin, insan hayatını temsilen imza atıyorsunuz, bu yüzden kâğıdı doldurma gereği duymadım. Kendi ömrümün ilk beyaz sayfasına benden önce leke düşürüyorsunuz, mürekkebi burnunuzdan akan kandan tedarik edebilirsiniz. Sanırım ruhunuz bedeninizi bir an önce terk etmek istiyor. Genç sanatçının savunmasızlığı ebeveynlerin militarizmi benimsemiş olmasından kaynaklıdır. Sakat bırakana kadar saldırı, asla öldürmek maksatlı değil, öldürmekten beter ederek bırakmak maksatlı. Zaten kendi kanında boğulan genç deha, işlemi sürünerek kendini bıraktığı apartman boşluğuyla tamamlayacaktır.
—Sessizlik, oyun başlıyor. Acil durum anında koltuklarınızın altında duran bıçakları çekip uzatarak kalbinize saplayabilirsiniz. Sol tarafa, evet. Sakın benim solum ile kendi solunuzu karıştırmayın yoksa bütün olanları can çekişerek izlemek zorunda kalırsınız.
Seyircilerin biri sessizliğini bozdu.
—Zaten yaptığımızın bu olduğunu sanıyordum, genç kız.
—Haklısınız efendim fakat tiyatro sahneleri sanata tabi olup dünyaya ait olmadığı için burada korkmadan kendiniz olabilirsiniz. Yani demek istediğim; sahneyi yara bandı niyetine kullanın.
Seyirci sustu, hak verdi, haklı çıkmak uğruna savaşmanın bu sahnede yeri yoktu. En nihayetinde oyun başladı; krallıklar yıkıldı, köylüler asıldı, aşıklar kavuştu, anneler düzüldü. Görülenin gerçek olmadığını bilmek bazen hüzünlendirdi bazen şükrettirdi. Bu her zaman böyledir; sevdiğiniz bir sahnenin gerçek olmadığı için üzülseniz de bazen korkunç bir sahnenin gerçek olmadığı için sevinirsiniz. Tiyatronun bitiş konuşmasından sonra salonu terk edip o rezil, sıkıcı hayatlarınıza dönmek sizi kahretse de bir gün daha kahraman olabileceğiniz umudu yüreğinizi zapt etmiştir. Genç kız, sahneye yürüyerek seyirciyi selamladı ve salondan çıkarak dağılan kalabalığa fısıldadı: “Kimsenin sizi susturmasına izin vermeyin.”



