öyküyayınlar

sızıntı – murat emre çakmak


SIZINTI

   Kımıldayamıyorum. Işık da söndü. Evet, şimdi eminim, bu duyduğum birinin ayak sesleri. Çantamın askısı omzundan düşmek üzere, oraya belli belirsiz bir kavis versem, dışardan görülmez bile. İşaret parmağımı sonunda oynattım, sensör algılamadı. Halime’lerin apartmanındaki yeni ışıkların sensörleri en son teknoloji, en küçük bir hareketi bile yakalıyor. Halime balkona çıktığında bile apartman kapısının ışığı yanıveriyormuş, hem de aralarında birkaç metre olmasına rağmen. Asansöre yarım metre uzaklıktayım, şimdi düğmesine basacağım ve inecek. Işıklar yandı, ayak sesleri daha da yaklaştı. Gelenler var, tek kişi değil. Bir adamın yorgun ama alaycı sesi kulağıma geliyor. Tamam, merdivenlerden çıkacağım. Soran olursa kemiklerimi ve eklemlerimi güçlendirme amaçlı derim. Yahu siz metroya giden merdivenlere yazılanları görmediniz mi, belediyemiz bile merdivenleri kullanmamızı tavsiye ediyor. Şu yaklaşan kısık ses sanki bir kadına ait, adamın sesi de kısık ama nasıl da kadının sesini kendi içinde boğuveriyor. İşte önüme geçip asansörün düğmesine bastılar, kadın endişeli bir ifadeyle bana bakarak ağzını açıp kapıyor, bir şey dedi sanırım. Gözlerinin içine baktım, asansörün kapısını tutuyor, adam bana yer açmak için arka tarafa geçti. Konuştum galiba, eklemler, tüm gün işyerinde, merdiven, iyi dedim. İkinci kata çıktım.

   İşyerinden olabildiğince erken çıkmaya çalışıyorum ama bu akşam trafik yüzünden eve varmam dokuz buçuğu buldu. Böyle durumlar için sabah salonun ışığını açık bırakıyorum, evde birinin olduğu zannedilsin. Kapının önce üstündeki kilidi, sonra da alttakini açtım, anahtarı üçer defa döndürdüm. Üzerinde kedi resmi olan şirin paspasımın yanında iki küçük bebek mezarını andıran bir çift erkek rugan ayakkabısı var. Yarın cumartesi, tatil günü, ruganları spor ayakkabı ile değiştirdim. Evimde gerçekten bir erkek yaşıyor, ben güvenlik amaçlı bir önlem almadım. Bakın, adamın kaç çift ayakkabısı var. Hatta hafta içi bazı akşamlar da markete filan giderken ruganları giymediği için onları içeri alıyor ve sporları koyuyor. İşyerinde giydiği ayakkabılar çabuk kirlensin istemiyor.

   Girdikten sonra kapıyı üstten ve alttan üçer defa tekrar kilitledim. Bir de ne olur ne olmaz diye kapıya yakın zamanda taktırdığım sürgüyü çektim. Çantamı ve montumu askıya astıktan sonra kapının kilitlerini birer kez daha kontrol ettim. Niyeyse bu akşam ayrı bir tedirgin oldum, hoş niyesi mi var; sabah televizyonda, internette ve gazetede iki kadın cinayeti haberi daha vardı. Herkes onları konuştu ve paylaştı. Ben sadece görsellere baktım, detaylara çok odaklanamadım. Çünkü kadınların görüntüsü ve sesleri bana haber metinlerindeki sözcüklerden başka şeyler söylüyordu, söyledikleri o kadar gürültülü idiler ki o kadınlar meydana çıktığında gözüm ve kulağım başka bir dikkat nesnesinin varlığını reddediyordu. Tıpkı o gün olduğu gibi bedenimden soyutlanıp kendimi kafamın içine hapsediyordum. Aynı cümleleri ve haykırışları kendi sesimden tekrar tekrar duyuyordum. O günden sonrası hiç yaşanmamış gibi, o gün varlık alanımın bir kısmını tamamen kaybetmiş gibi. Zaman geçtikçe kafamın içinden çıkarak bedenimi tekrar hissetmek daha az zaman almaya başlamıştı. Yine de hala arada kocaman “nasıl geçti bu kadar zaman” dedirtecek uzay ve zaman boşlukları vardı. Benim olduğu söylenen ama benden çalınan bir şeyi geri almak için mücadele ediyordum.

   Mücadele ediyordum ya işte bu akşam da bana ait olanı belli ki yine geçici olarak ele geçirmeliydim. Hemen o temrine tekrar başladım. Salona girerken ışığı kapattım, odanın ortasında duran sehpaya yönelmek için telefonunun flaşını açıp onu sehpanın üstüne ters bir biçimde koydum. Her daim hazır duran mumu çakmakla ateşledim ve telefonu kapattım. Mumum alevi sadece sehpanın ufak bir kısmını aydınlatıyordu, bu alan bana aitti, tüm dikkatim bu ufak ışık huzmesindeydi. Bedenimin olabildiğince farkına varmaya çalıştım, gerilmiş kaslarımı gevşetmeye çabaladım ama ne zaman vücudumun bir yerindeki gergin bir kası rahatlatsam o gerginlik başka bir yerde peydah oldu. Yine de kafamın içinden çıkarak maddi varlığımı daha fazla hissetmeye başlamıştım. Derin nefeslerle kendimi rahatlattıktan sonra alanımı genişletmek için vitrinin en üst rafındaki şamdanı yaktım. Işığın bulaştığı halka daha da büyüdü, dikkatimi de aynı oranda büyüttüm. Şimdi daha büyük bir alana sahiptim, bu alan benimdi, burada güvenliydim. Yaklaşık yarım saat sonra salonun ışığını açıp bu sefer tüm odayı aydınlattım ama bu büyük alan dikkatimi çok çabuk kaybetmeme ve heyecanlanmama neden olduğundan tekrar sehpanın üstündeki mumum alevine döndüm.

   Banyoya gittim, banyonun kapısını kilitledikten sonra soyundum ve duşakabine girerek tabureye oturdum. Suyun ısınmasını beklerken menfezden ritmik bir biçimde yayılan bir ses işittim. Eyvah, telefonu salonda unutmuştum, menfezden gelen sesi belki bir müzik açarak bastırabilirdim. Bir de telefonu kullanmamı gerektirecek bir aciliyet olursa diye düşündüm. Telefonu yanımdan asla eksik etmezdim, nasıl unuttum. Neyse ki ıslanmadım. Kirliden kıyafetlerimi tekrar alıp giyerek kapıyı açtım. Kapının arkasında asılı duran bornozu uzun zamandır kullanmıyordum, evin içinde bornozla dolaşmaktan rahatsız oluyordum. Hemen telefonu alarak banyoya geri döndüm, aynı adımları atarken telefondan duştan çıkana kadar herhangi bir şey açmamaya karar verdim. Evden gelecek herhangi bir sesi duyamayabilirdim. Menfezden gelen ritim tekrar kulağıma çalındı, ben gelirken havada bulut var mıydı, yağmur başlamış olabilir miydi? Yoksa o cehennemlik eylemin sesi miydi bu? Sese dikkat etmemeye karar vererek tedirgin bir biçimde yıkanmaya başladım, yine de suyu kapattığım an o sesi duyuyordum. Bir süre sonra suyun sesi menfezden gelen sesi bastıramamaya başladı. Bir an, nasıl oldu bilmiyorum, yapmayacağım bir şeyi yaptım. Çırılçıplak duşakabinin kapısını açtım, tüm banyoya sular damlarken isterik biçimde tuvalet kağıdını alıp klozetin üstüne çıktım. Tuvalet kağıdını kopararak bozulduğu için kapanmayan menfezin aralıklarına doldurmaya başladım. Sonunda ses kesildi, klozetin üstüne oturdum. Bir süre vücudumu bir başkasınınmış gibi seyrettim çünkü yine kendimi kafama hapsetmiştim.

   Saat sabahın ikisi, banyo ile yatma zamanım arasında yine bir uzay zaman boşluğu. Yatağımdayım, saçlarımı kurutmadım. Telefonun alarmını kontrol ettim, koridorun ışığı açıktı. Gardırobun sağ tarafına bir ışık vuruyordu, beyaz ıslak havlumu kapağı hafif açık olan dolaba asmıştım. Sanırım havlu düşmek üzereydi, çünkü kapaktan yere doğru bir beyaz uzamaya başlamıştı. Gözlerimi kapadım, sonra kirlenmesin diye havluyu düzgünce asmaya karar verdim. Tam yataktan çıkmak üzereyken tiksinti verici bir beyazlık odanın parkesine yayılmaya başladı, hayır havlu düşmemişti. Yatağın başlığına sırtımı verip dizlerimi karnıma çekerek gözlerimi kapadım. Birazdan geçecekti. Derin derin nefes almaya çalıştım. Sonra tekrar dolabın kapağına baktım ve dehşet içinde kalarak uzun bir çığlık attım. Beyazlık dolaptan başlayarak odanın zemininde yatağın ucuna kadar yayılmıştı. Bu o kot pantolonun üzerindeki lekeydi ama onu atmıştım. Dolapta pis bir şey yoktu. Yatakta ayağa kalkarak yastığın altındaki telefonu kaptım ve hızlıca yatağın ayak ucundan inerek bazayı kaldırdım. İçine girip bazanın demirinden tutarak yatağı üstüme kapadım. Cenin pozisyonuna geçerek yine ölçemediğim bir süre boyunca öylece durdum. Güvende miydim, kilit üstüne kilit, kapı üstüne kapı ve oda üstüne oda. Burası artık bir buçuk metre karede olsa benim olabilir miydi?

   O gecenin sabahı yine her sabah gibi bir kez daha bir karar verdim. Kendimi kendimden tekrar doğurmak zorundaydım. Temrini hatırla, önce küçük bir alan, sonra yavaş yavaş daha büyük alanlar. Önce bazanın içi, sonra odam, sonra evim. Sokak peki, orayı şu an aydınlatamam. Dur, dikkatimi dağıtma. Önce bazanın içi, sonra odam, sonra evim. Şimdi kafamın içinden çıkıyorum.

murat emre çakmak

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu